Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Rûm Sûresi, 46. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Rûm Sûresi, 46. Ayet

    وَمِنْ اٰيَاتِه۪ٓ اَنْ يُرْسِلَ الرِّيَاحَ مُبَشِّرَاتٍ وَلِيُذ۪يقَكُمْ مِنْ رَحْمَتِه۪ وَلِتَجْرِيَ الْفُلْكُ بِاَمْرِه۪ وَلِتَبْتَغُوا مِنْ فَضْلِه۪ وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vemin âyâtihi en yursile-rriyâha mubeşşirâtin veliyużîkakum min rahmetihi velitecriye-lfulku bi-emrihi velitebteġû min fadlihi vele’allekum teşkurûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      ‘‘Müjdeler taşıyan rüzgârları göndermesi de O’nun kanıtlarındandır, ki böylece size rahmetinden tattırsın, gemiler buyruğu ile yüzsün; siz de O'nun lütfundan nasibinizi arama çabası gösteresiniz ve şükredesiniz.”

      Allah’ın Varlığının Kanıtlarından Biri Olarak Müjdeler Taşıyan Rüzgârlar

      Müjdeler taşıyan rüzgârları göndermesi de O’nun kanıtlarındandır. Rüzgârların kendisinde kanıtlar vardır. Bunlarda ayrıca müjdeler de bulunmaktadır. Kanıtlara gelince bunlar çeşitli yönlerden Allah’ın hükümranlığı ve yaratma düzenine ilişkindir. Bunlardan biri şudur: Cenâb-ı Hak bu rüzgârları havada, yerde, yerin yüzeyinde, dağlarda ve gökte yaratmıştır. Bu rüzgârlar yaratılmışlara isabet etmekte, onlara dokunmakta, eziyet etmekte, onları yere çalmakta ve onlara zarar vermektedir. Bütün bu olaylar rüzgârları görmeksizin veya gözleri bunları kuşatmaksızın ve bunları idrak etmeksizin veya bunların keyfiyeti yahut mahiyetlerini kavramaksızın gerçekleşmektedir. Yine bu olaylar idrak edilemeyen veya gözlerin kuşatamayacağı cisimlerin mevcut olduğunun bilinmesi içindir. Rüzgârlar hoş, yumuşak, kötü, şiddetli, kırıcı ve fırtınalı olmak üzere çeşitli şekillerde görülür. Bazı topluluklar bunlarla cezalandırılırken başka bir topluluğa bunlarla yardım edilir. Nitekim Resûlullahın şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Bana sabâ rüzgârıyla yardım edildi; Âd kavmi de Batı rüzgârıyla (debûr) helak edildi”. Rüzgârın müjdeleri ağaçları ve hurmaları aşılamaları, yeri yarmaları ve oradan bitkilerin yeşermesidir. Yine onlar bulutları toplar ve yağmurun yağmasına vesile olurlar, durgun suda denizlerde gemilerin yüzmesini sağlarlar. Rüzgâr olmaksızın gemiler yüzüp hareket edemezler. Bütün bunlar müjdeler ve onlarda var edilen çeşitli yararlardır. Bunların tümünün çeşitli işaretler ve izler aracılığıyla yararlı mı yoksa zararlı ve helâk edici mi olduğu bilinir. Ayrıca Cenâb-ı Hak, bunları “müjdeler taşıyan” diye nitelemiştir ki müjdenin yazma, işaret ve elçilik gibi araçlarla söz ve konuşma olmadan da olabileceği bilinsin. Zira rüzgârın dili ve söz yeteneği yoktur. Bununla birlikte O, rüzgârları “müjdeleyici” diye nitelemiştir. En doğrusunu Allah bilir.

      Ki böylece size rahmetinden tattırsın. Bu beyan, söz konusu müjdenin ve onlar için yaratılan faydaların, bir zorunluluk ve bir hak etme sonucu olmadığını, Allah’ın bir rahmeti ve lütfü olduğunu göstermektedir. Bütün bunlar rahmet olarak nitelenmiştir, çünkü bunlar O’nun rahmetiyle gerçekleşmektedir. En doğrusunu Allah bilir.

      Ki böylece gemiler buyruğu ile yüzsün. Buyruğuyla sözü “onun düzenlemesiyle” mânasına gelebilir. Yani belirttiğimiz gibi O’nun düzenlemesiyle gemiler denizde seyretmektedir. Buyruğuyla sözünden yaratmasını kastetmesi de mümkündür. Tıpkı şu İlâhî beyanlarda olduğu gibi: “Biz bir şeyi murat ettiğimizde sözümüz ‘ol!’ demekten ibarettir, o da hemen oluverir”; “Bir şeyi istediğinde, O’nun buyruğu ‘ol!’ demekten ibarettir; hemen oluverir”.

      Ki böylece siz de O’nun lütfundan nasibinizi arama çabası gösteresiniz. Bu beyan, onlara ulaşan yararların Allah’ın lütfü ve rahmetiyle ulaştığını göstermektedir. Bunlar söz konusu vesileler ve kazanç yollarıyla onlara ulaşmamaktadır, Bu durum böyledir ki onlar (sebepleri yaratan Allah’ı unutarak) bu yararların kaynağının söz konusu sebep olduğunu zannetmesinler, aksine bütün bunları Allah’ın lütfü ve rahmetinden bilsinler.

      Ki böylece şükredesiniz. Yani, bütün bu nimetler karşısında onların Allah’a şükretmelerinin gerekli olması içindir. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Yursile (يُرْسِلَ)

        İbn Fâris, bu kelimenin türediği "ra, sin, lam" kökünün temel anlamının "bir şeyi serbest bırakmak, salıvermek, yollamak ve yumuşaklıkla/kolaylıkla yönlendirmek" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak "irsal", başıboş ve kaotik bir fırlatma eylemi değil; bir nesneyi veya gücü belirli bir rotada, kontrollü ve düzenli bir şekilde hedefine doğru harekete geçirme fiilidir.

        Râgıb el-İsfahânî, "irsal" kavramını tahlil ederken, eylemin faili ile nesnesi arasındaki amaca (gayeye) dikkat çeker. İsfahânî'ye göre rüzgarların "gönderilmesi" (yursile), doğadaki hava akımlarının mekanik bir basınç farkından ibaret olmadığını; arkasında mutlak bir iradenin (Allah'ın) bulunduğu, rızık ve yaşam taşımak üzere görevlendirilmiş kozmik bir "elçilik" (resul/irsal) faaliyeti olduğunu gösterir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin varoluşsal bağlamını inceler. Kılıç'a göre rüzgarların "irsal edilmesi", ilahi iradenin fiziksel evrene doğrudan müdahalesidir. Evren kendi kendine işleyen kapalı ve sağır bir makine (deizm) değildir; Yaratıcı, rüzgar gibi en temel meteorolojik güçleri her an "göndererek" (yursile) yeryüzündeki yaşamı saniye saniye desteklemekte ve doğayı kendi iradesinin bir aracı olarak kullanmaktadır.

        Er-Riyâha (الرِّيَاحَ)

        İbn Fâris, bu kelimenin "ra, vav, ha" kökünden türediğini ve temel anlamının "esmek, hareket eden hava, nefes, ferahlık ve can/ruh" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak Arapçada "ruh" (can) ve "rüzgar" (rîh/riyâh) aynı kökten beslenir. Zira rüzgar, yeryüzünün nefes alması, ölü toprağa can (ruh) üflenmesi ve doğanın diriltici dinamizmidir.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın anlambilimsel mucizelerinden biri olan "rîh" (tekil) ve "riyâh" (çoğul) kelimelerinin yapısal zıtlığını tahlil eder. Bintü'ş-Şâtı'ya göre Kur'an'da rüzgar kelimesi ne zaman tekil (rîh) gelse, istisnasız olarak yıkımı, fırtınayı, azabı ve bereketsizliği (kısır rüzgarı) ifade eder; çünkü tek yönlü ve şiddetli bir hava akımı yıkıcıdır. Ancak ne zaman çoğul (riyâh) formunda gelse, daima rahmeti, yağmuru aşılayan meltemleri ve müjdeyi temsil eder; zira yağmurun oluşması için farklı yönlerden gelen rüzgarların çarpışarak bulutları döllemesi (çoğul bir etkileşim) gerekir. Bu ayetteki "riyâh" kullanımı, mutlak bir rahmetin ve berekete gebe bir meteorolojik döngünün dilbilimsel ispatıdır.

        Angelika Neuwirth, kelimeyi Geç Antik Çağ'ın kozmolojik şiirsel dili bağlamında analiz eder. Neuwirth'e göre antik dünyada rüzgarlar genellikle dizginlenemeyen, kaotik ve çoğu zaman korkulan mitolojik tanrıların nefesi olarak görülürdü. Kur'an, "er-riyâh" kavramını ilahi bir ayet (işaret) mertebesine yükselterek doğayı mitolojiden arındırır ve onu tevhidin rasyonel, faydalı ve yaşam destekleyici bir unsuruna dönüştürür.

        Mubeşşirâtin (مُبَشِّرَاتٍ)

        İbn Fâris, kelimenin türediği "be, şın, ra" kökünün temel anlamının "deri, cildin dış yüzeyi, dış görünüş ve kabuk" olduğunu kaydeder. İbn Fâris'e göre "beşâret" (müjde) kelimesinin bu kökten türemesinin etimolojik nedeni son derece fizyolojiktir: İnsana aniden çok sevindirici bir haber veya lütuf ulaştığında, kan akışı hızlanır ve bu sevinç dalgası kişinin "derisinde/yüzünde" (beşeresinde) aydınlanma, kızarma ve gülümseme olarak anında dışa vurur.

        Râgıb el-İsfahânî, "beşâret" kavramını "insanın ruhunda sevinç yaratan ve yüzünde iz bırakan öncü haber" olarak tanımlar. İsfahânî'ye göre rüzgarların "müjdeciler" (mubeşşirât) olarak nitelenmesi, onların yağmurdan önce eserek kuraklık çeken insanlara ve toprağa "birazdan rahmet ineceği" haberini taşıyan ontolojik haberciler olmasındandır. Doğa, insanla konuşan ve ona umut veren ilahi bir lisanla donatılmıştır.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın iletişim modelinde doğa olaylarının rolünü inceler. Izutsu'ya göre "mubeşşirât" kelimesi, doğayı cansız bir nesne yığını olmaktan çıkarır. Rüzgarlar, Yaratıcı ile yaratılan (insan) arasında iletişim kuran "müjdeciler/haberciler"dir. Yağmuru getiren rüzgar, aslında Allah'ın insana yönelttiği "Sizi unutmadım, rızkınızı gönderiyorum" şeklindeki o muazzam sözsüz ve merhametli nidasıdır. İnsan, rüzgarı teninde hissettiğinde bu teolojik müjdeyi (beşâreti) de idrak etmelidir.

        Liyuzîkakum (وَلِيُذِيقَكُم)

        İbn Fâris, bu kelimenin kökenini "zel, vav, kaf" harflerine dayandırır. Kökün temel anlamının "bir şeyin tadına bakmak, onu dil ile hissetmek, denemek ve bir durumu bizzat, aracısız olarak tecrübe etmek" olduğunu belirtir. İf'al babında (tattırmak) kullanıldığında, bir deneyimin dışarıdan gelen bir irade (Allah) tarafından insana kişisel ve çok net bir şekilde hissettirilmesini ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "zevk" (tatma) kavramının Kur'an'daki mecazi kullanımını tahlil eder. İsfahânî'ye göre rahmetin "tattırılması" (liyuzîkakum), ilahi lütfun uzaktan bakılan soyut bir kavram olmadığını gösterir. Tatmak; suyun bedeni serinletmesi, rüzgarın yüze çarpması veya rızkın mideyi doyurması gibi, rahmetin insanın biyolojisine ve ruhuna nüfuz edecek kadar hücresel ve şahsi bir deneyime dönüşmesidir.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin felsefi ve ontolojik ağırlığını inceler. Cündioğlu'na göre insanın varoluşsal trajedisi "unutkanlık" (nisyan) üzerine kuruludur. İnsan teorik bilgiyi unutur; ancak "tattığı" (zevk ettiği) bir acıyı veya lezzeti unutamaz. Allah'ın rahmetini "tattırması", o rahmeti insanın ontolojik hafızasına kazıma ve insanda zorunlu bir şükür bilinci uyandırma çabasıdır.

        El-Fulku (الْفُلْكَ)

        İbn Fâris, kelimenin türediği "fe, lam, kef" kökünün temel anlamının "yuvarlak olmak, dönmek, yörünge ve küresel yapı" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak gemiye "fulk" denmesinin nedeni, onun deniz dalgaları üzerindeki o yuvarlak/kavisli gövde yapısı veya suların üzerinde dönerek (hareket ederek) yol almasıdır. Gök cisimlerinin döndüğü yörüngeye (felek) de aynı kökten isim verilmiştir.

        Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı eserinde kelimenin Sami dillerindeki kök haritasını çıkarır. Jeffery, Arapçadaki "fulk" kelimesinin Süryanice ve Aramicedeki "pulkâ" (gemi, yelkenli) kelimesinden, onun da muhtemelen Eski Yunanca'daki "epholkion" veya Akadca "pilakku" kelimesinden türeyerek Ortadoğu denizcilik lisanına yerleştiğini belirtir. Kur'an, bu evrensel ticari ve denizcilik terimini alarak, onu Allah'ın fiziksel yasalarının (sünnetullahın) denizlerdeki en büyük ispat aracı olarak metne yerleştirir.

        Gabriel Said Reynolds, "gemi" (fulk) imgesinin Geç Antik Çağ edebiyatındaki ve Kur'an'daki kurtuluş (necat) teolojisiyle olan bağını inceler. Reynolds'a göre deniz, antik dünyada genellikle kaosu, ölümü ve canavarları (Levyatan) temsil ederdi. O korkunç kaosun üzerinde ahşap bir geminin (fulk) güvenle süzülmesi, kaosun üzerine ilahi bir nizamın (emrin) giydirilmesi demektir. Gemi, Nuh tufanından beri ilahi korumanın ve insanın doğaya karşı aklını (ilhamı) kullanmasının en güçlü edebi sembolüdür.

        Litecriye (وَلِتَجْرِيَ)

        İbn Fâris, bu kelimenin "cim, ra, ye" kökünden türediğini ve temel anlamının "hızla akmak, koşmak, bir yöne doğru kesintisiz ve pürüzsüz bir şekilde ilerlemek" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak durağanlığın zıttı olup; suyun yatağında akması, atın koşması veya geminin suyu yararak süzülmesi gibi dinamik ve akışkan bir hareketi ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "cereyân" kavramını doğa yasaları (sünnetullah) bağlamında tahlil eder. İsfahânî'ye göre gemilerin "akıp gitmesi/yüzmesi" (litecriye), kendi başlarına sahip oldukları otonom bir güç değildir. Bu akış, suyun kaldırma kuvveti ile rüzgarın itme gücünün (ilahi emrin) bir araya gelmesiyle oluşan kusursuz bir fiziksel ahenktir. Doğa yasaları, Allah'ın evrendeki "cereyan eden" (sürekli akan) iradesidir.

        Dücane Cündioğlu, geminin akıp gitmesini felsefi bir metafor olarak okur. Cündioğlu'na göre "cereyan", varlığın durmaksızın devam eden o kozmik seyridir. İnsanın inşa ettiği bir aletin (geminin), devasa ve kaotik bir okyanusun üzerinde ilahi yasalar (rüzgar ve su) sayesinde süzülüp gitmesi; insan çabası (kesb) ile ilahi inayet (lütuf/emir) arasındaki o muazzam ontolojik işbirliğinin gözle görülen en estetik tablosudur.

        Bi-Emrihî (بِأَمْرِهِ)

        İbn Fâris, "hemze, mim, ra" kökünden gelen bu kelimenin hem "birine bir işi buyurmak" (komut) hem de "durum, hadise, iş" anlamlarına geldiğini belirtir. Etimolojik olarak "emr", irade ile eylemi birleştiren mutlak köprüdür.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambilimsel haritasında "emr" kelimesinin kozmolojik rolünü inceler. Izutsu'ya göre "emr", Allah ile yaratılmışlar (madde) arasındaki dikey iletişim ve yönetim kanalıdır. Gemilerin "O'nun emriyle" (bi-emrihî) akıp gitmesi, denizin kaldırma kuvvetinin veya rüzgarın esmesinin bağımsız, kör fiziksel tesadüfler olmadığını; aksine her an ilahi bir "komut" (emr) ile varlık sahnesinde tutulan aktif yasalar olduğunu gösterir. Fizik kuralları, ilahi "emrin" madde üzerindeki okunuşudur.

        Litebtegû (وَلِتَبْتَغُوا)

        İbn Fâris, kelimenin "be, ğayn, ye" kökünden türediğini ve temel anlamının "bir şeyi hararetle istemek, aramak, peşine düşmek, talep etmek ve sınırları aşmak" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak sıradan ve pasif bir arzuyu değil; hedefe ulaşmak için bedensel, zihinsel ve ekonomik bir efor sarf etmeyi gerektiren dinamik ve son derece aktif bir arayış eylemidir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin nüzul ortamının (Mekke) sosyo-ekonomik yapısı üzerinden okumasını yapar. Öztürk'e göre "ibtiğâ" (rızık aramak/peşine düşmek), ticareti hayatın merkezi haline getirmiş, yaz ve kış yolculuklarıyla zenginlik kovalayan Kureyş toplumunun en temel varoluşsal refleksiydi. Kur'an, onların denizaşırı ticaret (gemi/fulk) yoluyla yaptıkları bu eforlu ekonomik "arayışı" (litebtegû) meşru bir eylem olarak kabul eder; ancak bu arayışın arkasındaki gücü ve asıl rızık vereni onlara hatırlatarak ticareti seküler bir hırs olmaktan çıkarıp teolojik bir "şükür" zeminine bağlar.

        Fadlihî (فَضْلِهِ)

        İbn Fâris, bu kelimenin "fe, dat, lam" kökünden türediğini ve temel anlamının "artmak, çoğalmak, ihtiyacı karşıladıktan sonra geriye kalan fazla kısım ve üstünlük" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak hak edilenin veya zorunlu olanın (adaletin) çok ötesinde, tamamen verenin cömertliğinden kaynaklanan taşkın bir fazlalık ve karşılıksız bir lütuf demektir.

        Râgıb el-İsfahânî, "fadl" kavramını ticari bağlamda tahlil eder. İsfahânî'ye göre insanın rızık araması (ibtiğâ) kendi çabasıdır; ancak o arayışın sonucunda elde ettiği ekonomik kazanç ve zenginlik "O'nun lütfundandır" (min fadlihî). İnsan çabalar, ancak rızkı yaratan, rüzgarı estiren ve gemiyi yüzdüren doğa yasaları (ilahi lütuf) olmasaydı o çaba hiçbir işe yaramazdı. Bu kelime, insanın kapitalist kibrini yıkarak, kazancın kendi aklının mutlak bir sonucu değil, Allah'ın bir armağanı olduğunu mühürler.

        Teşkurûn (تَشْكُرُونَ)

        İbn Fâris, kelimenin türediği "şın, kef, ra" kökünün temel anlamının "doluluk, bolluk, bir nimetin eserini açığa çıkarmak ve yaymak" olduğunu belirtir. İbn Fâris'e göre Arapların iyi beslenmiş ve sütü bolalan hayvana "şekûrat" demesinin etimolojik sebebi de budur. Şükür, insanın kendisine verilen nimeti (rahmeti/rızkı) içinde gizlemeyip (örtmeyip), onu eylemiyle, cömertliğiyle ve diliyle varlık sahnesinde "açığa çıkarması", dolup taşmasıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, "şükür" kavramını "nimeti tasavvur edip (bilip) onu açığa vurmak ve nimeti verenin (Mün'im) amacına uygun kullanmak" şeklinde felsefi bir boyuta taşır. İsfahânî'ye göre rüzgarın esmesi, geminin yüzmesi ve rızkın bulunması sıradan doğa olayları değildir; bunlar insanı "şükre" zorlayan ilahi ayetlerdir. Şükretmek, sadece "teşekkür ederim" demek değil; o rızkı tevhid bilinciyle ve toplumsal adaletle (paylaşarak) kullanarak nimeti "açığa çıkarmaktır".

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambilimsel sisteminde "şükür" eyleminin teolojik rolünü tahlil eder. Izutsu'ya göre "teşkurûn" (şükredersiniz), Kur'an terminolojisinde "küfür" (nankörlük/örtme) kelimesinin mutlak ve ontolojik zıttıdır. Ayet bir dizi kozmik nimet (rüzgar, yağmur, deniz taşımacılığı, ekonomi) saydıktan sonra "umulur ki şükredersiniz" (leallekum teşkurûn) diyerek biter. Kur'an'ın insandan beklediği nihai ahlaki tepki, evreni bir tüketim nesnesi olarak kibre kapılarak yağmalaması (küfür) değil; evrenin sahibini tanıyarak, minnet ve tevazu içinde o kusursuz düzene uyum sağlamasıdır (şükür). İnsanın varoluş gayesi bu "şükür" bilincidir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X