Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Rûm Sûresi, 26. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Rûm Sûresi, 26. Ayet

    وَلَهُ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ كُلٌّ لَهُ قَانِتُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Velehu men fî-ssemâvâti vel-ard(i)(s) kullun lehu kânitûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Göklerde ve yerde bulunanlar hep O’na aittir, hepsi O’na boyun eğmiştir."

      Göklerde ve yerde bulunanlar hep O’na aittir. “Men” (من) harfi hâkimiyet, düzenleme ve temyiz sahibi kimse hakkında kullanılır. “Mâ” (ما) harfi ise cansız nesneler için kullanılır. Dolayısıyla bir şeyin hâkimiyeti, düzenlemesi ve işin esası kimdeyse mülkiyetinin de ona ait olması daha uygundur. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak zenginliğini, hükümranlığmı ve kudretini bildirmektedir. Şöyle ki göklerde ve yerde sözü edilen varlıkların sahibi olan Allah’ın, insanları kendi ihtiyacı veya kendine dönük bir maslahat için imtihan etmesi ve onlara çeşitli ibadetleri emretmesi mümkün değildir. Zira O, bunlara muhtaç değildir. Bilakis O, insanları kendi menfaatleri, ihtiyaçları ve maslahatları için çeşitli şekillerde imtihan etmekte ve onlara çeşitli ibadetleri emretmektedir. Dolayısıyla Cenâb-ı Hakk’ın belirtilen hükümranlığı bulunduğuna göre aynı şekilde herhangi bir şeyin O’nu aciz bırakması da mümkün değildir.

      Hepsi O’na boyun eğmiştir. Bazıları şöyle demiştir: “Kunût” (قنوت) ayakta durmak demektir. Kânit (قانت) ayakta duran demektir. Eğer mâna böyleyse âyetin yorumu şöyle olur: Hepsi O’na boyun eğmiştir. Yani her şey varlık ve yoklukta; ilkin varetmede ve yeniden yaratmada ve bunların dışındaki her durumda O’nun yönetimi ve buyruklarına emre âmâdedirler. Varederse var olur; yok ederse yok olur; öldürürse ölür, diriltirse dirilirler. Bunun gibi her durumda, O’nun düzenlemesi ve emri söz konusu olduğunda bunu yerine getirir. Bazıları şöyle demiştir: Hepsi O’na boyun eğmiştir. Yani hepsi O’na itaat eder. Eğer mâna böyleyse bu durumda yaratılışı Allah’a itaate, birliğine, rubûbiyetine, düzenine ve yaratıcılığı ile bu husustaki ilmine şahitlik etmesi anlamına gelir. Çünkü Allah Teâlâ her bir varlığın yaratılışına ve suretine, kendi varlığıyla, birliğine ve rubûbiyetine şahitlik edecek; kendi yaratma ve düzenlemesine, ilmine ve hikmetine işaret edecek deliller yerleştirmiştir. Her şey yaratılışı ve yapısı itibariyle ona boyun eğmiş ve itaat etmiştir. Bazıları şöyle demiştir: Hepsi O’na boyun eğmiştir. Yani itaat etmiştir. Bu, durumdan duruma değişiklik gösterir. Korku ve zaruret döneminde bütün kâfir ve müşrikler O’na boyun eğer. Bu, Cenâb-ı Hakk’m onların gemiye bindikleri sıradaki boyun eğmelerine ilişkin bildirmiş olduğu olaydır. Nitekim O şöyle buyurmuştur: “Onlar bir gemiye bindikleri zaman (fırtına korkusuyla), kendisine içten bir inanç ve bağlılılda Allah’a yakarırlar”; “Eğer bizi bu felâketten kurtarırsan vallahi sana şükredenlerden olacağız”. Bunun gibi boyun eğdikleri ve itaat ettikleri her olay bunu ifade etmektedir. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Men (مَنْ)

        İbn Fâris, Mekâyîsü'l-Luğa adlı eserinde bu edatın kökensel olarak akıl, şuur ve irade sahibi varlıkları (insanlar, melekler, cinler) işaret etmek için kullanıldığını belirtir. Etimolojik olarak, cansız ve şuursuz nesneleri kapsayan genel ifadelerden farklı olarak, doğrudan eylem yapabilen ve sorumluluk taşıyan bilinçli özneleri tanımlar.

        Râgıb el-İsfahânî, "men" edatını, cansız ve akılsız varlıkları ifade eden "mâ" (şey/ne) edatından anlambilimsel olarak kesin çizgilerle ayırır. İsfahânî'ye göre ayette "göklerde ve yerde olanlar" denirken "mâ" yerine "men" edatının seçilmesi; yeryüzündeki kralların, göklerdeki meleklerin ve müşriklerin tanrılaştırdığı tüm şuurlu ruhanilerin mülkiyetinin mutlak olarak Allah'a ait olduğunu (ve lehû) vurgulayan ontolojik bir sınırlamadır.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, edatın nüzul ortamındaki polemiksel işlevini inceler. Aydar'a göre müşrikler, Allah'ın evrenin yaratıcısı olduğunu kabul etmekle birlikte, melekleri O'nun kızları veya bazı varlıkları O'nun karar mekanizmasındaki ortakları olarak görüyorlardı. "Men" (kim varsa) edatının kullanımı, en yüce, en zeki ve en güçlü kabul edilen tüm şuurlu varlıkların bile ilahi hiyerarşide sadece birer "mülk/köle" statüsünde olduğunu ilan ederek bu mitolojik bürokrasiyi tek hamlede yıkar.

        Es-Semâvât (السَّمَاوَاتِ)

        İbn Fâris, bu kelimenin "sin, mim, vav" kökünden türediğini ve temel anlamının "yükseklik, yücelik, üstte olma ve tepe noktası" olduğunu belirtir. Ayetin bağlamında gökler, fiziksel bir gökyüzünden ziyade, ilahi mülkiyetin (lehû) ve mutlak otoritenin kapsadığı en yüksek ve aşkın varlık boyutlarını temsil eder.

        Angelika Neuwirth, kelimeyi Geç Antik Çağ'ın kozmolojik yapısı üzerinden analiz eder. Neuwirth'e göre bu dönemde "gökler", sıradan bir astronomik boşluk değil; meleklerin, ruhanilerin ve ilahi mahkemenin bulunduğu, yeryüzündeki olayların karara bağlandığı yüce bir metafizik alandı. Göklerdeki şuurlu varlıkların Allah'a ait olduğunun belirtilmesi, Geç Antik Çağ insanının zihnindeki tüm o ulaşılamaz göksel güçleri tek bir monoteist otoriteye boyun eğdirir.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin felsefi bağlamını tahlil eder. Cündioğlu'na göre gökler (es-semâvât), makrokozmosu ve varlığın aşkın (müteal) yüzünü sembolize eder. Müşrik zihin, gökleri ulaşılmaz ve kendi başına buyruk tanrısal güçlerin (yıldızların/meleklerin) alanı sanırken; ayet bu devasa aşkın alemin mülkiyetini "O'na aittir" (lehû) diyerek sınırlar. Evrendeki en yüce boyutlar bile Allah'ın mutlak mülkiyet (malikiyet) yasasına tabidir.

        El-Ard (وَالْأَرْضِ)

        İbn Fâris, "hemze, ra, dat" kökünden gelen bu kelimenin "alt, aşağı, zemin ve taban" anlamlarına geldiğini belirtir. Etimolojik olarak yüksekliği ve aşkınlığı ifade eden göğün (sema) ontolojik zıttı ve tamamlayıcısıdır.

        Gabriel Said Reynolds, "göklerde ve yerde" (fîs semâvâti vel ardı) ikilemesini Kitab-ı Mukaddes ve Geç Antik Çağ edebi geleneğindeki "merizm" (bir bütünü, iki uç/zıt parça ile ifade ederek kapsayıcılık yaratma sanatı) bağlamında okur. Reynolds'a göre bu edebi kalıp, Allah'ın mülkiyetinin belirli bir coğrafyaya veya varlık sınıfına hapsedilemeyeceğini; göksel ruhanilerden yeryüzündeki en sıradan insana kadar tüm şuurlu varlıkların O'nun boyunduruğu altında olduğunu gösteren evrensel bir mülkiyet formülüdür.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambilimsel haritasında "arz" kavramının insanlık tarihiyle olan ilişkisini inceler. Izutsu'ya göre arz (yeryüzü), insanın halife kılındığı, medeniyetler kurduğu, iktidar ve mülkiyet iddialarında bulunduğu yatay ve seküler sahnedir. Ancak ayet, yeryüzündeki tüm bu "şuurlu varlıkların" ve onların kurdukları sahte iktidarların asıl sahibinin (lehû) Allah olduğunu belirterek, yeryüzündeki tüm insani mülkiyet ve egemenlik iddialarını ontolojik olarak sıfırlar.

        Kullun (كُلٌّ)

        İbn Fâris, kelimenin türediği "kef, lam, lam" kökünün temel anlamının "bir şeyi bütünüyle kapsamak, kuşatmak, etrafını çevirmek ve parçaları bir araya getirerek bir bütün oluşturmak" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak hiçbir istisnaya, dışarıda bırakılmaya veya ayrıcalığa yer vermeyen mutlak bir kuşatıcılığı ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "küll" kavramını tahlil ederken, bu kelimenin tekil veya tikel (cüzi) varlıkların tümünü istisnasız bir şekilde tek bir hüküm altında toplayan evrensel bir edat olduğunu vurgular. İsfahânî'ye göre "kullun" (hepsi/tamamı) kelimesinin kullanımı, göklerdeki melekler, peygamberler, krallar veya sıradan insanlar arasında ontolojik bir statü farkı olmadığını; yaratılmış olmak ve Yaratıcı'ya boyun eğmek noktasında varlık hiyerarşisinin düzleştiğini gösterir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin nüzul toplumundaki (Mekke) sosyolojik etkisini inceler. Öztürk'e göre "hepsi/tamamı" (kullun) vurgusu, kabilevi ayrıcalıklara, aristokratik kibre ve aracı/şefaatçi tanrılara inanan müşrik zihniyetine yönelik ağır bir darbedir. Kur'an bu kelimeyle muhataplarına, evrende Allah'ın mülkiyetinden bağımsız hareket edebilecek, imtiyazlı, torpilli veya O'na kafa tutabilecek hiçbir özerk varlık ("hepsi" kelimesinin dışında kalabilecek hiçbir güç) olmadığını kesin bir dille ilan eder.

        Kânitûn (قَانِتُونَ)

        İbn Fâris, bu kelimenin kökünü "kaf, nun, te" harflerine dayandırır. Kökün temel anlamının "itaat etmek, boyun eğmek, huşu içinde uzun süre ayakta durmak ve saygıdan dolayı susmak" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak anlık bir boyun eğiş veya korkuyla yapılan zoraki bir teslimiyet değil; varlığın doğasına işlemiş, kesintisiz, derin bir saygı ve acziyet hissiyle gerçekleşen sürekli bir itaat durumudur.

        Râgıb el-İsfahânî, "kunût" kavramını "kerhen" (zorla/istemeyerek) boyun eğmekten ayırarak felsefi bir boyuta taşır. İsfahânî'ye göre itaat iki türlüdür: Biri iradi (isteyerek ibadet eden müminlerin durumu), diğeri ise varoluşsal ve zorunludur (teshiri). Ayetteki "hepsi O'na boyun eğmektedir" (kullun lehû kânitûn) ifadesi, bu varoluşsal itaati kapsar. Varlık, inkar etse bile kendi biyolojik yapısı, doğumu, ölümü ve evrenin fiziksel yasaları karşısında Allah'ın iradesine boyun eğmeye (kunût) mecburdur.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambilimsel haritasında "kunût" eyleminin "kibir" (büyüklük taslama) ve "istikbar" kavramlarının tam zıttı olduğunu inceler. Izutsu'ya göre kânitûn (boyun eğenler) kelimesi, insanın veya ruhanilerin evrendeki ontolojik yoksulluklarını (fakr) idrak etmeleridir. Bu kelime, bağımsızlık ve kendine yetme (istiğna) illüzyonunu yıkarak, yaratılmış her bir zerre ile Yaratıcı arasındaki ilişkinin tek ve mutlak formunun "hizmetkarlık ve itaat" olduğunu mühürler.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin kelam (teoloji) ilmindeki yerine dikkat çeker. Ansiklopedi, "kunût" kelimesinin bu bağlamda sadece namazdaki bir rükün (kıyam) değil, evrendeki kozmik teslimiyeti ifade eden bir terim olduğunu belirtir. Göklerdeki ve yerdeki her şuurlu varlığın "kânitûn" olarak nitelendirilmesi, mevcudatın ontolojik olarak Allah'ın kudret elinde ne kadar esnek ve O'nun yasalarına karşı ne kadar dirençsiz olduğunu gösteren bir teolojik hakikattir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, kavramı insanın varoluşsal çelişkisi üzerinden tahlil eder. Kılıç'a göre bu ayette muazzam bir ontolojik ironi vardır: Zihninde Allah'ı inkar eden, O'na şirk koşan ve peygamberlerle alay eden en inatçı müşrik bile, bedensel ve biyolojik gerçekliğiyle (hastalanması, yaşlanması, kalbinin atışı ve hücrelerinin ölümüyle) aslında Allah'ın yasalarına saniye saniye "boyun eğmekte" (kânitûn) ve O'nun emrine itaat etmektedir. Zihni isyan etse de, varlığı ve bedeni mutlak bir "kunût" (teslimiyet) halindedir. Bu kelime, evrendeki hiçbir zerrede Allah'ın iradesi dışında bir özerklik bulunmadığının etimolojik ve felsefi ispatıdır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X