Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Rûm Sûresi, 30. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Rûm Sûresi, 30. Ayet

    فَاَقِمْ وَجْهَكَ لِلدّ۪ينِ حَن۪يفاًۜ فِطْرَتَ اللّٰهِ الَّت۪ي فَطَرَ النَّاسَ عَلَيْهَاۜ لَا تَبْد۪يلَ لِخَلْقِ اللّٰهِۜ ذٰلِكَ الدّ۪ينُ الْقَيِّمُۗ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَۗ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Feekim vecheke liddîni hanîfâ(en)(c) fitrata(A)llâhi-lletî fetara-nnâse ‘aleyhâ(c) lâ tebdîle liḣalki(A)llâh(i)(c) żâlike-ddînu-lkayyimu velâkinne ekśera-nnâsi lâ ya’lemûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “O halde sen hanîf olarak bütün varlığınla dine, Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmışsa ona yönel! Allahın yaratmasında değişme olmaz. İşte doğru din budur; fakat insanların çoğu bilmezler.”

      Allah’ın İnsanı Yaratmış Olduğu Fıtrat ve Fıtratın Değişmezliği

      O halde sen hanîf olarak bütün varlığınla dine yönel. Bazıları şöyle demiştir: Bu, ResûluUah’a bir hitaptır. Çünkü Cenâb-ı Hak daha önce “şu şu durum O nun âyetlerindendir” buyurarak delilleri bildirdi. Sonra bilgisizce arzularına uyanlardan haber verdP. Sonra da Resûlullaha şöyle buyurdu: O halde sen hanîf olarak bütün varlığınla dine yönel.

      Bize göre bu ve buna benzer hitaplar herkes içindir. Tıpkı şu İlâhî beyanlarda olduğu gibi: “De ki: Ey inkâr edenler” ve “De ki: Allah tektir”. Sanki Cenâb-ı Hak, bu hususun kendisine ulaştığı herkese hitap ederek şöyle demesini bildiriyor: “Allah tektir” ve “ey inkâr edenler!’ Buna göre o halde sen hanîf olarak bütün varlığınla dine yönel meâlindeki ayet herkese hitap etmektedir.

      ”Bütün varlığınla yönelme” (ikâme) iki mânaya gelebilir. Bunlardan biri şudur: Bütün varlığınla yönel. Yani gayretine ve yönelmene devam et. İkinci mâna şudur: Bütün varlığınla yönel. Yani belirttiğimiz hususları tamamla ve bunları yerine getir. Hanîf olarak dine. Bazıları şöyle demiştir: Hanîf kelimesi ayağın kıvrılması ve meyletmesi manasından gelmektedir. Anlamı şudur: Her durumda ve her vakitte dine yönelmiş ol. Bazıları şöyle demiştir: Bu kelime dine yönelik ihlas ve teslimiyet mânasına gelmektedir.

      Allah’ın insanları yaratmış olduğu fıtrat. Bu beyan çeşitli mânalara açıktır. Bunlardan biri şudur: Allah’ın fıtratı. Yani Allah’ın insanların yaratılışına, varlığına ilişkin olarak koyduğu bilgi. Buna göre Cenâb-ı Hak, her çocuğun yaratılışına Rabb’inin birliği ve rubûbiyetini bilecek bir bilgiyi yerleştirmiştir. Bu durum, çoculdarın küçüklükleri döneminde anne sütünü emmeleri gibi onların gıdaları ve beslenmelerine dair bilgileri Allah’ın onların yaratılışına yerleştirmesi gibidir. Hz. Peygamber’in “Her doğan fıtrat üzere doğar. Sonra anne-babası onu yahudileştirir ve hıristiyanlaştırır” meâlindeki hadis bu mânadadır. Bu durum, Allah’m dağların yaratılışına Rab’lerini teşbih etme ve Ona övgüde bulunma özelliğini yerleştirmesi gibidir. Fakat çocuğun ebeveyni bu fıtrata dair şüpheler ortaya koymakta ve onları bu fıtrattan başka yöne çevirmektedir. İkinci mâna şudur: Akıllarıyla başbaşa bıraksalar fıtratlarına göre Allah’ın varlığına birliğine iman edecek şekilde Allah onları yaratmıştır. Zira Cenâb-ı Hak her birinin yaratılışına Allah’m birliği ve rubûbiyetine dair deliller yerleştirmiştir. “Her doğan fıtrat üzere doğar” meâlindeki hadis de böyledir. Yani Allah’ın birliği ve rubûbiyetine şahitlik eden ve buna işarette bulunan bir yaratılış üzere doğar. Öyle ki onlar akıllarıyla baş başa bıraksalar Allah’ın varlığını ve birliğini idrak ederler. Üçüncü mâna şudur: Cenâb-ı Hak imtihan olma sorumluluğunu onların yaratılışına yerleştirmiştir.

      Allah’ın yaratmasında değişme olmaz. Müfessirlerin çoğunluğu şöyle dedi: Allah’m dininde bir değişme olmaz. Cenâb-ı Hak dinini yaratma olarak nitelemiştir. Mûtezile’nin görüşüne göre ise Allah’ın dininde değişim olur. Çünkü onlar kullara ait fiillerin yaratılmamış olduğunu söylerler. Allah’m yaratmasında değişme olmaz meâlindeld İlâhî beyan hakkında şöyle bir yorumla çare buluyorlar. Yani dine yapılan davette bir değişim olmaz. Veya buna benzer sözler söylemişlerdir. Buna karşılık olarak onlara şöyle denilir: Din, insanın din olarak benimsediği inanç ve davranışlardır, bu ise insanın fiilidir. Bu kelime “dâne-yedînü” (دان يدين) kökünden türemiştir. Ayrıca Cenâb-ı Hak, bunun Allahın yaratması olduğunu bildirmiştir. Bu durum, onun yaratılmış olduğunu göstermektedir. Allah’ın yaratmasında değişme olmaz mealindeki âyetin şu mânaya gelmesi de mümkündür: Yani Allah’ın birliğine delil olan ve O’nun rubûbiyetine şahitlik eden yaratılmış nesnelerde değişim olmaz. Tıpkı şu İlâhî beyanda belirtildiği gibi: ‘'Rahmânın yaratışında hiçbir uyumsuzluk göremezsin”. Yani Allahın birliğine dair olan delil ve şahitlik eden nesnelerde bir değişiklik yoktur. En doğrusunu Allah bilir.

      İşte doğru din budur. Cenâb-ı Hak işte kesin delillerle desteklenmiş doğru dinin bu olduğunu bildirmiştir. Bu din öteki inkârcıların dini gibi arzulara uymaktan ibaret olan bir din değildir. Bu ilâhı beyan şu mânaya da gelebilir: Doğru din. Yani Allah’ın hanîf din olarak nitelediği gibi doğru din.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ekim (أَقِمْ)

        İbn Fâris, Mekâyîsü'l-Luğa adlı eserinde bu fiilin türediği "kaf, vav, mim" kökünün temel anlamının "dikilmek, ayağa kalkmak, bir şeyi dosdoğru tutmak ve sürdürmek" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak bir şeyin eğriliğini giderip onu dikey, sabit ve sağlam bir eksene oturtma eylemidir. İf'al babında emir kipiyle gelen "ekim" (ikame et/doğrult), sıradan ve anlık bir yönelmeyi değil; sarsılmaz, kararlı ve süreklilik arz eden varoluşsal bir sabitlemeyi ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "ikamet" kavramını tahlil ederken, eylemin fiziksel bir duruştan ziyade ruhsal ve ahlaki bir sabitkadem olma hali olduğunu vurgular. İsfahânî'ye göre insanın yüzünü/özünü dine "ikame etmesi", tüm dikkatini, niyetini ve iradesini başka hiçbir yöne sapmaksızın, bir nöbetçi kararlılığıyla o ilahi hedefe kilitlemesi ve o menzilde ayakta tutmasıdır.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin felsefi boyutunu inceler. Cündioğlu'na göre "ekim" (ikame et) fiili, insanın dünyadaki yatay ve savruk yaşantısından kurtulup dikey bir varoluş eksenine geçişini simgeler. Dünyevi arzular insanı sağa sola eğip bükerken, yüzü tevhide "ikame etmek", ruhun kendi fıtri omurgasını bulması ve ilahi hakikat karşısında esas duruşa geçmesidir.

        Vecheke (وَجْهَكَ)

        İbn Fâris, kelimenin türediği "vav, cim, he" kökünün temel anlamının "bir şeyin karşısına çıkmak, ön taraf, yön ve insanın yüzü" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak "vech", bir varlığın dış dünyaya açılan, onu tanımlayan ve kimliğini ele veren en belirgin cephesidir.

        Râgıb el-İsfahânî, "vech" kavramının Kur'an'daki anlambilimsel genişliğini tahlil eder. İsfahânî'ye göre bu ayette "yüzünü çevir" (ekim vecheke) denilirken kastedilen şey biyolojik bir baş hareketi değildir. "Vech", burada insanın tüm benliğini, özünü, niyetini ve ontolojik merkezini temsil eden bir mecaz-ı mürseldir. İnsanın yüzünü bir şeye dönmesi, tüm varlığıyla o şeye teslim olması ve odaklanmasıdır.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın kavramsal haritasında "vech" kelimesinin dini ve psikolojik ağırlığını inceler. Izutsu'ya göre "yüz", insanın iç dünyasının (ego/nefs) dışarıdaki mutlak yansımasıdır. Müşrikler yüzlerini (benliklerini) darmadağınık sahte tanrılara (putlara) dönerek kişiliklerini parçalamışken; ayet, insanın benliğini (vechini) tek, mutlak ve aşkın bir yöne (dine/tevhide) sabitlemesini emrederek psikolojik ve teolojik bir bütünleşme talep eder.

        Ed-Dîn (لِلدِّينِ)

        İbn Fâris, bu kelimenin kökenini "dal, ye, nun" harflerine dayandırır. Kökün temel anlamının "boyun eğmek, itaat etmek, karşılık/ceza vermek ve bir şeyi adet edinmek" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak "din", üstün bir otoritenin koyduğu yasalara mutlak bir itaatle bağlanmayı ve bu itaatin veya isyanın nihayetinde bir karşılık (yargı) bulacağı bir sistemi ifade eder.

        Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı eserinde kelimenin köken bilimine dair filolojik tartışmaları özetler. Jeffery, Arapçadaki "din" (itaat/yargı) kökünün varlığını kabul etmekle birlikte, Kur'an'daki "sistem, inanç yolu, şeriat" anlamındaki kullanımın Orta Farsça (Pehlevice) kökenli "daena" (görüş, vicdan, inanç sistemi) kelimesiyle veya Süryanice/Aramice dini lisanıyla etkileşim içinde şekillenmiş olabileceği teorilerini aktarır. Kur'an, bu terimi devralarak onu insanın tüm varoluşunu kuşatan mutlak bir "teslimiyet nizamı" olarak merkeze almıştır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin Kur'ani terminolojideki kapsamını tahlil eder. Ansiklopedi, "din" kavramının sadece ritüellerden ibaret bir inanç paketi değil; Yaratıcı ile yaratılan arasındaki hakimiyet ve itaat ilişkisini, hayatın kurallarını ve ahiretteki mutlak hesaplaşmayı (yevmü'd-din) içine alan, sınırları Yaratıcı tarafından çizilmiş ontolojik bir yaşam projesi olduğunu kaydeder.

        Hanîfen (حَنِيفًا)

        İbn Fâris, kelimenin türediği "ha, nun, fe" kökünün temel anlamının "bir tarafa eğilmek, meyletmek ve sapmak" olduğunu belirtir. İbn Fâris, etimolojik olarak Arapların ayakları içe dönük (çarpık) basan kişiye "ahnef" dediklerini hatırlatır; ancak dini terminolojide "hanif" kelimesinin, "batıldan (putperestlikten) yüz çevirip bütünüyle hakka (tevhide) eğilmek/meyletmek" şeklinde olumlu ve güçlü bir anlama evrildiğini kaydeder.

        Arthur Jeffery, kelimenin Geç Antik Çağ'daki filolojik kökeni üzerine derin bir analiz sunar. Jeffery'e göre "hanif" kelimesi, büyük ihtimalle Süryanice "hanpa" (çoğulu hanpe) kelimesinden Arapçaya geçmiştir. Süryanice konuşan Hristiyanlar, bu kelimeyi "putperest, Helenistik pagan" anlamında aşağılayıcı bir terim olarak kullanıyorlardı. Ancak Kur'an, muazzam bir anlambilimsel devrim yaparak Hristiyanların "putperest" anlamında kullandığı bu kelimeyi almış; onu Yahudileşmemiş ve Hristiyanlaşmamış, doğrudan Hz. İbrahim'in saf ve orijinal tek tanrıcılığına (tevhid) tabi olan "gerçek inanan" anlamında pozitif bir kavrama dönüştürmüştür.

        Gabriel Said Reynolds, bu kavramı Geç Antik Çağ'ın polemik dili üzerinden okur. Reynolds'a göre "hanif" kelimesinin Kur'an'daki kullanımı, dönemin Yahudi ve Hristiyan tekelciliğine karşı atılmış teolojik bir itirazdır. Kur'an, dinin (ed-dîn) kurumsal kiliselere veya etnik kökenlere bağlı olmadığını; insanın fıtratıyla ve İbrahim'in o kurumsallaşmamış, saf tevhid arayışıyla (haniflikle) örtüşen evrensel bir yöneliş olduğunu bu kelime üzerinden ilan eder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimeyi nüzul ortamındaki (Mekke) sosyolojik bağlamı üzerinden değerlendirir. Öztürk'e göre İslam öncesi Mekke'de, putperestliği reddeden, inzivaya çekilip Hz. İbrahim'in dinini arayan Zeyd b. Amr gibi az sayıda "Hanif" bulunmaktaydı. Kur'an, muhataplarının bildiği bu yerel ve saygın "arıyış" figürünü (hanifliği) alır ve onu evrensel İslam davetinin temel teolojik sıfatlarından biri haline getirir.

        Fıtrat (فِطْرَتَ) / Fetara (فَطَرَ)

        İbn Fâris, bu kelimenin kökünü "fe, tı, ra" harflerine dayandırır. Kökün temel ve fiziksel anlamının "bir şeyi yarmak, ikiye ayırmak, çatlatmak ve bir şeyi ilk defa, örneksiz olarak icat edip yaratmak" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak "fıtrat", yokluğun yarılarak varlığın fışkırması ve bu ilk yaratılış anında varlığın hamuruna katılan temel kod/maya demektir.

        Râgıb el-İsfahânî, "fıtrat" kavramını insanın ontolojik altyapısı olarak tahlil eder. İsfahânî'ye göre Allah'ın insanları üzerinde yarattığı "fıtrat" (fıtratallah); insanın doğuştan getirdiği, Yaratıcısını tanımaya, tevhide ve hakikati kabullenmeye eğilimli olan o saf, bozulmamış zihinsel ve ruhsal donanımdır. "Fetara" eylemi, Allah'ın insanı bir boş levha (tabula rasa) olarak değil, içine hakikati bulma programı (fıtrat) yüklenmiş aktif bir özne olarak tasarlamasıdır.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin varoluşsal derinliğini inceler. Kılıç'a göre fıtrat, insanın ilahi fabrikasyon ayarıdır. İnsan fıtratı ile tevhid dini (ed-dîn) arasında organik ve etimolojik bir uyum vardır. Tıpkı bir anahtarın kilide uyması gibi, dinin emirleri de insanın o "yarılan/yaratılan" (fetara) özüne (fıtratına) tam olarak oturur. Dinden sapmak, sadece teolojik bir günah değil; insanın kendi fıtratına (doğasına) açtığı ontolojik bir savaştır.

        Toshihiko Izutsu, fıtrat kavramının Kur'an'ın ahlak ve bilgi felsefesindeki (epistemoloji) yerini analiz eder. Izutsu'ya göre fıtrat, insanın evrendeki ilahi işaretleri (ayetleri) okumasını sağlayan içsel bir pusuladır. Müşriklerin sapkınlığı, fıtratlarının tamamen yok olmasından değil; kibir, inat ve atalar kültü (gelenek) gibi sonradan eklenen katmanlarla o fıtratın üzerini örtmelerinden (küfr) kaynaklanır. Din, fıtratın üzerindeki bu tozu silkeleyip onu orijinal varoluş ayarlarına döndürme çağrısıdır.

        Tebdîl (تَبْدِيلَ)

        İbn Fâris, kelimenin türediği "be, dal, lam" kökünün temel anlamının "bir şeyi başka bir şeyin yerine koymak, değiştirmek ve dönüştürmek" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak bir varlığın yapısını, konumunu veya mahiyetini bozarak yerine yeni bir form veya kural getirme eylemidir.

        Râgıb el-İsfahânî, "tebdil" kavramını tahlil ederken, "lâ tebdîle li halkıllâh" (Allah'ın yaratışında değişme/değiştirme yoktur) ifadesinin iki farklı okumasına dikkat çeker. Birincisi, bu bir "haber" cümlesidir; yani Allah'ın insanın özüne yerleştirdiği o fıtrat (hakikati tanıma meyli) ontolojik olarak silinemez, yok edilemez, insan ne kadar yozlaşırsa yozlaşsın o öz kalır. İkincisi, bu bir "emir" cümlesidir; yani Allah'ın yarattığı bu saf fıtratı ve tevhidi doğayı (şirk koşarak veya ahlaksızlıklarla) bozmayın, değiştirmeye kalkışmayın.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, ifadenin nüzul toplumundaki sosyolojik karşılığını inceler. Aydar'a göre "tebdilin olmaması" vurgusu, müşriklerin dini ritüelleri, helal ve haramları kendi çıkarlarına göre sürekli değiştirmelerine (nesî geleneği gibi) bir reddiyedir. İlahi yasa (fıtrat ve din) kişilerin arzularına (hevâ) veya dönemsel çıkarlara göre eğilip bükülebilecek, "tebdil" edilebilecek seküler bir yasa değildir; mutlak, evrensel ve değişmez bir tabiat kanunudur.

        El-Kayyim (الْقَيِّمُ)

        İbn Fâris, bu kelimenin kökünü "kaf, vav, mim" (kıyam/kalkmak) harflerine dayandırır. Temel anlamının "dikilmek, ayağa kalkmak, bir şeyi dosdoğru tutmak, gözetmek ve korumak" olduğunu belirtir. İbn Fâris'e göre "kayyim", hem kendisi sapasağlam ve dosdoğru ayakta duran hem de başkalarını düzene sokup ayakta tutan müdebbir (yönetici/koruyucu) gücü ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "kayyim" sıfatını din (ed-dîn) kelimesiyle ilişkilendirerek tahlil eder. İsfahânî'ye göre "ed-dînul kayyim" (dosdoğru/ayakta tutan din), içinde hiçbir eğrilik, çelişki veya aşırılık barındırmayan mutlak hakikattir. Aynı zamanda bu din, ona tabi olan insanların fıtratını, ahlakını ve toplum düzenini çöküşten koruyan, onları varoluşsal olarak "ayakta tutan" yegane sistemdir.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin felsefi analizini yapar. Cündioğlu'na göre dinin "kayyim" olması, onun zamana, mekana ve insan heveslerine karşı direncini gösterir. Putperest inançlar veya seküler ideolojiler dönemsel krizlerde çökerken; fıtratla birebir uyumlu olan bu din, varlığın ana omurgası olduğu için ontolojik bir sarsılmazlığa (kıyam/kayyim) sahiptir. O, eğilen insanlığı sürekli dikey eksene çeken ilahi bir restorasyon kuralları bütünüdür.

        Eksera (أَكْثَرَ)

        İbn Fâris, "kef, se, ra" harflerinden oluşan bu kökün "çokluk, yığın, kalabalık ve büyük bir nicelik" anlamına geldiğini belirtir. Etimolojik olarak sayısal bir yoğunluğu ifade eden ism-i tafdil (kıyaslama/en üstünlük) formundadır.

        Râgıb el-İsfahânî, "kesret" (çokluk) ve "ekser" (çoğunluk) kelimelerinin Kur'an'ın epistemolojik haritasındaki olumsuz çağrışımlarına dikkat çeker. İsfahânî'ye göre, metinde bu kelime genellikle aklın, ilmin veya şükrün eksikliği ile yan yana kullanılır ("insanların çoğunluğu bilmez" / ekseran nâsi lâ ya'lemûn). Sayısal çoğunluk, hakikatin ölçütü değildir; aksine, fıtratın sesini bastırıp sürü psikolojisine uyan yüzeysel bir kalabalığı sembolize eder.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin edebi formunu ve "lâ ya'lemûn" (bilmezler) fiiliyle kurduğu zıtlığı inceler. Bintü'ş-Şâtı'ya göre Kur'an, fıtratın (doğru inancın) herkesin içine kodlandığını söylemesine rağmen, hemen ardından "insanların çoğunluğunun bunu bilmediğini" belirterek insan doğasındaki trajik çelişkiyi resmeder. Çoğunluk (ekser), içlerindeki o kusursuz ilahi koda (fıtrata) rağmen, dış dünyanın illüzyonlarına aldanarak kendi özlerine karşı derin bir "bilgisizlik/cehalet" (lâ ya'lemûn) içine düşmüşlerdir. Fıtrat evrenseldir, ancak onu keşfetmek çoğunluğun değil, aklını kullanan azınlığın eylemidir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X