Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Rûm Sûresi, 32. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Rûm Sûresi, 32. Ayet

    مِنَ الَّذ۪ينَ فَرَّقُوا د۪ينَهُمْ وَكَانُوا شِيَعاًۜ كُلُّ حِزْبٍ بِمَا لَدَيْهِمْ فَرِحُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Mine-lleżîne ferrakû dînehum vekânû şiye’â(an)(s) kullu hizbin bimâ ledeyhim ferihûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Dinlerini parçalayıp -her bir grubun kendindekini beğendiği- fırkalara ayrılanlardan olmayın!'

      Dini Parçalayıp Fırkalara Ayrılmak Yasaklanmıştır

      Dinlerini parçalayıp fırkalara ayrılanlardan. Bazıları şöyle demiştir: Şirke sapanlardan ve dinlerini parçalayanlardan olmayın. “Dinlerini parçalayanlardan olmayın” mealindeki ilâhı beyanda geçen “ferrakû” (فرقوا) “fârakû” (فارقوا) şeklinde de okunmuştur. Bu kıraat şeklinde de âyet iki mânaya açıktır. Bunlardan biri şudur: Peygamberlerin getirmiş olduğu dinlerinden ayrıldılar. Bu beyan şu mânaya da gelebilir: Yaratılışlarına yerleştirilmiş olan dinlerinden ayrıldılar. Bu, Cenâb-ı Hakk’ın Allah’ın birliği ve rubûbiyetine dair onların yaratılışlarına yerleştirmiş olduğu delillerdir. Fırkalara ayrılanlar. Bu beyan şu mânaya gelebilir: Yani fırkalar haline gelenler. Yani yaratılışlarına yerleştirilen özelliğe sahip olduktan sonra onlar fırkalara ve gruplara ayrıldılar. Veya peygamberlerin getirmiş oldukları ilkeleri benimsedikten sonra fırkalara ve gruplara ayrıldılar. Bu beyan şu mânaya da gelebilir: Fırkalara ayrılmışlardı. Yani birbirlerini teşvik edip birbirlerine tâbi oluyorlardı. Çünkü “şîa” (شيع) kavramı bir temele ve tek bir esasa bağlı topluluğu ifade etmek için kullanılır. En doğrusunu Allah bilir. Dinlerini parçalayanlar. Yani dinlerini bölük pörçük yapanlar, onu fırkalar ve birçok din haline getirip parçalayanlar. Yahudilik, Mecûsîlik, Hıristiyanlık ve diğer dinler gibi. Her grup kendindekini beğenmektedir. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Her din müntesibi kendi dininden razı olmakta ve onu beğenmektedir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ferrakû (فَرَّقُوا)

        İbn Fâris, Mekâyîsü'l-Luğa adlı eserinde bu kelimenin türediği "fe, ra, kaf" kökünün temel anlamının "birbirinden ayırmak, parçalara bölmek, dağıtmak ve araya mesafe koymak" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak birleşmenin (cem) ve bütünlüğün zıttıdır. Ayetteki "tefrik" eylemi, aslen tek parça ve sarsılmaz bir bütün olması gereken ilahi hakikatin, beşeri müdahalelerle parçalanarak birbirinden kopuk cüzlere ayrılmasını ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "fark" ve "tefrik" kavramlarını tahlil ederken, bu eylemin sadece fiziksel bir bölünme değil, zihinsel ve itikadi bir parçalanma olduğunu vurgular. İsfahânî'ye göre dini "fırkalara ayırmak" (ferrakû), insanların ilahi vahyin bir kısmını kabul edip diğer kısmını reddetmeleri, kendi heveslerine uygun olanı alıp gerisini dışlamaları suretiyle hakikatin ontolojik bütünlüğünü tahrip etmeleridir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambilimsel haritasında bu fiili "tevhid" kavramının tam karşısına yerleştirir. Izutsu'ya göre tevhid, sadece gökteki Tanrı'nın birliği değil; aynı zamanda yeryüzündeki inanç, ahlak ve toplum nizamının da birliğidir. Dini parçalamak (ferrakû), tevhidin ürettiği bu kozmik ve sosyolojik entegrasyonu yıkarak, varlığı kendi içinde çatışan anlamsız parçalara (şirke) bölmektir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimeyi nüzul ortamının teolojik ve sosyolojik bağlamı üzerinden okur. Öztürk'e göre bu fiil, hem Mekkeli müşriklerin her kabilenin kendine ait bir put (ortak) edinerek inancı paramparça etmelerini hem de Geç Antik Çağ'daki Yahudi ve Hristiyan toplulukların teolojik ihtiraslar ve güç kavgaları yüzünden kendi içlerinde birbirini dışlayan mezheplere bölünmelerini mahkum eden tarihsel bir tespittir.

        Dînehum (دِينَهُمْ)

        İbn Fâris, bu kelimenin kökenini "dal, ye, nun" harflerine dayandırır. Kökün temel anlamının "boyun eğmek, itaat etmek, bir nizamı kabul etmek ve karşılık/ceza vermek" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak "din", insanın üstün bir otoritenin (Allah'ın) koyduğu yasalara mutlak bir teslimiyetle bağlanmasını ifade eden dikey bir itaat sistemidir.

        Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı eserinde kelimenin Sami dillerindeki serüvenini inceler. Jeffery, Arapçadaki "din" (itaat/yargı) kökünün Orta Farsçadaki (Pehlevice) "daena" (inanç sistemi, vicdan) ve Süryanicedeki "dina" (hüküm, yasa) kelimeleriyle tarihsel bir etkileşim içinde olduğunu belirtir. Kur'an, bu terimi devralarak onu insanın tüm varoluşunu kuşatan evrensel ve mutlak bir "teslimiyet nizamı" olarak merkeze almıştır.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetteki tamlamanın aidiyet ekine (hum/onların) ontolojik bir dikkat çeker. Kılıç'a göre din aslında bütünüyle Allah'a aittir. Ancak ayette "onların dini" (dînehum) denilmesi muazzam bir felsefi ironi barındırır. İnsanlar fıtrata uygun ilahi dini parçalara ayırdıklarında, o din artık Allah'ın dini (fıtratullah) olmaktan çıkar; insanların kendi arzularına, egolarına ve kabilevi menfaatlerine göre kurguladıkları, kendilerine ait yapay ve ideolojik bir mülke ("onların" dinine) dönüşür.

        Gabriel Said Reynolds, kavramı Geç Antik Çağ'ın polemik dili üzerinden okur. Reynolds'a göre "dinlerini parçaladılar" vurgusu, dönemin kurumsal din anlayışlarına (özellikle kilise hiziplerine) yönelik ağır bir teolojik eleştiridir. İnsanlar, aslen evrensel ve tek olan ilahi mesajı kendi tekelci kimlik siyasetlerinin bir aracına dönüştürerek dinin asli fonksiyonunu (kulluğu) iptal etmişlerdir.

        Şiye'an (شِيَعًا)

        İbn Fâris, bu kelimenin türediği "şın, ye, ayın" kökünün temel anlamının "bir kimseye veya bir gruba tabi olmak, onu desteklemek, taraftar olmak ve yayılmak" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak "şîa" (çoğulu şiye'an), ortak bir heves, lider veya ideoloji etrafında toplanan, o görüşü yayan ve o gruba aidiyeti diğer her türlü hakikatin üstünde tutan fanatik topluluktur.

        Râgıb el-İsfahânî, "şîa" kavramını fırka ve hizipler bağlamında tahlil eder. İsfahânî'ye göre bu kelime, insanların hakikati aramak yerine, körü körüne bir liderin veya grubun peşinden sürüklendiği o irrasyonel aidiyet duygusunu tanımlar. Ayette "şiye'an" (fırkalar/taraftarlar) kelimesinin kullanılması, dini parçalayanların aslında teolojik bir doğrudan ziyade, sosyolojik bir gruplaşma (taraftarlık/holiganlık) güdüsüyle hareket ettiklerini gösterir.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin felsefi boyutunu "Vahdet" (Birlik) ve "Kesret" (Çokluk) diyalektiği üzerinden inceler. Cündioğlu'na göre tevhid, insanlığı mutlak ve tek olan hakikat (Vahdet) şemsiyesi altında birleştirirken; dinin parçalanması insanları birbirleriyle çatışan, birbirini ötekileştiren sayısız "taraftar" grubuna (şiye'an) böler. Bu parçalanma, aklın iflası ve varlığın anlamsız bir çokluk (Kesret) kaosu içinde boğulmasıdır.

        Hızbin (حِزْبٍ)

        İbn Fâris, kelimenin türediği "ha, ze, be" kökünün temel anlamının "sıkıca kenetlenmiş bir araya gelmek, yoğunlaşmak, bir iş veya felaket etrafında toplanan kalabalık" olduğunu kaydeder. Etimolojik olarak "hizb", sıradan ve gevşek bir kalabalık değil; katı sınırları olan, kendi dışındakilere karşı savunmacı veya saldırgan bir tutum sergileyen kapalı ve taassup sahibi zümredir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin Kur'ani terminolojideki siyasi ve itikadi kullanımını özetler. Ansiklopedi, "hizb" kelimesinin Kur'an'da genellikle kendi ideolojik doğrularını mutlaklaştıran, diğer grupları düşman belleyen ve kendi çıkarları etrafında katılaşan siyasi-teolojik partileri nitelemek için kullanıldığını belirtir. (Örneğin: Hizbullah ve Hizbüşşeytan karşıtlığı).

        Angelika Neuwirth, kelimeyi Geç Antik Çağ'ın teolojik ve politik haritası üzerinden okur. Neuwirth'e göre "her hizbin (partinin) kendi yanındakiyle yetinmesi", dönemin dinler tarihindeki o sekteryan (mezhepçi) bölünmelerin kusursuz bir sosyolojik tasviridir. Ortadoğu'da her teolojik fırka (hizb), kendi yazdığı metinleri, kendi kurduğu dogmaları mutlak kurtuluş reçetesi sanarak diğer tüm grupları aforoz ediyor, kendi dar sınırları içine hapsoluyordu.

        Ferihûn (فَرِحُونَ)

        İbn Fâris, bu kelimenin kökünü "fe, ra, ha" harflerine dayandırır. Kökün temel anlamının "gönlün ferahlaması, sevinç, coşku ve şımarıklık" olduğunu belirtir. İbn Fâris, etimolojik olarak "ferah" kelimesinin Kur'an'da genellikle haklı bir neşeden ziyade; aklı örten, insanı kibre sürükleyen, geçici ve temelsiz bir dünyevi şımarıklık/kendini beğenmişlik hali için kullanıldığına dikkat çeker.

        Râgıb el-İsfahânî, "ferah" kavramını psikolojik bir sapma olarak tahlil eder. İsfahânî'ye göre ayetteki "ferihûn" (sevinip böbürlenirler) kelimesi, hakikati bulmanın verdiği o asil sükunetten (huzurdan) tamamen farklıdır. Bu sevinç; cehaletin, bağnazlığın ve "sadece biz doğru yoldayız" kibrinin ürettiği irrasyonel ve tehlikeli bir psikolojik sarhoşluktur. Kendi uydurdukları dogmalara taparak, o yanılsamanın içinde sahte bir haz (ferah) yaşarlar.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin mezhepçi psikoloji bağlamındaki sosyolojik ve epistemolojik (bilgi felsefesi) işlevini inceler. Aydar'a göre "kendi yanlarındakiyle (kendi fikirleriyle) sevinip böbürlenmeleri" ifadesi, modern tabirle "yankı odası" (echo chamber) sendromunun etimolojik mucizesidir. Bölünen her fırka (hizb), hakikatin tamamına sahip olduğu hezeyanıyla dışarıdan gelen her türlü eleştiriye, farklı bilgiye ve ilahi vahye aklını kapatır. Kendi dar, sığ ve parçalanmış dogmalarının içinde birbirlerini onaylayarak dogmatik bir "sevinç" (ferihûn) yaşarlar. Bu kelime, taassubun insan zihninde yarattığı o kör edici, trajik ve sahte konfor alanını deşifre eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X