Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Rûm Sûresi, 29. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Rûm Sûresi, 29. Ayet

    بَلِ اتَّبَعَ الَّذ۪ينَ ظَلَمُٓوا اَهْوَٓاءَهُمْ بِغَيْرِ عِلْمٍۚ فَمَنْ يَهْد۪ي مَنْ اَضَلَّ اللّٰهُۜ وَمَا لَهُمْ مِنْ نَاصِر۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Beli-ttebe’a-lleżîne zalemû ehvâehum biġayri ‘ilm(in)(s) femen yehdî men edalla(A)llâh(u)(s) vemâ lehum min nâsirîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Gel gör ki zulme saplanmış olanlar bir bilgiye dayanmadan kişisel arzu ve heveslerinin peşinden gitmektedirler. Allah’ın şaşırttığını artık kim doğruya iletebilir! Böylelerinin yardımcıları da yoktur.”

      Gel gör ki zulme saplanmış olanlar kişisel arzu ve heveslerinin peşinden gitmektedirler. Zulme saplanmış olanlar meâlindeki İlâhî beyan şu mânaya gelebilir: Yani kendilerine zulmedenler. Öyle ki bu kimseler kendilerini emredilen doğrultuda kullanmamışlardır. Aksine bu kimseler kendilerini emredilen fiillerin dışında yasaklanan işlerde kullanmışlardır. Bu beyanın şu mânaya gelmesi de mümkündür: Bu kimseler Allah’ın kanıtlarına, âyetlerine ve burhanlarına zulmetmişlerdir. Öyle ki bu kimseler söz konusu kesin delillere uymazlar ve bu deliller hangi konuyu ispat ediyorsa onlara inanmazlar. Zulme saplanmış olanlar kişisel arzu ve heveslerinin peşinden gitmektedirler. Putlara tapmakta, Allah’ı bırakıp ibadete ve şükredilmeye lâyık olmayan varlıklara ibadet etmektedirler. Böyle davranmaları hevâlarına tâbi olmalarından dolayıdır. Çünkü onların herhangi bir kesin delilleri mevcut değildir. Bu, tıpkı şu İlâhî beyanda bildirildiği gibidir: “Onlar Allah’ı bırakıp O’nun. kendileri hakkında hiçbir delil indirmediği varlıklara tapıyorlar”. Yani kesin delil.

      Allah’ın şaşırttığını artık kim doğruya iletebilir. Yani Allah’ın dışında Allah’ın şaşırttığını doğru yola iletecek kimse yoktur. Yani sapkınlığı tercih eden kimseyi Allah saptırır ve O’ndan başka kim.se, böylesini hidâyete iletemez. Böylelerinin yardımcıları da yoktur. Allah’ın azabını onlardan giderecek bil yardımcıları da yoktur. Bu beyan şu mânaya da gelebilir: Böylelerinin yardımcıları da yoktur, yani Allahın azabından onları alıkoyacak bir kimse de yoktur. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        İttebe'a (اتَّبَعَ)

        İbn Fâris, Mekâyîsü'l-Luğa adlı eserinde bu kelimenin türediği "te, be, ayın" kökünün temel anlamının "bir şeyin veya bir kimsenin izinden gitmek, arkasına düşmek, onu takip etmek ve ardışık olmak" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak bir başkasına fiziksel veya zihinsel olarak tabi olmayı, kendi rotasını başkasının adımlarına göre belirlemeyi ifade eden dinamik bir eylemdir.

        Râgıb el-İsfahânî, "tebîa" kavramını tahlil ederken, bu eylemin hem bedensel bir yürüyüşü hem de manevi/zihinsel bir taklidi kapsadığını vurgular. İsfahânî'ye göre bu ayetteki "ittebe'a" (uydular/peşinden gittiler) fiili, aklı ve iradeyi devre dışı bırakarak körü körüne bir sürüklenişi temsil eder. İnsanın kendi aklını kullanmak yerine başkalarının (veya kendi içgüdülerinin) izinden gitmesi, ontolojik bir irade devridir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambilimsel haritasında bu fiilin Cahiliye dönemi zihniyetiyle olan ilişkisini inceler. Izutsu'ya göre "ittebe'a" eylemi, müşrik toplumun en belirgin epistemolojik kusurudur. Onlar hakikati araştırmak yerine atalarından gördükleri geleneklere ve kendi asılsız arzularına körü körüne "tabi olurlar" (taklid). Kur'an, bu kelimeyi kullanarak aklın yerini alan bu dogmatik ve irrasyonel iz sürme alışkanlığını şiddetle mahkum eder.

        Zalemû (ظَلَمُوا)

        İbn Fâris, kelimenin türediği "zı, lam, mim" kökünün temel anlamının "bir şeyi kendi yeri dışında başka bir yere koymak, hakkını eksiltmek, haddi aşmak ve karanlık" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak zulüm, ilahi ve ahlaki dengenin bozulması, varlığın fıtratına aykırı bir konuma itilmesi demektir.

        Râgıb el-İsfahânî, zulüm kavramını varlıksal bir sınır ihlali olarak tahlil eder. İsfahânî'ye göre ayette "zulmedenler" (ellezîne zalemû) tamlamasının kullanılması, onların sadece başkalarına zarar veren kişiler değil; aklı (ilmi) terk edip arzularının peşinden giderek asıl kendi nefislerine, kendi varoluşsal gayelerine ihanet eden ve kendi manevi yapılarını karanlığa (zulmete) boğan kişiler olduğunu gösterir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin ontolojik derinliğini inceler. Kılıç'a göre zulüm, hakikatin inkar edilmesiyle başlayan felsefi bir sapmadır. İnsan, evrendeki ayetleri (işaretleri) okumayıp kendi bencil arzularına (hevâsına) uyduğunda, varlığın yaratılış gayesindeki o kusursuz uyumu (adaleti) bozar. Bu nedenle şirke veya bilgisizliğe dayalı her türlü inanç sistemi, evrenin hakikatine karşı işlenmiş ontolojik bir zulümdür.

        Toshihiko Izutsu, kelimenin Cahiliye dönemi Arapçası ile Kur'an'daki kullanımı arasındaki anlambilimsel kopuşu ortaya çıkarır. Izutsu'ya göre İslam öncesi Arap toplumunda zulüm, fiziksel güce dayalı bir zorbalık ve dışa dönük sosyal bir şiddetti. Kur'an ise bu kavramı teolojikleştirerek tamamen içselleştirmiştir. Bilgisizce arzularının peşinden gitmek (zalemû), insanın kendi ruhuna uyguladığı en ağır şiddet ve teolojik cinayettir.

        Ehvâehum (أَهْوَاءَهُمْ)

        İbn Fâris, bu kelimenin tekili olan "hevâ" sözcüğünün kökünü "he, vav, ye" harflerine dayandırır. Kökün temel anlamının "yukarıdan aşağıya düşmek, uçuruma yuvarlanmak, boşluk ve hava" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak "hevâ", hiçbir sağlam temele, rasyonel bir dayanağa veya ağırlığa sahip olmayan; insanı boşluğa ve nihayetinde çöküşe (sukut) sürükleyen asılsız tutkuları ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "hevâ" kavramını nefsin akıldan bağımsız olarak dünyevi hazlara ve temelsiz inançlara doğru şiddetle akması olarak tanımlar. İsfahânî'ye göre bu ayette "ehvâehum" (onların hevesleri/arzuları) kelimesinin çoğul gelmesi, bu tutkuların tek bir merkezden (tevhidden) yoksun, dağınık, kaotik ve sürekli değişen irrasyonel hedefler yığını olduğunu gösterir. Hevâya uymak, aklın tahtını içgüdülere teslim etmektir.

        Dücane Cündioğlu, kavramın felsefi boyutunu "Akıl" ve "Hevâ" diyalektiği üzerinden tahlil eder. Cündioğlu'na göre hevâ, hakikatin (Hakk'ın) ontolojik zıttıdır. Hakk, sabit, ölçülü ve evrensel bir yasaya dayanırken; hevâ, tamamen izafi, kişisel, değişken ve kör edici bir ego yansımasıdır. İnsanın ilim (akıl/vahiy) olmaksızın hevâsına uyması, varlığı objektif bir gerçeklik olarak okumaktan vazgeçip, dünyayı kendi bencil arzularının dar ve sahte illüzyonuna hapsetmesidir.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin nüzul ortamındaki sosyolojik karşılığını inceler. Aydar'a göre Mekkeli müşriklerin dini ritüelleri, putları ve inanç sistemleri vahye (ilme) değil, tamamen kendi ekonomik çıkarlarına, kabilevi kibirlerine ve atalarından devraldıkları statükoyu koruma güdülerine (ehvâehum) dayanıyordu. Kur'an, onların bu sahte dinini teolojik bir sistem olarak değil, salt "kişisel arzu ve hevesler bütünü" olarak etiketleyerek itibarsızlaştırır.

        Bi-Ğayri (بِغَيْرِ)

        İbn Fâris, bu kelimenin "ğayn, ye, ra" kökünden türediğini ve temel anlamının "bir şeyin kendisi olmaması, başkalık, zıtlık, bedel ve değişim" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak bir şeyin yokluğunu, eksikliğini veya o şeyin tam karşıtı olan durumu ifade eden dışlayıcı bir edattır.

        Râgıb el-İsfahânî, "ğayr" kelimesinin bu ayetteki kullanımını tahlil ederken, "bi-ğayri" (olmaksızın/dışında) formunun, eylemin (hevâya uymanın) yapıldığı sıradaki mutlak yoksunluk durumunu (hâl) nitelediğini belirtir. Bu yapı, müşriklerin inançlarının ve eylemlerinin en ufak bir bilgi kırıntısına bile dayanmadığını, hakikat zemininden bütünüyle "başka/uzak" (ğayr) bir boşlukta hareket ettiklerini gösteren dilbilimsel bir tecrittir.

        'İlm (عِلْمٍ)

        İbn Fâris, kelimenin türediği "ayın, lam, mim" kökünün temel anlamının "bir şeye iz veya işaret koymak, onu diğerlerinden ayırt etmek, eşyanın hakikatini kavramak" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak cehaletin ve belirsizliğin zıttı olup, zihnin bir konuyu tüm sınırları ve özellikleriyle, kesin ve şüphe götürmez bir biçimde idrak etmesidir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ilim" kavramını "bir şeyin özünü ve mahiyetini tam olarak idrak etmek" şeklinde tanımlar. İsfahânî'ye göre ayetteki "bi-ğayri 'ilmin" (hiçbir bilgiye dayanmaksızın) ifadesindeki "ilim", hem akli istidlalleri (mantıksal çıkarımları) hem de ilahi vahyi kapsar. Zalimler, inançlarını kurarken ne rasyonel bir akıl yürütmeye ne de göksel bir kanıta (vahye) başvurmuşlardır; onların sistemi tamamen epistemolojik (bilgisel) bir hiçlik üzerine kuruludur.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambilimsel sisteminde "ilim" kavramının teolojik ağırlığını inceler. Izutsu'ya göre Kur'an'da "ilim", salt dünyevi bir malumat değil, doğrudan Allah'tan gelen vahiy ve bu vahyin ışığında evreni doğru okuma yetisidir. Hevâ (arzu) ile İlim (vahiy/akıl) arasındaki bu keskin karşıtlık, İslam epistemolojisinin temelini oluşturur. İlim yol gösterici ve aydınlatıcı dikey bir eksen iken, hevâ insanı karanlığa çeken yatay ve süfli bir girdaptır.

        Yehdî (يَهْدِي)

        İbn Fâris, bu kelimenin kökenini "he, dal, ye" harflerine dayandırır. Kökün temel anlamının "öne düşerek rehberlik etmek, yol göstermek, birini hedefine nazikçe ulaştırmak ve hediye vermek" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak zorbalıkla değil, lütufla, kılavuzlukla ve ışık tutarak yönlendirmeyi ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "hidayet" kavramını tahlil ederken, bunun "lütuf ve zarafetle doğru yolu göstermek" olduğunu vurgular. İsfahânî'ye göre bu ayette "kim hidayet edebilir?" (femen yehdî) şeklinde kurulan istifham-ı inkari (inkar sorusu), hidayetin insanın kendi aklıyla veya başka bir beşerin çabasıyla zorla elde edilebilecek bir şey olmadığını; onun ancak ilahi bir lütuf (hediye) olduğunu gösteren teolojik bir sabitlemedir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, hidayet kavramının kelami çerçevesini özetler. Ansiklopedi, Kur'an terminolojisinde hidayetin, Allah'ın kullarına akıl ve peygamberler aracılığıyla doğru yolu göstermesi (irşad) ve kulun da kendi cüzi iradesiyle bu yola yönelmesi neticesinde Allah'ın o kulun kalbinde bu ışığı yaratması (tevfik) olduğunu kaydeder. Ancak kul, ilmi reddedip hevâsına uyarak bu yola girmeyi bütünüyle reddederse, hidayet kapısı kapanır.

        Edalle (أَضَلَّ)

        İbn Fâris, kelimenin türediği "dat, lam, lam" kökünün temel anlamının "doğru yoldan sapmak, kaybolmak, yönünü yitirmek, şaşkınlık ve bir şeyin yok olup gitmesi" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak hedefe giden ana yoldan (hidayetten) çıkıp, sonu meçhul olan çorak ve izsiz arazilere sürüklenmeyi ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "dalalet" kavramını "kasıtlı veya kasıtsız olarak doğru yoldan sapmak" olarak tanımlar. İsfahânî'ye göre ayetteki "edalle" fiilinin if'al babında (Allah'ın saptırması) kullanılması, Allah'ın masum bir insanı zorla yoldan çıkarması demek değildir. Bu, kişinin kendi özgür iradesiyle ilmi (hakikati) reddedip hevâsını (kötülüğü) tercih etmesi neticesinde, Allah'ın o kişiyi kendi seçtiği yanlış yolda (dalalette) yapayalnız bırakması, ondan ilahi korumayı (inayeti) çekmesi anlamında ontolojik bir sonuçtur.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu ifadenin teodise (kötülük problemi ve ilahi adalet) bağlamındaki tefsirini tahlil eder. Öztürk'e göre "Allah'ın saptırdığı kimseye kim yol gösterebilir?" ifadesi, cebriyeci (kaderci) bir dayatma değildir. Surenin başından beri anlatılan "sünnetullah" (ilahi doğa yasaları) bağlamında; kişi ısrarla aklını kullanmaz, ayetleri inkar eder ve arzularının peşinden giderse, kendi ontolojik sistemini bozar. "Allah'ın onu saptırması", işte bu ahlaki çürümenin ve inatçı tercihin doğal, geri döndürülemez ilahi faturasıdır. İnsan kendi karanlığını kendisi seçer, ilahi yasa ise bu seçimi mühürler.

        Nâsırîn (نَاصِرِينَ)

        İbn Fâris, bu kelimenin kökenini "nun, sad, ra" harflerine dayandırır. Kökün temel anlamının "birine yardım etmek, destek olmak, ona arka çıkmak ve kurak toprağa hayat veren yağmur" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak, zayıf düşmüş veya felakete uğramış birine dışarıdan gelen hayati, kurtarıcı ve canlandırıcı bir müdahaleyi ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "nasr" kavramını sıradan bir yardımlaşmadan ayırır. Ona göre bu kelime, özellikle "düşmana, ezici bir güce veya bir felakete karşı birine yardım edip onu kurtarmak" anlamına gelir. Ayetteki "min nâsırîn" (hiçbir yardımcıları yoktur) formülasyonunda, çoğul (yardımcılar) kelimesinin önünde yer alan "min" edatı, olumsuzluğu mutlaklaştırır. Ne bir melek, ne bir put, ne de bir aşiret; hiçbir varlığın onlara zerre kadar yardım edemeyeceğini etimolojik bir kesinlikle ilan eder.

        Angelika Neuwirth, kelimeyi Geç Antik Çağ'ın eskatolojik (ahiret inancına dair) bağlamında analiz eder. Neuwirth'e göre "hiçbir yardımcılarının olmaması" (vemâ lehum min nâsırîn) ifadesi, Kur'an'ın retoriğinde çok güçlü bir apokaliptik mühürdür. Geç Antik Çağ'ın çok tanrılı veya aracı kültlerine inanan toplumları, ahirette kendilerini ilahi gazaptan kurtaracak şefaatçilere (yardımcılara/nâsırîn) güveniyorlardı. Ayetin bu kesin ve umutsuz kapanışı, müşriklerin zihnindeki o mitolojik "kurtarıcılar/şefaatçiler" panteonunu tamamen parçalayarak, insanı ilahi adalet karşısında mutlak bir varoluşsal çıplaklık ve yalnızlık içinde bırakır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X