Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Rûm Sûresi, 33. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Rûm Sûresi, 33. Ayet

    وَاِذَا مَسَّ النَّاسَ ضُرٌّ دَعَوْا رَبَّهُمْ مُن۪يب۪ينَ اِلَيْهِ ثُمَّ اِذَٓا اَذَاقَهُمْ مِنْهُ رَحْمَةً اِذَا فَر۪يقٌ مِنْهُمْ بِرَبِّهِمْ يُشْرِكُونَۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve-iżâ messe-nnâse durrun de’av rabbehum munîbîne ileyhi śümme iżâ eżâkahum minhu rahmeten iżâ ferîkun minhum birabbihim yuşrikûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "İnsanların başına bir sıkıntı gelince yalnız Rab'lerine sığınarak O'na yalvarırlar; sonra onlara kendi katından bir nimet tattırdığında bakarsın ki bir kısmı kalkıp Rab'lerine ortak koşar”

      İnsanların başına bir sıkıntı gelince yalnız Rab’lerine sığınarak O na yalvarırlar. Bazıları şöyle demiştir: Rab’lerine sığınarak. Yani O na yönelik bir ihlasla. Tıpkı şu ilâhı beyanda olduğu gibi: “Dini yalnız O na has kılarak (ihlasla) Allaha yalvarırlar”. Bazıları “itaat ederek” demişlerdir. Bazıları “Allah’ı birleyerek” demişlerdir, “el-înâbe” (الإنابة) kelimesinin aslı dönüp yönelmektir. Yani onlar daha önce içinde bulundukları şirkten dönüp Allah’a yönelerek. Dolayısıyla buradaki “el-inâbe” (الإنابة)’den maksat tevhittir. Eğer “el-inâbe” kavramı ihlas mânasında ise bu, ibadetlerde Allah’a ortak koşmaktan dönüp Allah’a yönelmeyi ifade etmektedir. Eğer bu kavram isyandan dönme mânasında ise itaati ifade etmektedir. Bu kavramın aslı içinde bulunulan durumdan dönme anlamındadır.

      Bu âyette müşriklere karşı çeşitli yönlerden deliller, müminlere ise uyarı ve öğüt vardır. Müşriklere yönelik delillere gelince bunlardan biri nübüvvetin ispatı hakkındadır. Şöyle ki onların müminlerle birlikte gemilere binmedikleri ve denizlerde seyahat etmedikleri bilinmektedir. Bilakis onlar sadece kendi başlarına binmekteydiler. Sonra O, onların Rab’lerine sığınarak dua ve yakarışta bulunduklarını bildirmiştir. Dolayısıyla bu durum peygamberin bu bilgiyi Allah katından öğrendiğini göstermektedir. Bu da onun nübüvvetinin delili olmaktadır. İkincisi şudur; Bu âyette onların Allah’ın birliği ve ulûhiyetini bildiklerine dair delil vardır. Zira onlar sıkıntı ve musibet sırasında Allah’a sığınmışlar ve dini yalnız O’na has kılmışlardır. Dolayısıyla onlar, putlara tapmakta ve Allah’a kulluğu terketmekte, içinde bulundukları akılsızlıklarını anlamışlardır. Üçüncüsü, bu âyet “yoksa geri gönderilseler bile, yine kendilerine yasaklanan şeylere döneceklerdir” meâlindeki İlâhî beyana ilişkin bir doğrulama içerir. Çünkü onlar ona iman etmek için dünyaya dönmek istiyorlardı. Bu tıpkı şu İlâhî beyanda belirtildiği gibi: “Ah, keşke dünyaya geri gönderilsek de bir daha Rabb’imizin âyetlerini inkâr etmesek”. Cenâb-ı Hak böyle bir durum olsa bile kendilerinden sıkıntmm giderilmesi durumunda eski hallerine döndükleri gibi onların tekrar nehyedildikleri fiillere geri döneceklerini bildirmiştir. Müminlere yönelik öğüt ve uyarı mânasına gelince bu, onların her durumda, bolluk ve sıkıntı hallerinde, tek bir çizgi üzere bulunmaları, Allah’ı anan ve O’na şükreden bir halde olmaları anlamı içerir. Çünkü onlar sıkıntı ve musibet dönemlerinde bolluk ve refah dönemine göre Allah’ı daha çok anmakta ve O’na daha çok yönelmektedirler. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak onları uyarmaktadır ki her durumda O’nu anan ve O’na yönelen kimseler olsunlar.

      Yine bu beyan onların ne derece akılsız olduklarına dairdir. Zira onlar kendilerine sıkıntı verdiği halde dini Allaha has kılarak O’na yönelmişler; refah zamanında ise ulûhiyetle O na ortak koşmuşlardır. Bu dünya hayatında insanların tabiatları bunun aksidir. Zira kim işinde diğerine sıkıntı verirse ve onu zora sokarsa söz konusu kişi bunu yapandan yüz çevirir ve ona öfkelenir. Yeryüzünün kralları birine nimet verir ve ona iyilik ederse o kişi bu krala itaat eder ve onu sever. Dolayısıyla müşrikler akılsızlıkları sebebiyle kendi tabiatlarına ve insanın genel tabiatına aykırı davranmışlardır. En doğrusunu Allah bilir.

      Sonra onlara kendi katından bir nimet tattırdığında. Yani bolluk ve refah. Bakarsın ki bir kısmı kalkıp Rab’lerine ortak koşar. Eğer denilirse ki: Onlar bu âyetlere inanmadıkları ve bunları derinlemesine incelemedikleri halde bu ve benzeri âyetlerin bildirilmesinin faydası nedir? Buna şöyle cevap verilir; Cenâb-ı Hak, kabul etmedikleri ve incelemedikleri hususları onlara karşı delil getirmektedir. Veya onlardan bir grup bu âyetler hakkında düşünebilir ve gerçeği bilebilir diye bunları müşriklere bildirmektedir. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Messe (مَسَّ)

        İbn Fâris, Mekâyîsü'l-Luğa adlı eserinde bu kelimenin "mim, sin, sin" kökünden türediğini ve temel anlamının "bir şeye eliyle dokunmak, hissetmek, ten teması kurmak ve bir şeyin yüzeyine hafifçe çarpmak" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak şiddetli bir darbeden ziyade, insanın kendi teninde ve sinir uçlarında doğrudan, aracısız bir şekilde tecrübe ettiği bir sarsıntıyı ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "mess" kavramını tahlil ederken, bunun sadece fiziksel bir dokunuş olmadığını, acının veya sıkıntının insanın iç dünyasına, varoluşsal sınırlarına kadar nüfuz etmesi anlamına geldiğini vurgular. İsfahânî'ye göre ayette sıkıntının insanlara "dokunması" (messe), o felaketin uzaktan izlenen bir olay olmaktan çıkıp, bizzat kişinin kendi hayat alanını, bedenini veya malını işgal eden yakıcı bir gerçekliğe dönüşmesidir.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin felsefi ve psikolojik boyutunu inceler. Cündioğlu'na göre "mess" eylemi, insanın yeryüzündeki o sahte güvenliğinin ve kibrinin yırtıldığı andır. İnsan, hayatın akışı içinde kendini bağımsız ve muktedir sanırken, ilahi iradenin bir uyarısı olarak gönderilen "zararın/sıkıntının" ona dokunmasıyla (messe), o dokunuşun şiddeti oranında kendi ontolojik hiçliğini (acziyetini) idrak etmeye başlar.

        En-Nâse (النَّاسَ)

        İbn Fâris, bu kelimenin kökenini "nun, vav, şın" (hareketli olmak, bir şeye uzanmak) veya "hemze, nun, sin" (ünsiyet kurmak, alışmak, bir arada yaşamak) harflerine dayandırır. Etimolojik olarak insanlığın hem doğadaki savunmasız ve telaşlı haline hem de birbirine tutunarak (sosyalleşerek) hayatta kalabilen o fıtri zayıflığına işaret eder.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambilimsel haritasında "en-nâs" kavramının kullanımına dikkat çeker. Izutsu'ya göre Kur'an bu kelimeyi kullandığında, genellikle belirli bir inanç grubunu (müminleri veya müşrikleri) değil, dini aidiyeti ne olursa olsun ontolojik zayıflıkları, korkuları ve nankörlükleri ortak olan "genel insanlık durumunu" (insan doğasını) kasteder. Ayette sıkıntı anındaki tepkinin "insanlara" (en-nâse) nispet edilmesi, anlatılan psikolojik savrulmanın istisnasız tüm beşeriyetin ortak fıtri refleksi olduğunu gösterir.

        Durrun (ضُرٌّ)

        İbn Fâris, kelimenin türediği "dat, ra, ra" kökünün temel anlamının "bir şeye zarar vermek, fayda ve iyiliğin (nef'/hayır) zıttı, hastalık, darlık ve bedensel veya maddi kayıp" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak insanın hayat standardını düşüren, onu sıkıştıran ve normal işleyişi bozan her türlü felaketi kapsar.

        Râgıb el-İsfahânî, "durr" kavramını insanın iradesini aşan, dışarıdan gelen ve kişiyi çaresiz bırakan musibetler olarak tanımlar. İsfahânî'ye göre bu ayette "durrun" (bir zarar/sıkıntı) kelimesinin belirsiz (nekra) formda kullanılması; bunun denizde yakalanılan bir fırtına, şiddetli bir hastalık, kıtlık veya büyük bir ekonomik çöküş gibi, insanın kontrol edemeyeceği herhangi bir dehşet verici krizi ifade ettiğini gösterir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimeyi nüzul ortamının (Mekke'nin) jeopolitik ve ticari gerçekliği üzerinden okur. Öztürk'e göre Mekkeli müşriklerin hayatındaki en büyük "zarar" (durr) riski, ticaret kervanlarının çöllerde yağmalanması veya deniz yolculuklarında şiddetli fırtınalara (büyük dalgalara) yakalanarak mallarını ve canlarını kaybetme tehlikesiydi. Kur'an, muhataplarının zihninde en çok korku uyandıran bu spesifik kriz anlarını (durrun) bir teoloji laboratuvarı olarak kullanır.

        De'av (دَعَوْا)

        İbn Fâris, kelimenin kökenini "dal, ayın, vav" harflerine dayandırır ve temel anlamının "seslenmek, çağırmak, yardım istemek ve dua etmek" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak insanın kendi gücünün bittiği noktada, kendinden daha üstün ve muktedir gördüğü bir otoriteden sözlü veya fiili olarak acil bir müdahale talep etmesidir.

        Toshihiko Izutsu, "dua" eyleminin kriz anındaki teolojik ve psikolojik dönüşümünü tahlil eder. Izutsu'ya göre insanlara bir zarar dokunduğunda aniden "yalvarmaya" (de'av) başlamaları, onların fıtratlarındaki (orijinal kodlarındaki) tek tanrıcılığın (tevhidin) açığa çıkmasıdır. Müşrikler normal zamanlarda putlara taparken, ölümcül bir kriz anında (fırtınada) o putların sahteliğini bilinçaltlarında hissederler ve o kozmik dehşet karşısında maskeler düşer; varlığın yegane sahibine (Allah'a) doğru çaresiz ve içgüdüsel bir feryat koparırlar.

        Rabbehum (رَبَّهُمْ)

        İbn Fâris, bu kelimenin "ra, be, be" kökünden türediğini ve temel anlamının "bir şeyi ıslah etmek, düzeltmek, besleyip büyütmek ve bir şeyin mutlak maliki/sahibi olmak" olduğunu kaydeder. Etimolojik olarak sadece gücü elinde bulunduran bir tiranı değil, aynı zamanda yönettiği şeye şefkatle bakan, onu koruyan ve ihtiyaçlarını karşılayan otoriteyi ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "Rabb" kavramının buradaki aidiyet ekine (hum/onların) dikkat çeker. Kriz anında insanların "Kendi Rablerine" (Rabbehum) yalvarmaları, tehlike anında insanın fıtraten asıl sahibini (kendisini yoktan var eden ve yaşatan gücü) tanıdığını gösterir. İnsan, kendi icat ettiği sahte tanrılardan (şurekâ) yüz çevirip, sadece varoluşsal olarak bağlı olduğu o "Besleyici ve Koruyucu Efendiye" (Rabbe) sığınır.

        Munîbîne (مُنِيبِينَ)

        İbn Fâris, kelimenin türediği "nun, vav, be" kökünün temel anlamının "bir yere tekrar tekrar dönmek, rücu etmek ve yönelmek" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak, sapılmış bir yoldan çıkıp asıl merkeze doğru hızla ve kararlılıkla geri dönmeyi ifade eder.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, inâbe kavramının kriz anındaki psikolojik işlevini tahlil eder. Kılıç'a göre ayetteki "O'na yönelerek" (munîbîne ileyhi) vurgusu, tehlike anında yaşanan o keskin felsefi uyanışı resmeder. İnsan, felaket anında zihnindeki tüm o çok tanrılı (şirk) kalabalığı ve dünyevi güvenceleri bir kenara iter; ruhu tamamen saflaşarak tek bir noktaya (tevhide) kilitlenir. Kriz, insanın sahte aidiyetlerini parçalayıp onu asıl evine (Allah'a) döndüren (inâbe) ontolojik bir sarsıntıdır.

        Ezâkahum (أَذَاقَهُمْ)

        İbn Fâris, bu kelimenin kökenini "zel, vav, kaf" harflerine dayandırır. Kökün temel anlamının "bir şeyin tadına bakmak, onu dil ile hissetmek ve bir durumu bizzat tecrübe etmek" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak if'al babında (tattırdı) kullanılması, bir deneyimin dışarıdan gelen bir irade (Allah) tarafından insana doğrudan ve çok net bir şekilde hissettirilmesini ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "zevk" (tatma) kavramının Kur'an'daki mecazi kullanımını inceler. İsfahânî'ye göre bir sıkıntının ardından rahmetin "tattırılması" (ezâkahum), ilahi lütfun insanın kalbinde, bedeninde ve hayatında yarattığı o derin, rahatlatıcı ve lezzetli tecrübedir. Tatmak, uzaktan görmek değil, ilahi merhametin kişisel olarak ve hücrelerine kadar yaşanmasıdır.

        Rahmeten (رَحْمَةً)

        İbn Fâris, kelimenin türediği "ra, ha, mim" kökünün temel anlamının "incelik, acıma, şefkat göstermek ve korumak" olduğunu kaydeder. Etimolojik olarak anne karnındaki bebeği saran yapıya (rahim) ismini veren bu kök, mutlak bir kuşatıcılık, krizden kurtarma ve esirgeme eylemini kapsar.

        Dücane Cündioğlu, rahmet kavramının kriz sonrası varoluşsal boyutunu tahlil eder. Cündioğlu'na göre krizin (durr) ardından gelen "rahmet", salt fiziksel bir kurtuluş (örneğin fırtınanın dinmesi veya yağmurun yağması) değildir. O, ilahi inayetin insanın çaresizliğine verdiği dikey cevaptır. Ancak insanın trajedisi tam da bu noktada, o rahmetin tadını alır almaz, rahmeti vereni (Rabb'i) unutmasında başlar.

        Ferîkun (فَرِيقٌ)

        İbn Fâris, bu kelimenin "fe, ra, kaf" kökünden türediğini ve temel anlamının "bir bütünden ayrılan, parçalanan ve farklılaşan bir grup" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak, kriz anında aynı korkuyu paylaşan (tek bir ümmet gibi davranan) insanların, kriz geçtikten sonra nankörlük ve itikadi parçalanma içine girerek ana gövdeden kopmalarını ifade eder.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin sosyolojik ve psikolojik yansımasını inceler. Aydar'a göre "içlerinden bir grup" (ferîkun minhum) ifadesi, insan doğasındaki ahlaki kırılganlığı (nankörlüğü) gösterir. Sıkıntı anında herkes "tevhid" ehli gibi sadece Allah'a yalvarırken, rahmet gelip de hayat normale döndüğünde, insanların önemli bir kısmı (ferîk) hemen o kriz anındaki samimiyetlerini unutur. Bu kelime, insanın rahatlığa kavuştuğunda nasıl hızla teolojik bir savrulma yaşadığının etimolojik resmidir.

        Yuşrikûn (يُشْرِكُونَ)

        İbn Fâris, kelimenin türediği "şın, ra, kef" kökünün temel anlamının "iki şeyin birbirine karışması, ortaklık kurulması ve otoritenin bölünmesi" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak, kriz anında sağlanan o "tek odaklı" (tevhid) zihin yapısının, tehlike geçince tekrar darmadağınık sahte tanrılara (kesrete) yönelmesidir.

        Toshihiko Izutsu, ayetin kapanışındaki bu fiilin yarattığı teolojik ironiyi tahlil eder. Izutsu'ya göre "ortak koşarlar" (yuşrikûn) fiili, insan nankörlüğünün epistemolojik zirvesidir. İnsan, ölüm kalım savaşında kendisini kurtaranın putlar, melekler veya şefaatçiler değil; bizzat Allah (Rabb) olduğunu apaçık tecrübe etmiştir. Ancak ayakları karaya basıp rahmeti tattığında, o kurtuluşun payını tekrar aciz sebeplere, kendi aklına, şansına veya putlarına (ortaklara) dağıtmaya başlar. Bu fiil, insanın hakikati bizzat yaşayarak görmesine rağmen, konfor alanına döndüğünde o hakikati kendi elleriyle parçalayıp örtme (küfr ve şirk) eğilimi taşıdığını ilan eden sarsıcı bir ahlaki tespittir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X