فَاٰتِ ذَا الْقُرْبٰى حَقَّهُ وَالْمِسْك۪ينَ وَابْنَ السَّب۪يلِۜ ذٰلِكَ خَيْرٌ لِلَّذ۪ينَ يُر۪يدُونَ وَجْهَ اللّٰهِۘ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Rûm Sûresi, 38. Ayet
Daralt
X
-
"O halde akrabaya da hakkını ver, yoksula ve yolda kalmışa da. Bu, Allahın hoşnutluğunu isteyenler için en iyisidir. İşte gerçek kurtuluşa erenler de onlardır.'
Allahın Rızası Akrabaya, Yoksula ve Yolda Kalmışa Hakkının Verilmesindedir
O halde akrabaya da hakkını ver. Hakkını sözünün şu mânaya gelmesi mümkündür: Yani ihtiyaçlarını. Yoksa onda bulunan bir hak mânasında değildir. Tıpkı şu İlâhî beyanda belirtildiği gibi: “Senin kızlarında bir hakkımız yok”. Yani senin kızlarına ihtiyacımız yok. Zira burada sözü edilen muhatapların onun kızlarında bir haklarının bulunmadığı bilinmektedir. Fakat onların haktan kastettikleri şey ihtiyaçtır. Bu âyette belirtilen hakkı Cenâb-ı Hak gidermiştir. Aynı şekilde yolda kalmışın da. O halde akrabaya da hakkını ver. Bu âyette bu hakkı açıklamamış, fakat başka bir âyet-i kerîmede açıklamıştır: “Birinize ölüm yaklaştığında, eğer geriye mal bırakıyorsa anasına, babasına ve akrabasına uygun bir vasiyette bulunması, sakınanlara bir borç olmak üzere yazıldı”. Yine miras konusunda bildirilen durum da bu kapsamdadır: “Allah size, çocuklarınız hakkında erkeğe, iki kadın payı kadar (vermenizi) emreder”. Buna benzer haklar bu kapsamda değerlendirilir. Yoksul ve yolda kalmışın haklan ise belirtilen sadaka ve zekatlardır. En doğrusunu Allah bilir.
Bu, Allah'ın hoşnutluğunu isteyenler için en iyisidir. Bu en iyisidir sözü şu mânaya gelebilir: Yani akrabalara ve yoksullara vermek uzak olan kimselere ve zenginlere vermekten daha iyidir. Bu en iyisidir sözü şu mânaya da gelebilir. Yani bu, vererek yardımda bulunma, eğer O nun hoşnutluğu aranıyorsa Allahın hoşnutluğunun aranmadığı diğer yardımlardan daha hayırlıdır.
Yolda kalmış. Bu beyan hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Bu kimse malıyla irtibatı kesilendir. Böyle bir kişiye malına ulaşana kadar yardım edilir. Denildi ki: Bu kimse misafirdir. Misafir edilir, dönüp gidene kadar kendisine iyilikte bulunulur.
Bu, Allah’ın hoşnutluğunu isteyenler için en iyisidir. Bu beyanın şu mânaya gelmesi mümkündür: Yani sende ona ait bir nimeti bulunmayan kimseye ver. Böylece bu söz konusu nimete karşı bir mükâfat olur. Fakat bu durum, Allah’ın hoşnutluğunu istemek için olmalıdır. En doğrusunu Allah bilir.
İşte gerçek kurtuluşa erenler de onlardır. Daha önce felaha ermenin ebedîlik olduğunu belirtmiştik. Bunun kurtuluş olduğu da söylenmiştir.
Yorumu Yorumla
-
Feâti (فَآتِ)
İbn Fâris, Mekâyîsü'l-Luğa adlı eserinde bu fiilin kökünü "hemze, te, ye" (itâ) harflerine dayandırır. Kökün temel anlamının "gelmek, ulaşmak, bir şeyi getirmek ve vermek" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak if'al babından emir kipi olan bu kelime (fâti / ver), rastgele bir bağışlamayı değil, hedefine ve sahibine mutlak surette ulaştırılması gereken bir teslimat eylemini ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "itâ" kavramını tahlil ederken, bunun sadece maddi bir nesnenin el değiştirmesi olmadığını vurgular. İsfahânî'ye göre ayetteki bu emir, bir lütuf veya sadaka değil, aksine bir borcun ödenmesi ve adaletin tesisi anlamı taşır. Veren kişi üstünlük taslayamaz; çünkü eylem, zaten karşı tarafa ait olan bir şeyin "ona ulaştırılması" (fâti) işlemidir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayetler arası bağlamdaki işlevine dikkat çeker. Öztürk'e göre önceki ayetlerde (37. ayet) Allah'ın rızkı dilediğine bol verip dilediğine kıstığı anlatıldıktan hemen sonra "o halde ver" (fâti) emrinin gelmesi muazzam bir sosyo-ekonomik tasarımdır. Kur'an, zengine "Madem rızkı genişleten Allah'tır, sen o rızkın mutlak sahibi değil, sadece bir emanetçisisin; o halde kendi payından muhtaçlara ver" diyerek teolojiyi doğrudan sosyal adalete bağlar.
Zâl-kurbâ (ذَا الْقُرْبَىٰ)
İbn Fâris, bu kelimenin türediği "kaf, ra, be" kökünün temel anlamının "uzaklığın (bu'd) zıttı olarak mekansal, zamansal veya nesepsel (soy) olarak yakınlık" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak "zâl-kurbâ", insanın varoluşsal çemberinde kendisine en dar mesafede duran, kan bağı veya hısımlıkla bağlandığı kişileri (akrabayı) ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "kurb" (yakınlık) kavramını sosyolojik bir sorumluluk alanı olarak tanımlar. İsfahânî'ye göre İslam fıkhında ve ahlakında infak (yardım) çemberi en içten, yani "yakın olandan" dışarıya doğru genişler. Akraba, insanın fıtri olarak desteklemekle yükümlü olduğu ilk dayanışma halkasıdır.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin nüzul ortamındaki (Mekke) toplumsal karşılığını inceler. Aydar'a göre Mekke'nin vahşi kapitalizme kayan tüccar toplumunda, geleneksel kabile içi dayanışma zayıflamış, zenginler kendi yoksul akrabalarını (zâl-kurbâ) sistemin dışına itmeye başlamışlardı. Kur'an bu kelimeyle, çökmekte olan o fıtri sosyal güvenlik ağını tevhid ahlakı ekseninde yeniden inşa etmeyi hedefler.
Hakkahu (حَقَّهُ)
İbn Fâris, kelimenin kökenini "ha, kaf, kaf" harflerine dayandırır. Kökün temel anlamının "bir şeyin sabit, kesin, gerekli ve meşru olması, şüphe götürmez gerçeklik" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak "hak", iptal edilemeyen, devredilemeyen ve yerine getirilmesi ontolojik bir zorunluluk olan paydır.
Dücane Cündioğlu, kelimenin felsefi ve ekonomik derinliğini tahlil eder. Cündioğlu'na göre yoksulun veya akrabanın zenginin malındaki payına "sadaka" (bağış/lütuf) değil de "onun hakkı" (hakkahu) denmesi, İslam'ın mülkiyet felsefesinin temelidir. Zengin, yoksula yardım ettiğinde ona bir iyilik yapmış veya lütufta bulunmuş olmaz; sadece yoksulun baştan beri zenginin malında "sabit ve meşru" (hak) olan o payını sahibine iade etmiş olur. Bu kelime, fakirin onurunu koruyan ve zenginin kibrini ezen etimolojik bir kalkandır.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambilimsel haritasında "hak" kelimesinin mülkiyet algısını nasıl yıktığını inceler. Izutsu'ya göre Cahiliye döneminde bir cömertlik yapıldığında bu, kişinin kendi şanını yüceltmek için yaptığı keyfi bir "ihsan" idi. Ancak Kur'an, zenginin malındaki o payı "onun (fakirin) hakkı" (hakkahu) olarak tanımlayarak, meseleyi bireysel bir erdem şovundan çıkarıp, ilahi yasa tarafından güvence altına alınmış bir hukuk ve adalet (hak) meselesine dönüştürür.
El-Miskîn (وَالْمِسْكِينَ)
İbn Fâris, bu kelimenin "sin, kef, nun" kökünden türediğini ve temel anlamının "hareketin durması, durgunluk, sakinleşmek ve bir yerde sabit kalmak" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak "meskenet" (miskinlik); yoksulluğun, çaresizliğin ve maddi imkansızlığın kişiyi adeta olduğu yere çivilemesi, hareket etme ve gelir elde etme gücünü elinden almasıdır. Fakir (fakr) kelimesinden daha ağır bir felç halini ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "miskin" kavramını "hiçbir şeye sahip olmayan, yoksulluğu sebebiyle zillet içine düşen ve adeta boyun eğerek hareketsiz kalan kişi" olarak tanımlar. İsfahânî'ye göre bu kişi, kendi çabasıyla rızkını arama (ibtiğâ) imkanından tamamen mahrum kaldığı için, toplumun geri kalanının ona "hakkını" ulaştırması zorunludur.
Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı eserinde kelimenin Sami dillerindeki izini sürer. Jeffery, Arapçadaki "miskîn" kelimesinin doğrudan Süryanice ve Aramicedeki "meskênâ" (yoksul, zavallı, çaresiz) kelimesinden geldiğini ve Geç Antik Çağ'ın Yahudi-Hristiyan edebi metinlerinde de aynı sosyal sınıfı tanımlamak için yaygın bir şekilde kullanıldığını kanıtlar. Kur'an, bu Ortadoğu terimini kullanarak evrensel bir sosyal yara olan aşırı yoksulluğa dikkat çeker.
İbnes-Sebîl (وَابْنَ السَّبِيلِ)
İbn Fâris, bu tamlamadaki "sebîl" kelimesinin "sin, be, lam" kökünden türediğini ve "üzerinde yürünen yol, geniş cadde" anlamına geldiğini belirtir. Etimolojik olarak "ibn" (oğul) kelimesiyle birleştiğinde (yolun oğlu), mecaz-ı mürsel yoluyla ömrü yollarda geçen, yoldan başka sığınağı kalmayan veya yolculuk sırasında memleketinden, servetinden ve bağlarından kopup tamamen "yola ait" (yola muhtaç) hale gelen gezgini/yolcuyu ifade eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin fıkhi ve sosyolojik tanımını özetler. Ansiklopedi, "İbnü's-sebîl" teriminin Kur'an'da kendi memleketinde zengin bile olsa, yolculuk esnasında parası biten, yolda kalan ve hedefine ulaşamayan mağdurları nitelemek için kullanıldığını kaydeder.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin varoluşsal ve ahlaki boyutunu inceler. Kılıç'a göre yolda kalmış birine (ibnes-sebîl) hakkını vermek, İslam ahlakının sınır tanımayan evrenselliğini gösterir. Akrabaya (zâl-kurbâ) yardım etmek kan bağı refleksidir; ancak hiç tanımadığın, senin kabilenden olmayan, sadece o an o coğrafyadan geçmekte olan yabancı bir yolcuya sahip çıkmak, yardımın nesnesini "tanışıklık" üzerinden değil, salt "insan olma ve muhtaç olma" üzerinden tanımlayan yüksek bir teolojik ahlaktır.
Hayrun (خَيْرٌ)
İbn Fâris, kelimenin "hı, ye, ra" kökünden türediğini ve temel anlamının "seçmek, üstün tutmak, fayda sağlayan şey ve şerrin (kötülüğün) zıttı" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak "hayr", aklın, fıtratın ve vahyin ittifakla olumlu bulduğu, varlığın doğasına uygun düşen ve nihayetinde insana mutlak fayda getiren erdemdir.
Râgıb el-İsfahânî, "hayr" kavramını "herkesin yöneldiği, arzuladığı mutlak iyilik" olarak tanımlar. İsfahânî'ye göre bu ayetteki "zâlike hayrun" (bu daha hayırlıdır) ifadesi, kapitalist zihniyete felsefi bir reddiyedir. Müşrik zihin, malını dağıtmayı bir "kayıp" (şer) olarak görürken; Kur'an, malın yoksula verilmesinin kişi için maddi ve manevi olarak bir eksilme değil, aksine asıl "kazanç, bereket ve üstünlük" (hayr) olduğunu ilan ederek değerler sistemini tersyüz eder.
Yurîdûne (يُرِيدُونَ)
İbn Fâris, bu kelimenin kökenini "ra, vav, dal" harflerine dayandırır. Kökün temel anlamının "gelip gitmek, bir şeyi aramak, yönelmek, istemek ve peşine düşmek" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak, if'al babında "irade" şeklini aldığında; nefsin anlık bir arzusundan ziyade, aklın ve kalbin birleşerek belirli bir hedefe doğru şuurlu, kararlı ve eyleme dönüşen bir seçim yapmasını ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "irade" kavramını felsefi bir zeminde tahlil eder. İsfahânî'ye göre "yurîdûne" (isteyenler/dileyenler) fiili, içinde hem "meşiet" (dileme) hem de "ihtiyar" (seçme) barındıran kompleks bir zihinsel eylemdir. İnfak eden (malını veren) kişi, bu eylemi toplumdan övgü almak veya gösteriş yapmak (riya) gibi dünyevi bir zorlamayla değil, kendi hür aklıyla ve tamamen ilahi bir amacı "hedefleyerek/seçerek" (irade ederek) yapmalıdır.
Vechallâh (وَجْهَ اللَّهِ)
İbn Fâris, kelimenin türediği "vav, cim, he" kökünün temel anlamının "bir şeyin karşısına çıkmak, ön taraf, yön ve insanın yüzü" olduğunu kaydeder. İbn Fâris, "vech" kelimesinin aynı zamanda bir şeyin "özünü, bizzat kendisini ve rızasını" ifade eden güçlü bir mecaz olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "Allah'ın vechi (yüzü)" tamlamasının Kur'an'daki anlambilimsel işlevini açıklar. İsfahânî'ye göre Allah cisimden münezzeh (subhân) olduğu için O'nun fiziksel bir "yüzü" olamaz. Buradaki "vechallâh", doğrudan "Allah'ın zatı, O'nun mutlak rızası ve O'na yöneliş" demektir. İnfak edenlerin sadece "Allah'ın vechini" istemeleri, eylemlerinde hiçbir dünyevi karşılık, minnet veya teşekkür beklememeleridir (ihlas).
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın etik sisteminde "vechallâh" (Allah'ın yüzü/rızası) kavramının yarattığı ahlaki devrimi inceler. Izutsu'ya göre Cahiliye döneminde asilzadeler fakirleri doyurur ve onlara yardım ederlerdi; ancak bunu sadece "kendi kabilelerinin şanını (mürüvvet) yüceltmek" ve "cömertlikleriyle övünmek" için yaparlardı. Eylemin amacı yatay ve dünyeviydi. Kur'an, yardım etme eylemini alır, ancak onun niyetini tamamen değiştirir: Yardım, toplumun alkışı için değil, sadece ve sadece dikey ve aşkın bir otoritenin (Vechallâh'ın) rızasını kazanmak için yapılmalıdır. Bu, ahlakın seküler zeminden ilahi zemine (ihlâsa) taşınmasıdır.
El-Muflihûn (الْمُفْلِحُونَ)
İbn Fâris, bu kelimenin kökenini "fe, lam, ha" harflerine dayandırır. Kökün temel ve fiziksel anlamının "yarmak, çatlatmak, kesmek ve toprağı sürmek" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak çiftçiye (fellah) bu ismin verilmesinin sebebi toprağı yarmasıdır. İf'al babında "iflâh/muflih" (kurtuluşa eren) kelimesi ise; zorlukları, engelleri ve sıkıntıları tıpkı bir çiftçinin toprağı yarması gibi çabalayarak aşıp, nihayetinde ektiği ürünün (amelin) meyvesini toplamayı, başarıya ve refaha ulaşmayı ifade eden çok güçlü bir tarım metaforudur.
Râgıb el-İsfahânî, "felah" kavramını eskatolojik (ahirete dair) bir kurtuluş olarak tanımlar. İsfahânî'ye göre ayetin sonundaki "işte onlar kurtuluşa erenlerdir" (ulâike humul muflihûn) mühürü, bedavadan kazanılmış bir zafer değildir. Kişinin, mal sevgisini (cimriliği) yarıp atması, nefsini feda etmesi, dünyevi övgülerden vazgeçmesi (toprağı sürmesi/emek vermesi) ve bunun sonucunda ahirette o ebedi hasadı (felahı) elde etmesidir.
Dücane Cündioğlu, kelimenin ontolojik ve felsefi yapısını inceler. Cündioğlu'na göre "muflihûn", insanın dünyadaki edilgenliğinden (miskinliğinden) kurtulup aktif bir ahlaki özneye dönüşmesinin ödülüdür. Malını paylaşmak, insanın varoluşsal yüklerini (egosunu ve ihtiraslarını) parçalayıp atmasıdır (felah). Kurtuluş (iflâh), dünyevi serveti biriktirmekte (tekâsür) değil, o serveti başkalarının hakkı olarak dağıtarak ilahi rızaya (vechallâh) ulaşmak üzere sınırları "yarıp geçmektir".
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla