وَمَٓا اٰتَيْتُمْ مِنْ رِباً لِيَرْبُوَ۬ا ف۪ٓي اَمْوَالِ النَّاسِ فَلَا يَرْبُوا عِنْدَ اللّٰهِۚ وَمَٓا اٰتَيْتُمْ مِنْ زَكٰوةٍ تُر۪يدُونَ وَجْهَ اللّٰهِ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُضْعِفُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Rûm Sûresi, 39. Ayet
Daralt
X
-
'İnsanların malları içinde artsın diye faizli ödünç verdikleriniz Allah katında artmaz. Allahın hoşnutluğunu isteyerek verdiğiniz zekata gelince, işte (manevî kârlarını) kat kat arttıranlar onu verenlerdir.
Faizli İşlemlerden Elde Edilen Kârın Artmayacağı, Zekâtın İse Malı Arttıracağına İlişkin Öğütler
İnsanların malları içinde artsın diye faizli ödünç verdikleriniz Allah katında artmaz. Müfessirlerin çoğunluğu şöyle demiştir: 13u, insanların kendi aralarında birbirlerine verdikleri bağış ve hediyelere dairdir. İnsanlar bağışladıkları ve hediye ettiklerinin karşılığında daha fazla almak için bunları vermişlerdir. Sanki Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Bağış ve hediye olarak verdikleriniz. İnsanların malları içinde artsın diye. İnsanların mallarında sizin için bir artış olsun ve onların mallarından bir fazlalık elde edesiniz diye. Bunlar Allah katında artmaz. Müfessirler şöyle derler: Bu helâl faizdir. Bunda bir sorumluluk ve ecir yoktur. Dolayısıyla bu genel anlamda insanlar için mübahtır; herhangi bir sakıncası yoktur. “Yaptığın iyiliği çok görerek başa kakma” meâlindeki İlâhî beyana gelince bu, sadece peygamber hakkındadır. O, şöyle buyurmaktadır: Dünyada karşılığını almak üzere daha fazlasını almak için verme; aksine âhiret sevabını kazanmak için ver. Onlar insanların geneli için böyle bir davranışın mübah olduğuna dair delil olarak şu İlâhî beyanı getirirler: Allah katında artmaz. O, şöyle buyurmaktadır: Bu, Allah katında artmaz ve katlanmaz. O, yasaklanmış ve sakıncalı olan faiz hakkında söylediklerini burada söylememiştir. Nitekim Cenâb-ı Hak söz konusu faiz hakkında şöyle buyurmuştur: “Allah faizi tüketir, sadakaları ise arttırır”. O, burada tüketeceğini bildirmektedir. Söz konusu âyette ise Allah katında artmaz buyurmuştur. Yani bu, artmaz ve katlanmaz.
Fakat eğer bu âyet yasaklanmış olan faiz hakkındadır denilirse, bu durum mümkündür ve muhtemeldir. Bu durumda Allah katında artmaz meâlindeki İlâhî beyan “bu sebeple ticaretleri kâr etmemiştir” meâlindeki âyetin mânasında olur. Dolayısıyla eğer kâr etmemişse zarar etmiştir. Görmez misin ki Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: “Asıl ziyana uğrayanlar da bunlardır". Bu, eğer kâr etmemişse zarar ettiğini göstermektedir. Buna göre Allah katında artmaz İlâhî beyanı bu mânadadır. Onun katında artmamışsa O, bunu tüketir böylece onlar zarar ederler. En doğrusunu Allah bilir ya, müfessirler, bu İlâhî beyanın mânasını, bu dünyada verdiklerinden daha fazlasıyla karşılık ve mükâfat beklendiği hediyeler ve bağışlara hamletmemeleri durumunda bu İlâhî beyanın mânasının insanlar arasında bilinen akitlerdeki faize hamledilmesi mümkün olur. Yine Resulullahtan onun şöyle dediği rivayet edilmiştir: Hediyede peygamberin rızası ve ihtiyacın giderilmesi gözetilir; sadakada ise Allah’ın rızası ve âhiret yurdu gözetilir”.
Ebû Avsece şöyle demiştir: Ribâ kelimesi "er-rubüvv” (الربو) çoğalmak kökünden türemiştir. Faizcilerin yaptığı gibi. Artsın diye. Yani artsın ve çoğalsın diye. Bir kimsenin malı arttığında “rabâ mâluhu” (ربا ماله) denilir. İbn Kuteybe şöyle demektedir: Yani zekât ve sadaka gibi verilenlerle, insanlar aracılığıyla mallarınızı arttırmaktadır.
Sonra, Cenâb-ı Hak Allah katmda neyin artacağını açıklamıştır. Bu husus şu İlâhî beyanda açıklanmıştır: Allah’ın hoşnutluğunu isteyerek verdiğiniz zekât. Bu İlâhî beyan hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Bu, Allah’m rızasını isteyerek zekât malından verdikleridir. Bu, Allah’m kabul ettiği ve kat kat arttırdığıdır. Bazıları şöyle demiştir: Bu, Allah’ın rızasını isteyerek verdikleri her türlü sadakadır. O, bundan dünyada karşılık istememektedir. Allah’ın kat kat artırdığı ve Allah’ın katında çoğalan budur.
İşte (mânevi kârlarını) kat kat arttıranlar bunlardır. Şöyle denilmesi gerekirdi: İşte kat kat arttırılanlar bunlardır. “Ayn” harfinin naspedilmesiyle ism-i mefûl kalıbında olması gerekirdi. Çünkü onlar için arttıran Allahtır. Bununla birlikte Zeccâc şöyle demektedir: “el-Mûsir” (الموسر) kelimesi zenginliği olan kimse demektir. Yine “el-Mukvî” (المقوي) kelimesi kuvveti olan kimseyi ifade etmektedir. Buna benzer kullanımlar vardır. “Mud‘if” (مضعف) kelimesi buna göre anlaşılır, o da pay (kat) sahibi olan demektir. Bize göre bunlar payları kat kat artanlardır. Çünkü bunlar, Allahın rızasını gözeterek sadaka vermek suretiyle birleri onlarca miktar haline, katları kat kat haline getirenlerdir. Dolayısıyla kendileri için arttıranlar onlardır.
Ayrıca bu âyetle insanlar arasında devam edegelen alışverişin mübah olduğuna delil getirilebilir. Çünkü Cenâb-ı Hak arttırma maksadıyla hediye ve bağış yapılmasını caiz kılmıştır. Fakat eğer artış şart koşulursa bu caiz olmaz. Buna göre arttırma amacı güdülen insanlar arasındaki alışverişler caizdir. Fakat eğer artış şart koşulursa bu alışverişler caiz olmaz. Bununla birlikte Ebû Hanîfe bu tür alışverişleri mekruh görmüş, fakat iki yönden arttırma maksadıyla hediyeyi mekruh görmemiştir. Bunlardan biri şudur: İnsanlar arası örfte hediye konusunda fazla vermek yoktur. Ötekilerde fazlalık talebi kesin bir şekilde kastedilmiş olsa bile durum böyledir. Bilakis bir defa fazla karşılık verseler de ikinci defa hiç karşılık vermezler veya bir kısmına karşılık verirken bir diğer kısmına hiçbir şey vermeyebilirler. Dolayısıyla bu durum mekruh olmaz. Alışverişlere gelince bunlar sadece artış amacıyla yapılır. İnsanlar amaçlanan kârın düşürülmesini onlardan isterler. Hediye verenler ve bağış yapanlar ise kendilerine yönelik güzel övgü ve teşekkürden razı olabilirler. Alışveriş yapan kimseler ise böyle değildir. Hz. Peygamber’in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: “Kendisine bir iyilik yapılan kimse buna karşılık versin, bunu yapamazsa ona teşekkür etsin ve ona övgüde bulunsun”. Veya buna benzer bir söz söylemiştir. İkinci yön şudur: Alışveriş yapanlar, her ne kadar alışveriş akdinde şart koşmasalar da alışverişten önce artışı şart koşmaktadırlar. Halbuki hediye verenler ve bağışta bulunanlar böyle değildir. Aksine onlar işaret etmektedirler. Bundan dolayı birbirinden ayrılmışlardır. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Âteytum (آتَيْتُمْ)
İbn Fâris, Mekâyîsü'l-Luğa adlı eserinde bu kelimenin kökenini "hemze, te, ye" harflerine dayandırır. Kökün temel anlamının "gelmek, ulaşmak, bir şeyi getirmek, vermek ve teslim etmek" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak, if'al babında (itâ) kullanıldığında, bir nesnenin veya malın kişinin kendi mülkiyetinden çıkarılarak başka birinin mülkiyetine bilerek ve isteyerek geçirilmesini ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "itâ" kavramını tahlil ederken, bu eylemin arkasındaki niyete (iradeye) dikkat çeker. İsfahânî'ye göre ayette "âteytum" (verdiniz) fiilinin hem "faiz/riba" hem de "zekat" için aynı formda kullanılması muazzam bir anlambilimsel denge kurar. Fiziksel ve dışsal eylem aynıdır: İkisi de malı başkasına "vermektir". Ancak bu eylemin ontolojik ve ahlaki değerini belirleyen şey, malın "ne amaçla" (beklentiyle mi yoksa Allah rızası için mi) verildiğidir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin nüzul ortamındaki (Mekke dönemi) sosyo-ekonomik bağlamını inceler. Öztürk'e göre Mekke'nin tüccar toplumunda "verme" (itâ) eylemi genellikle karşılıksız bir lütuf değildi. Zenginler, güç dengelerini korumak veya daha büyük hediyelerle (karşılıklarla) geri dönmesi beklentisiyle diğerlerine mallarını "veriyorlardı". Kur'an, bu fiili kullanarak görünüşte cömertlik gibi duran ama aslında bencilce bir yatırım olan bu tefeci/faydacı zihniyeti deşifre eder.
Riben (رِبًا)
İbn Fâris, bu kelimenin türediği "ra, be, vav" kökünün temel anlamının "artmak, çoğalmak, şişmek, yükselmek ve kabarmak" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak "riba", bir şeyin kendi doğal hacminin veya miktarının ötesine geçerek büyümesini ifade eder. İbn Fâris, yüksek tepelere "rabve" denmesinin sebebinin de yerden "yükselmeleri ve kabarmaları" olduğunu kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, "riba" kavramını fıkhi ve ahlaki boyutta tahlil eder. İsfahânî'ye göre riba, maldaki her türlü artıştır; ancak Kur'an terminolojisinde bu kelime, haksız ve karşılıksız olarak, başkasının emeği veya malı üzerinden elde edilen "sömürüye dayalı, şişirilmiş fazlalığı" tanımlar. Ayette ribanın, "insanların malları içinde artsın diye" (liyerbuve) verilmesi, bu artışın bereket değil, başkasının mülkünü yutarak oluşan asalak bir büyüme (şişme) olduğunu gösterir.
Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı eserinde kelimenin Sami dillerindeki kök haritasını çıkarır. Jeffery, Arapçadaki "riba" kelimesinin Süryanice ve Aramicedeki "ribbîthâ" (faiz, tefecilik, artış) kelimesiyle doğrudan bir hukuki ve teolojik akrabalığı olduğunu belirtir. Geç Antik Çağ'ın Yahudi-Hristiyan ekonomik lisanında da ağır bir sömürü aracı olarak kınanan bu terim, Kur'an'da İslam ekonomisinin temel yasaklarından birini isimlendirmek için merkeze alınmıştır.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambilimsel haritasında "riba" kavramının "zekat" ile olan mutlak zıtlığını inceler. Izutsu'ya göre Cahiliye döneminde riba, sermaye sahiplerinin zenginliğini katlayan en temel ve meşru görülen kurumsal sistemdi. Kur'an, bu ayetle muazzam bir kavramsal devrim yapar: Müşrik aklına göre "artış ve büyüme" (riba) getiren şeyin Allah katında sıfırlandığını, onlara göre "eksiltme ve kayıp" gibi görünen karşılıksız vermenin (zekatın) ise asıl "katlanarak büyüme" (mud'ifûn) olduğunu ilan ederek kapitalist zihniyeti tersyüz eder.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin Mekke dönemindeki erken kullanımına dikkat çeker. Aydar'a göre bu ayet Mekkîdir ve buradaki "riba" kelimesi, Medine dönemindeki o kesin hukuki faiz (tefecilik) yasağından ziyade; birine bir hediye verirken ondan daha fazlasını (karşılığını) umma veya zenginlere yaranmak için yatırım yapma şeklindeki yozlaşmış "hediyeleşme/çıkar" ahlakını hedefler. Ancak kelimenin etimolojik kökündeki "haksız büyüme/şişme" mantığı her iki durumu da kapsayan ontolojik bir ilkedir.
Liyerbuve (لِّيَرْبُوَ)
İbn Fâris, aynı "ra, be, vav" (artmak/kabarmak) kökünden gelen bu fiilin şimdiki/geniş zaman (muzari) formunda kullanıldığını belirtir. Başındaki "lam" (lam-ı ta'lil) ekinin, eylemin temelindeki "amacı ve niyeti" bildirdiğini kaydeder. Etimolojik olarak, kişinin malını verirken zihninde taşıdığı yegane gayenin "o malın niceliksel olarak şişmesi ve katlanması" olduğunu ifade eder.
Dücane Cündioğlu, bu kelimenin felsefi bağlamını "zâhir" (görünen) ve "bâtın" (hakikat) diyalektiği üzerinden okur. Cündioğlu'na göre "liyerbuve" (artsın/şişsin diye) fiili, insan aklının matematiksel illüzyonunu resmeder. Riba veren kişi, cüzdanındaki rakamların arttığını (şiştiğini) görür ve bunun gerçek bir "büyüme" (rübüv) olduğunu sanır. Oysa Kur'an hemen ardından "Allah katında artmaz" (felâ yerbû) diyerek, bu dünyevi şişkinliğin ontolojik bir hiçlik olduğunu, varlığın hakikatinde (Allah katında) hiçbir ağırlığının ve bereketinin bulunmadığını deşifre eder. Bu, ahlaksız servetin felsefi iflasıdır.
Emvâl (أَمْوَالِ)
İbn Fâris, kelimenin türediği "mim, vav, lam" kökünün temel anlamının "bir şeye doğru eğilmek, meyletmek, yönelmek ve mülkiyet/servet" olduğunu belirtir. İbn Fâris'e göre mala (mâl) bu ismin verilmesinin etimolojik sebebi, insan nefsinin ona karşı koyamayarak fıtri bir şekilde ona doğru "meyletmesi", akması ve onu arzulamasıdır.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin sosyo-ekonomik bağlamını tahlil eder. Ansiklopedi, "insanların malları" (emvâlin-nâs) tamlamasının, faizci/çıkarcı zihniyetin hedef kitlesini gösterdiğini belirtir. Riba, kendi başına kapalı devrede üreyen bir şey değildir; zorunlu olarak başkalarının (halkın) mallarına sızmayı, onların elindeki alın terini (meylettikleri değerleri) haksızca kendi havuzuna aktarmayı gerektiren asalak bir eylemdir.
Zekâtin (زَكَاةٍ)
İbn Fâris, bu kelimenin kökenini "ze, kef, vav" veya "ze, kef, ye" harflerine dayandırır. Kökün temel anlamının "artmak, çoğalmak, bereketlenmek, saf hale gelmek ve temizlenmek" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak "zekat", bitkinin gürbüzleşmesi ve büyümesi demektir. Maldan verilen paya "zekat" denmesi, o malın kirlilikten (kul hakkından/bencillikten) arınarak temizlenmesi ve bu sayede ilahi bir bereketle "gerçek anlamda büyümesi" sebebiyledir.
Râgıb el-İsfahânî, "zekat" kavramını "riba" (faiz) kavramının etimolojik antitezi (tam zıttı) olarak tahlil eder. İsfahânî'ye göre her iki kelime de sözlükte "artmak/büyümek" anlamına gelir. Ancak riba, niceliksel, dünyevi ve zalimce bir şişmedir. Zekat ise niteliksel, manevi ve ahlaki bir büyümedir. Zekat veren kişi malından eksiltir gibi görünse de, o malı kirlerinden arındırarak nefsini ve varoluşunu ilahi düzlemde "büyütür" ve bereketlendirir.
Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki dini lisan haritasını çıkarır. Jeffery, Arapçadaki "zekat" kelimesinin Süryanice ve Aramicedeki "zâkhûthâ" (purity, merit, almsgiving - saflık, erdem, sadaka/zekat) kelimesinden doğrudan Arapçaya geçtiğini kanıtlar. Geç Antik Çağ'ın Yahudi-Hristiyan metinlerinde, yoksullara verilen sadakanın kişiyi günahlardan "arındıran" (temizleyen) bir eylem olarak tanımlanması; Kur'an'da da "zekat" (arınma/büyüme) terimiyle en temel dini kurumlardan biri olarak tahkim edilmiştir.
Angelika Neuwirth, kelimeyi Geç Antik Çağ'ın ibadet pratikleri bağlamında okur. Neuwirth'e göre "zekat", sadece bireysel bir cömertlik değil, monoteist (tek tanrılı) toplumların ayırıcı bir ahlaki kurumu ve ritüelidir. Müşriklerin bencil ve kabilesel servet yığma refleksine karşı Kur'an, zekat kavramıyla evrensel, düzenli ve yoksulu merkezine alan yepyeni bir "paylaşım/arınma" teolojisi inşa eder.
Turîdûne (تُرِيدُونَ)
İbn Fâris, kelimenin kökenini "ra, vav, dal" harflerine dayandırır. Kökün temel anlamının "gelip gitmek, bir şeyi aramak, yönelmek, istemek ve peşine düşmek" olduğunu belirtir. İf'al babında (irade/turîdûne) kullanıldığında, eylemin tamamen bilinçli, seçilmiş ve belirli bir hedefe kilitlenmiş bir yöneliş olduğunu ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "irade" kavramını tahlil ederken, zekat eyleminin değerini belirleyen yegane şeyin bu fiil olduğunu vurgular. İsfahânî'ye göre zekat vermek fiziksel bir işlemdir; ancak "Allah'ın vechini/rızasını irade ederek" (turîdûne) verilmesi, o malı seküler bir yardımdan veya gösterişten (riya) çıkarıp ibadete dönüştüren felsefi ve ahlaki motordur. İrade olmadan verilen mal, arınma (zekat) sağlamaz.
Vechallâh (وَجْهَ اللَّهِ)
İbn Fâris, kelimenin türediği "vav, cim, he" kökünün temel anlamının "bir şeyin karşısına çıkmak, ön taraf, yön ve insanın yüzü" olduğunu kaydeder. Ancak dini lisanda bu kelime, bir varlığın özünü, zatını ve rızasını ifade eden temel bir kavramdır.
Celaleddin el-Suyuti, "Allah'ın vechi (yüzü)" tamlamasının tefsir geleneğindeki karşılığını aktarır. Suyuti'ye göre erken dönem müfessirleri (sahabe ve tabiîn), bu ifadeyi "Allah'ın sevabı", "Allah'ın zatı" veya "tam bir ihlas (samimiyet) ile sadece Allah'ın rızasının gözetilmesi" şeklinde tefsir etmişlerdir. Bu ifade, amelin dünyevi tüm beklentilerden arındırıldığını mühürler.
Gabriel Said Reynolds, kavramı Geç Antik Çağ'ın teolojik lisanı üzerinden analiz eder. Reynolds'a göre "Tanrı'nın yüzünü aramak/istemek" (seeking God's face), Kitab-ı Mukaddes geleneğinde ve dönemin dini edebiyatında son derece yaygın bir teolojik deyimdi. Bu ifade, ibadetleri dünyevi bir menfaat, şan şöhret veya ekonomik bir getiri beklemeden, sırf "Yaratıcı ile nihai ve saf bir karşılaşma" arzusuyla yapmayı temsil ediyordu. Kur'an, zekat gibi sosyo-ekonomik bir eylemi bu yüksek mistik ve teolojik hedefle (vechallâh) eşleştirerek eylemi kutsallaştırır.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin varoluşsal derinliğini tahlil eder. Kılıç'a göre "vechallâh" (Allah'ın rızası/özü), yeryüzündeki tüm eylemlerin dikey eksenidir. İnsan, malını insanlara verir (yatay eylem); ancak zihni ve kalbi tamamen Allah'a dönüktür (dikey niyet). Riba veren kişi insanların cüzdanına (dünyaya) bakarken, zekat veren kişi sadece "Allah'ın Yüzü'ne" (ebediyete) bakar. Bu ontolojik odaklanma farkı, iki eylemi birbirinden sonsuza dek ayırır.
El-Mud'ıfûn (الْمُضْعِفُونَ)
İbn Fâris, kelimenin türediği "dat, ayın, fe" kökünün iki zıt anlama geldiğini belirtir: Birincisi "zayıflık, güçsüzlük" (da'f); ikincisi ise "bir şeyi kendi misliyle (katıyla) artırmak, katlamak, iki veya daha fazla katına çıkarmak" (dı'f). İbn Fâris, if'al babındaki ism-i fail formu olan "el-mud'ıfûn" kelimesinin bu ayette ikinci anlamda, yani "kat kat artıranlar, katlayanlar" manasında kullanıldığını kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, "dı'f" (katlama) kavramını matematiksel ve teolojik bağlamda inceler. İsfahânî'ye göre bu kelime sıradan bir toplama işlemi değil, üssel bir çarpmadır (katlanarak büyüme). Allah rızası için verilen zekat, görünüşte malı eksiltse de; ilahi muhasebede o malın ve sevabın sahibini "el-mud'ıfûn" (serveti/mükafatı kat kat artırılmış olanlar) mertebesine yükseltir.
Celaleddin el-Suyuti, kelimenin gramatikal yapısına dikkat çeker. Suyuti'ye göre "el-mud'ıfûn" kelimesi ism-i faildir. Yani eylemi yapanı veya o niteliğe sahip olanı ifade eder. Riba verenler servetlerini artırdıklarını sanırken aslında iflas etmişlerdir; sadece zekat verenler ahiretteki ve dünyadaki bereketi kendi ellerinde bulunduran, gerçek anlamda "kat kat kazanan" asıl sermayedarlardır.
Dücane Cündioğlu, ayetin kapanışındaki felsefi paradoksu tahlil eder. Cündioğlu'na göre Kur'an muazzam bir akıl oyunu (diyalektik) oynar. "Artırmak/büyütmek" (riba) niyetiyle yola çıkanlar ontolojik olarak sıfırla çarpılırken (felâ yerbû); mallarından karşılıksız olarak vazgeçen, "eksiltmeyi" göze alanlar (zekat verenler) aniden evrenin en kârlı tüccarları, yani "kat kat artıranlar" (el-mud'ıfûn) ilan edilir. Bu kelime, materyalist matematiğin çöküşü ve ilahi fiziğin (bereketin) zaferidir; kazanmanın tek yolunun vermekten (vazgeçmekten) geçtiğini kanıtlayan sarsıcı bir kapanış mühürüdür.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla