ظَهَرَ الْفَسَادُ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ بِمَا كَسَبَتْ اَيْدِي النَّاسِ لِيُذ۪يقَهُمْ بَعْضَ الَّذ۪ي عَمِلُوا لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Rûm Sûresi, 41. Ayet
Daralt
X
-
'İnsanların kendi elleriyle yapıp ettikleri yüzünden karada ve denizde düzen bozuldu; böylece Allah -dönüş yapsınlar diye- işlediklerinin bir kısmını onlara tattırıyor!'
İnsanların kendi elleriyle yapıp ettikleri yüzünden karada ve denizde düzen bozuldu. Bu beyan iki mânaya açıktır. Bunlardan biri karada ve denizde düzen bozuldu cümlesinin şirk ve inkâr mânasına gelmesidir. İnsanların kendi elleriyle yapıp ettikleri yüzünden. Yani insanların yapmaya devam edegeldikleri yol kesme, hırsızlık, adam öldürme, zulüm ve çeşitli kötü fiiller gibi kendi elleriyle yapıp ettikleri yüzünden. Bunlar onların Allaha ortak koşmalarının ve Onu inkâr etmelerinin sebebidir. Bu fiiller, onların kalplerini öyle kaplayıp örtmüştü ki kalplerinde iman ortaya çıkamamaktadır. Tıpkı şu ilâhı beyanlarda belirtildiği gibi: “Hayır! Doğrusu şudur ki, yapıp ettikleri kalplerini kaplayıp karartmıştır”; “Bunun üzerine Allah da kendisine verdikleri sözden caydıkları ve hep yalan söyledikleri için, kendi huzuruna çıkacakları güne kadar yüreklerine münafıklığı yerleştirdi”. Buna benzer âyetlerde söz konusu husus belirtilmektedir. Eğer âyet bu mânada ise hakikat anlamına göre ellerin ve yapıp etmenin öncelenmesi (takdim) tarzında anlaşılmalıdır. Bu İlâhî beyanın ikinci muhtemel mânası şudur: Karada ve denizde düzen bozuldu. Yani bu durum, kıtlık, yağmurların ve bereketin azlığı ve darlıktır. İnsanların kendi elleriyle yapıp ettikleri yüzünden. Bu durum, onların ortak koşmaları ve inkâr etmeleridir. Yani başlarına gelen bu kıtlık, darlık, bereket eksikliği ve belâlar onların kendi tercihleriyle ortak koşmaları ve inkâr etmeleri sebebiyledir. Dolayısıyla elleriyle yapıp etme ifadesi hakikat değil, mecazî mânada anlaşılmalıdır. Fakat yapıp etme elle olduğundan dolayı ve insan elle işe koyulduğu için el kelimesi belirtilmiştir. Tıpkı şu İlâhî beyanda belirtildiği gibi: “Bu, senin kendi ellerinle önceden yapıp ettiklerinden dolayıdır!”. Belki önceden bir şey yapıp etmemiştir. Bununla birlikte genelde elle iş yapıp edildiği için Cenâb-ı Hak el ifadesini kullanmıştır. En doğrusunu Allah bilir. Birinci yoruma göre ortaya çıktığı bildirilen düzenin bozulması şirk ve inkâr olmaktadır. Bu durum, hakikat anlamına göre belirtmiş olduğumuz kötü amellerin yapılıp edilmesiyle gerçekleşir. Bu fiiller onları imandan ve kalplerindeki örtüyü kaldırmaktan alıkoymaktaydı. Diğer yoruma göre ise ortaya çıkan düzen bozukluğu kıtlık, yağmur ve bereketin azlığı ve darlıktır. Bu durum insanların kendi elleriyle yapıp ettikleri yüzünden olmaktadır. Bunlar şirk ve inkârdır. Bu yorum, hakikat mânasına göre elleriyle yapıp etme şeklinde değil aksine belirtmiş olduğumuz mânada anlaşılmalıdır.
Karada ve denizde. Bu İlâhî beyan hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Kara, içinde su bulunmayan alan; deniz ise suların kaynağı olan köyler ve şehirler demektir. Bazıları şöyle demiştir: Kara, merkez ehli; deniz ise köy ve kırsalda yaşayanlar demektir. Bazıları şöyle demiştir: Karada bozulma, Âdem’in oğlunun kardeşini öldürmesidir, denizde bozulma ise denizde gemilerin gaspedilerek ele geçirilmesidir. Bu beyanda kara ve deniz ifadelerinin, hakikat mânasmda değil aksine buradaki durumları belirtmek üzere kullanılmış olması mümkündür. Bunlar, belirttiğimiz gibi insanların kendi yapıp etmiş oldukları şirk ve inkâr gibi fiilleri sebebiyle ortaya çıkan kıtlık, darlık ve bereket azlığı durumlarıdır. Böylece Allah işlediklerinin bir kısmını onlara tattırıyor. Bu işledikleri, şirktir. Bu daha uygun bir yorumdur.
Hasan-ı Basrî’nin karada ve denizde düzen bozuldu meâlindeki âyet hakkında şöyle dediği rivayet edilmiştir: Allah kötü fiilleri sebebiyle onları kara ve denizinde bozguna uğratmıştır. Dönüş yapsınlar diye. O şöyle demiştir: Onlardan sonra gelenler dönüş yaparlar ve onların durumlarından ibret alırlar. Katâde şöyle demektedir: Umulur ki dönüş yapan döner; tövbe eden tövbe eder; imdat dileyen imdat diler. Bu beyanın aslı şudur: Cenâb-ı Hak isyankârları, dönüş yapmaya ve yaptıklarından tövbe etmeye mecbur kılsın; bütün bu durumlara dair onları uyarsın diye. Bazıları şöyle demiştir: Karada ve denizde düzen bozuldu. Yani insanların günahları sebebiyle karada kuraklık oluşu ve suyun kaynağı kesildi.
Yorumu Yorumla
-
Zahara (ظَهَرَ)
İbn Fâris, bu kelimenin türediği "zı, he, ra" kökünün temel anlamının "gizli olan bir şeyin açığa çıkması, yükselmek, üstte olmak ve görünür hale gelmek" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak "zuhur" eylemi, marjinal veya kapalı kapılar ardında kalan bir durumun değil; saklanamayacak kadar büyüyen, herkesin gözü önüne serilen ve hayatı kuşatan apaçık bir belirginleşmeyi ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "zuhur" kavramını tahlil ederken, bunun "gözle veya akılla idrak edilecek şekilde somutlaşmak" olduğunu vurgular. İsfahânî'ye göre ayette bozulmanın (fesadın) "açığa çıkması/belirmesi" (zahara), kötülüğün artık bireysel bir günah olmaktan çıkıp, toplumsal ve ekolojik bir boyuta ulaştığını, varlığın işleyişine sirayet ederek sistemik bir krize dönüştüğünü gösterir.
Dücane Cündioğlu, kelimenin felsefi boyutunu "Bâtın" (İç/Gizli) ve "Zâhir" (Dış/Görünen) diyalektiği üzerinden inceler. Cündioğlu'na göre yeryüzündeki fesat aniden ortaya çıkmamıştır. Önce insanın iç dünyasında (bâtınında), niyetlerinde ve ahlakında başlayan o görünmez teolojik çürüme (şirk ve kibir); zamanla eyleme dökülerek doğaya, ekonomiye ve topluma yansımış, nihayetinde fiziksel dünyada sarsıcı bir ekolojik ve sosyal kriz olarak "zâhir olmuştur" (zahara).
El-Fesâdu (الْفَسَادُ)
İbn Fâris, kelimenin türediği "fe, sin, dal" kökünün temel anlamının "bir şeyin doğru ve itidalli (ölçülü) halinden çıkması, bozulması, çürümesi ve dengesini yitirmesi" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak "salah" (düzelme/barış/iyilik) kavramının mutlak zıttıdır ve bir sistemin doğal işleyişinin tahrip edilmesini tanımlar.
Râgıb el-İsfahânî, "fesad" kavramını insanın, toplumun veya doğanın (fıtratın) orijinal denge durumundan sapması olarak tahlil eder. İsfahânî'ye göre bu ayetteki fesad; adaletsizlik, ahlaki çöküş, savaşlar, kuraklık veya ekolojik yıkım gibi, ilahi nizamın insan eliyle bozulmasından kaynaklanan her türlü anomaliyi kapsayan evrensel bir terimdir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambilimsel haritasında "fesad" kelimesinin teolojik kökenini inceler. Izutsu'ya göre Kur'an'da fesad (bozgunculuk), genellikle "küfür" ve "şirk" kavramlarının sosyolojik ve ekolojik sonucudur. İnsan, Allah'ın yeryüzündeki birliğini (tevhid) ve sınırlarını reddettiğinde, bu teolojik isyan zorunlu olarak fiziksel dünyaya yansır ve doğanın/toplumun dengesini (fesad) bozar. Teolojik kaos, ekolojik kaosu doğurur.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin ontolojik boyutunu tahlil eder. Kılıç'a göre "fesad", varlığın kozmik düzenine yapılan bir suikasttır. Allah evreni kusursuz bir "ölçü" (kader) ile yaratmışken; insanın doymak bilmez hırsı, yeryüzündeki o hassas ekolojik ve sosyal teraziyi bozmuştur. Ayetteki fesad, modern bağlamda çevre kirliliğinden küresel ısınmaya, gelir adaletsizliğinden kitle imha silahlarına kadar insanın dünyayı yaşanmaz hale getirdiği tüm yıkıcı süreçlerin etimolojik adıdır.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimeyi nüzul ortamının (Mekke ve Hicaz coğrafyasının) gerçekliği üzerinden okur. Öztürk'e göre o dönemin muhatapları için "fesadın ortaya çıkması"; kabile savaşları yüzünden ticaret yollarının güvensiz hale gelmesi, haksız kazanç, sömürü, adam öldürme ve kuraklık gibi doğrudan kendi hayatlarını felç eden sosyo-ekonomik ve iklimsel krizler anlamına geliyordu.
El-Berri (الْبَرِّ)
İbn Fâris, bu kelimenin "be, ra, ra" kökünden türediğini ve temel anlamının "geniş toprak parçası, açık arazi, deniz ve suyun zıttı olan kara" olduğunu belirtir. İbn Fâris, insanın doğruluk ve iyilik yapmasına "birr" denmesinin sebebinin de, bu eylemlerin tıpkı kara parçası (berr) gibi geniş, engin ve ferahlatıcı olmasıyla ilgili etimolojik bir bağa dayandığını kaydeder.
Angelika Neuwirth, "kara ve deniz" (el-berri vel bahri) kelimelerinin yan yana kullanımını Geç Antik Çağ edebiyatındaki "merizm" (bir bütünü, onu oluşturan iki zıt uç ile ifade ederek mutlak kapsayıcılık yaratma sanatı) bağlamında analiz eder. Neuwirth'e göre fesadın "karada" ortaya çıkması, krizin sadece yerel bir kabile meselesi olmadığını; bütün bir yeryüzü coğrafyasını ve insanlığın temel yaşam alanını kuşatan global bir felaket olduğunu edebi bir dille ilan eder.
El-Bahri (وَالْبَحْرِ)
İbn Fâris, kelimenin türediği "be, ha, ra" kökünün temel anlamının "suyun genişlemesi, yarılmak, devasa su kütlesi ve deniz" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak karanın (berr) sınırlarının bittiği noktada başlayan o uçsuz bucaksız, kontrol edilemez ve yabani doğayı temsil eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, "kara ve deniz" ikilemesinin ayetteki sosyo-ekolojik mesajını özetler. Ansiklopedi, fesadın sadece insanların doğrudan yaşadığı, şehirler kurduğu ve tarım yaptığı "kara" (berr) ile sınırlı kalmayıp; insanın doğal yaşam alanının çok ötesindeki "denizlere" (bahr) kadar sıçradığına dikkat çeker. Bu, insan kaynaklı yıkımın, doğanın en bakir ve el değmemiş alanlarını dahi kirletecek ve bozacak kadar korkunç bir boyuta ulaştığını gösteren sarsıcı bir tespittir.
Kesebet (كَسَبَتْ)
İbn Fâris, bu kelimenin kökenini "kef, sin, be" harflerine dayandırır. Kökün temel anlamının "bir şeyi aramak, toplamak, çaba sarf ederek elde etmek ve kazanmak" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak, tesadüfen veya başkasının lütfuyla ele geçen bir şeyi değil; doğrudan kişinin kendi iradesi, eforu ve eylemi sonucunda ürettiği bedeli ifade eder.
Toshihiko Izutsu, "kesb" (kazanma) eyleminin Kur'an'ın ahlak felsefesindeki yerini inceler. Izutsu'ya göre bu fiil, yeryüzündeki fesadın (krizlerin ve bozulmanın) kaynağını kör tesadüflere, doğa ana'ya veya ilahi bir haksızlığa bağlayan tüm determinist/kaderci anlayışları yıkar. Kötülük, gökten zembille inmemiştir; o bizzat insanın kendi ihtiraslarıyla "çalışıp çabalayarak ürettiği/kazandığı" (kesebet) ontolojik bir faturadır. İnsan, kendi yıkımının aktif failidir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin Kelam (İslam teolojisi) tarihindeki terimsel ağırlığına dikkat çeker. Ansiklopedi, Eş'ari kelamında insan iradesini açıklamak için merkeze alınan "kesb" teorisinin bu gibi ayetlere dayandığını belirtir. Ayetteki "kazandıkları" (kesebet) fiili, olayların yaratıcısı Allah olsa bile, o olayları (kötülüğü veya iyiliği) hür iradesiyle seçen, eyleme geçiren ve ahlaki sorumluluğunu yüklenen yegane varlığın insan olduğunu kesin bir dille ispatlar.
Eydî (أَيْدِي)
İbn Fâris, bu kelimenin tekili olan "yed" sözcüğünün "ye, dal, ye" kökünden türediğini ve somut olarak insanın fiziksel organı olan "el" anlamına geldiğini belirtir. Ancak İbn Fâris, "el" kelimesinin etimolojik olarak gücün, kudretin, mülkiyetin, tasarrufun ve bizzat eylem yapma kapasitesinin en temel sembolü olduğunu kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, "yed" (el) kavramının Kur'an'daki edebi kullanımını (mecaz-ı mürsel) açıklar. İsfahânî'ye göre "insanların ellerinin kazandığı" (bima kesebet eydin nâsi) ifadesindeki el, insanın doğaya ve topluma müdahale etmek için kullandığı tüm aletleri, teknolojiyi ve iradeyi temsil eder. İnsan zihnindeki yıkıcı hırs, fiziksel dünyaya ancak "eller" aracılığıyla aktarılır. Bu ifade, teorik bir kötülükten ziyade, pratik, somut ve dokunulabilir bir tahribatı mühürler.
En-Nâsi (النَّاسِ)
İbn Fâris, bu kelimenin kökenini "hemze, nun, sin" (ünsiyet/bir arada yaşama) veya "nun, vav, şın" (hareketli olma, bir şeye uzanma) harflerine dayandırır. Etimolojik olarak insanlığın sosyal doğasını, birbirine muhtaçlığını ve yeryüzündeki o dinamik, telaşlı hareketliliğini ifade eder.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, ayette neden "müşrikler" veya "kafirler" değil de genel bir ifade olan "insanlar" (en-nâs) kelimesinin seçildiğine dair ince bir sosyolojik tahlil yapar. Aydar'a göre doğanın dengesinin bozulması ve yeryüzünde fesadın çıkması, sadece inançsızların veya belli bir grubun suçu değildir. "İnsanlık" (en-nâs) kelimesi, kâr hırsı, güç tutkusu ve doğaya tahakküm etme arzusunun, dini aidiyeti ne olursa olsun tüm beşeriyetin ortak bir zaafı olduğunu ve bu ekolojik/sosyal yıkımın kollektif bir suç olduğunu ilan eder.
Liyuzîkahum (لِيُذِيقَهُم)
İbn Fâris, kelimenin kökenini "zel, vav, kaf" harflerine dayandırır. Kökün temel anlamının "bir şeyin tadına bakmak, onu dil ile hissetmek, denemek ve bir durumu bizzat, aracısız tecrübe etmek" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak if'al babında (tattırmak) kullanılması, dışarıdan gelen bir iradenin (Allah'ın), bir sonucu insana zorunlu ve son derece net bir şekilde hissettirmesini ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "zevk" (tatma) kavramının Kur'an'daki eskatolojik ve cezai bağlamını inceler. İsfahânî'ye göre başındaki "lam" harfi bir amaç veya sonuç bildirir. Allah'ın onlara yaptıklarının sonucunu "tattırması" (liyuzîkahum); azabın veya krizin uzaktan izlenen teorik bir haber olmaktan çıkıp, bizzat insanın kendi bedeninde, midesinde (açlıkla), sağlığında ve günlük hayatında "yakıcı bir lezzet/acı" olarak tecrübe edilmesidir.
Dücane Cündioğlu, "tattırma" eyleminin felsefi ve pedagojik (eğitici) boyutunu tahlil eder. Cündioğlu'na göre yeryüzündeki fesadın (krizlerin) insana çarpması, ilahi bir sadizm veya keyfi bir intikam değildir. İnsan ancak acıyı "tattığında" uyanan, uyuşmuş bir varlıktır. Bu tattırma (liyuzîkahum) eylemi, insanın kibrini parçalamak ve ona sınırlarını hatırlatmak için tasarlanmış sert ama ontolojik olarak zorunlu bir "ilahi şok terapisi"dir.
Ba'da (بَعْضَ)
İbn Fâris, bu kelimenin "be, ayın, dat" kökünden türediğini ve temel anlamının "bir bütünün parçası, bir kısmı, tamamı olmayan cüz" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak kapsayıcılığın (küll) zıttı olup, eylemin sınırlandırılmasını ifade eder.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimenin ayet içindeki muazzam teolojik merhamet (rahmet) vurgusuna dikkat çeker. Kılıç'a göre Allah, insanların doğaya ve topluma verdikleri devasa tahribatın "tamamını" değil, sadece "bir kısmını / bazısını" (ba'da) onlara tattırır. Eğer insanlık, elleriyle ürettiği o nükleer, ekolojik ve ahlaki fesadın (yıkımın) gerçek ve tam faturasıyla anında yüzleşseydi, yeryüzünde tek bir canlı bile hayatta kalamazdı. "Ba'da" (bir kısmı) kelimesi, ilahi adaletin tecelli ederken bile ilahi merhamet tarafından nasıl dizginlendiğinin etimolojik kanıtıdır.
Amilû (عَمِلُوا)
İbn Fâris, kelimenin türediği "ayın, mim, lam" kökünün temel anlamının "bir iş yapmak, eylemde bulunmak, çalışmak ve mesai harcamak" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak sıradan, refleksif veya istemsiz bir "fiil" (yapma) değil; arkasında niyet, karar ve sistematik bir çaba bulunan bilinçli eylemdir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın eylem felsefesinde "amel" kavramını tahlil eder. Izutsu'ya göre "yaptıklarının bir kısmı" (ba'dellezî amilû) ifadesindeki "amel", yeryüzündeki ekolojik ve sosyal krizlerin tesadüfi hatalardan değil; insanların kâr hırsıyla kurdukları bilinçli sistemlerden, endüstrilerden, adaletsiz politikalardan ve kasten "işledikleri" organize suçlardan kaynaklandığını vurgular. Kötülük, insanlığın şuurlu bir "amelidir".
Yerci'ûn (يَرْجِعُونَ)
İbn Fâris, bu kelimenin kökenini "ra, cim, ayın" harflerine dayandırır. Kökün temel anlamının "geri dönmek, bir şeyin başlangıç noktasına veya aslına rücu etmesi, geri çevirmek" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak, sapılan yanlış bir yoldan (fesaddan) vazgeçip, rotayı tekrar doğru olan ana merkeze (fıtrata) çevirme eylemidir.
Râgıb el-İsfahânî, "rücu" kavramını tahlil ederken, bunun "tövbe" kelimesiyle olan anlamdaşlığına dikkat çeker. İsfahânî'ye göre tövbe günahtan vazgeçmek iken, "rücu" (yerci'ûn / dönerler), mekansal ve felsefi bir geri dönüşü temsil eder. İnsan, kendi elleriyle ürettiği krizin (fesadın) acısını tattığında, doğadan ve hakikatten ne kadar uzaklaştığını fark eder ve yeniden ilahi yasalara (sünnetullaha), kendi saf doğasına (fıtratına) "geri döner".
Angelika Neuwirth, ayetin yapısal (strüktürel) kapanışındaki felsefi umudu inceler. Neuwirth'e göre ayet, son derece karamsar, dışa doğru patlayan ve dünyayı saran bir yıkım tablosuyla (zahara'l fesâdu / fesat yayıldı) başlar. Ancak Kur'an'ın pedagojisi bu yıkımı mutlak bir kıyamet (kaderci bir yok oluş) olarak bırakmaz. Ayetin sonundaki "umulur ki dönerler" (leallehum yerci'ûn) ifadesi, yaşanan tüm bu ekolojik ve sosyal felaketlerin nihai amacının intikam değil; insanlığı uykusundan uyandırıp onu aslına (Rabbine) "döndürmek" olan onarıcı (restoratif) bir ilahi senaryo olduğunu ilan ederek metni muazzam bir umutla kapatır.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla