وَمِنْ اٰيَاتِه۪ٓ اَنْ تَقُومَ السَّمَٓاءُ وَالْاَرْضُ بِاَمْرِه۪ۜ ثُمَّ اِذَا دَعَاكُمْ دَعْوَةً مِنَ الْاَرْضِ اِذَٓا اَنْتُمْ تَخْرُجُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Rûm Sûresi, 25. Ayet
Daralt
X
-
''Göğün ve yerin Allah'ın buyruğu ile düzen içinde durması da O'nun kanıtlarındandır. Sonunda O, sizi (bulunduğunuz) yerden bir çağırdı mı hemen çıkıverirsiniz”
Göğün ve yerin Allah’ın buyruğu ile düzen içinde durması da O’nun kanıtlarındandır. Bu, belirttiğimiz gibi göğün ve yerin düzen içerisinde durmasıdır ki bu düzen içerisinde durma, insan zihninde tasavvur edilemeyen bir durumdur. Zira insanın tasavvuru açısından insanların fiillerinin hiçbiri bunun benzeri hususlara dayanarak düzen içinde duramaz. Bunlar hava, su ve rüzgârdır. Dolayısıyla bir şeyin onların tasavvurunun dışına çıkması nasıl olur da onları bunu inkâra ve yalanlamaya sevkeder. Bu, yeniden dirilme ve ölümden sonra diriltmedir. Bunlardan birine güç yetiren varlık esasında diğerine de güç yetirir.
Sonunda O, sizi (bulunduğunuz) yerden bir çağırdı mı hemen çıkıverirsiniz. Bu beyan hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Bu, takdim-tehir üzere anlaşılmalıdır. Yani sonunda O, size bir çağrıda bulunduğu zaman, siz hemen yerden çıkıverirsiniz. Çağrı sûra son üflemedir. Bazıları şöyle demiştir: Belirtildiğine göre çağrı yerden, Beytülmakdis’teki kayadan olacaktır. Yani oradan çağrıyı duyacaklardır.
Ayrıca çağrı sayha, üfleme (nefha), sûr ve haber verilen benzeri durumlar hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları çağrı, sayha, nefha, sûr ve haber verilen benzeri durumları hakikat mânasına göre anlamışlardır. Bazıları da şöyle demiştir: Hayır, bunlar işin gerçekleşmesindeki hızı bildirmektir. Yine bunlar, bu durumların O nun için kolay ve basit olduğunu ifade etmek içindir. Bu durum şu ilâhı beyanlarda bildirilmektedir: Kıyamet bir göz kırpması kadar yahut daha da kısa sürede olacaktır"; "Biz bir şeyi murat ettiğimizde sözümüz Oİ! demekten ibarettir, o da hemen oluverir”; “Ol" (كن) sözü O’nun katından sâdır olan "kâf" (ك) veya “nûn” (ن) harfleri mânasında değildir, Fakat buradaki mânanın anlaşılabileceği en az harfle durum bildirilmiştir. Buna göre sayha, nefha, çağrı ve sûra dair beyanlar da böyledir. En doğrusunu Allah bilir.
Sonunda O, sizi (bulunduğunuz) yerden bir çağırdı mı hemen çıkıverirsiniz mealindeki âyette Cenâb-ı Hakk’ın vasıtasız bir şekilde yaratmaya ve diriltmeye kadir olduğuna ilişkin delil ve haber verme mevcuttur. Çünkü O, size bir çağrıda bulunduğunda hemen çıkıvereceğinizi bildirmiştir. Bu çağrı, diriltme ve yaratma için bir sebep değildir. Bilakis O, onları bir şekilde çıkaracağını bildirmiştir. Dolayısıyla âyet hakkında belirtmiş olduğumuz yorum sabit olmuştur.
Konuşulan dillerin farklılığına dair şunu belirtmiştik; Eğer onlardan işitilen ve onların konuştukları sözler hakikatte yaratılmamış olsaydı, bu durumda O’nun delilleri boşuna olurdu. Çünkü harfler dillerin sözlerini oluşturan parçalardır. Kelâm da konuşan kişinin dizip düzenlediği cümledir. Eğer kelâmı, Allah yaratmasaydı, hiç kimse yaratılışına, bedenine, işitmesine ve getirilen delillere şahitlik etmezdi. Dolayısıyla şöyle diyenin dediği gibi olurdu: Allah’ın konuşmakla ilgili olarak kullarına karşı delilleri vardır. Bununla birlikte O, kullarını buna muttali kılmamış, kulların da buna muttali olma vesileleri bulunmamaktadır. Bu, aklen gerçeğe uzak bir görüştür. Dolayısıyla Allah’ın, her konuşmayı bulunduğu hal üzere yarattığı sâbit olmuştur. Bu konu hakkında düşünen kimse, konuşan kişinin söz konusu konuşmaya güç yetiremediğini gördüğünden bunu bilir. Bu konuşma, herhangi bir farklılık olmaksızın zihninde belirlendiği bölmelere ve olması gereken tanıma göre gerçekleşir. Böylece insan, bu konuşmanın kişide bulunduğu hal üzere gerçekleşmesinin bir delil olmadığını, aksine Allah’ın yaratması sayesinde bir delil olduğunu bilir. Bütün güç ve kudret Allaha aittir.
Yorum
-
Tekûmu (تَقُومُ)
İbn Fâris, Mekâyîsü'l-Luğa adlı eserinde bu kelimenin türediği "kaf, vav, mim" kökünün temel anlamının "dikilmek, ayağa kalkmak, bir şeyin sabit ve kaim olması" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak durağanlığın veya yokluğun zıttı olan bu eylem, bir sistemin fiilen kurulmasını ve işlerlik kazanmasını ifade eder. Ayette gökyüzünün ve yerin Allah'ın emriyle "ayakta durması" (tekûmu), evrenin başıboş bir rastlantısallıkla değil, her an ilahi bir irade tarafından desteklenen dinamik bir nizamla varlığını sürdürdüğünü gösterir.
Râgıb el-İsfahânî, "kıyam" kavramını varlıkların ontolojik sürekliliği üzerinden tahlil eder. İsfahânî'ye göre bu fiil, göklerin ve yerin kendi başlarına ayakta durma güçlerinin olmadığını, her an Yaratıcı'nın "Kayyûm" (her şeyi ayakta tutan) sıfatına muhtaç olduklarını vurgular. Buradaki "ayakta durma", sadece fiziksel bir konum değil; evrendeki tüm fizik yasalarının ve dengelerin (sünnetullah) ilahi bir emirle kesintisiz olarak icra edilmesidir.
Dücane Cündioğlu, kelimenin felsefi boyutuna değinir. Cündioğlu'na göre "kıyam", varlığın hiçliğe (ademe) düşmemek için gösterdiği o muazzam direniştir. Göklerin ve yerin Allah'ın emriyle "tekûmu" etmesi, makrokozmosun ilahi bir söz (logos/emr) üzerine inşa edildiğini ve bu sözün (emrin) çekilmesi durumunda tüm varlık sahnesinin anında çökeceğini ifade eden ontolojik bir tespittir.
Bi-Emrihî (بِأَمْرِهِ)
İbn Fâris, "hemze, mim, ra" kökünden gelen bu kelimenin hem "birine bir işi buyurmak" (komut) hem de "durum, hadise, iş" anlamlarına geldiğini belirtir. Etimolojik olarak "emr", irade ile eylemi birleştiren köprüdür. Ayetteki "O'nun emriyle" vurgusu, evrenin işleyişinin mekanik ve sağır bir zorunluluk değil, bilinçli ve aşkın bir iradenin (emir ve komuta zincirinin) doğrudan sonucu olduğunu gösterir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambilimsel haritasında "emr" kelimesinin kozmolojik rolünü inceler. Izutsu'ya göre "emr", Allah ile yaratılmışlar arasındaki dikey iletişim kanalıdır. Göklerin ve yerin "O'nun emriyle" (bi-emrihî) ayakta durması, ilahi iradenin her an maddeye nüfuz ederek onu yönettiği ve varlık sahnesinde tuttuğu bir "sürekli yaratılış" (halk-ı cedîd) sürecini tanımlar.
Dücane Cündioğlu, kelimenin ontolojik analizini yapar. Cündioğlu'na göre "emr", varlık hiyerarşisinde maddeye form veren, kaosu kozmosa (düzene) dönüştüren ilahi yazılımdır. Gökler ve yer bu yazılım (emr) sayesinde ayakta durur. Bu, evrenin sadece bir kez yaratılıp bırakılmadığını (deizmin reddi), aksine her an ilahi bir "ol" (kun) emriyle desteklendiğini ifade eden felsefi bir duruştur.
De'âkum (دَعَاكُمْ)
İbn Fâris, kelimenin kökenini "dal, ayın, vav" harflerine dayandırır ve temel anlamının "seslenmek, çağırmak, birini yanına davet etmek ve yöneltmek" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak bir iletişim başlatma eylemidir. Ayette bu fiilin "size seslendiği zaman" (de'âkum) şeklinde kullanılması, ilahi iradenin sadece evreni yöneten soyut bir güç olmadığını, aynı zamanda insan ruhuna ve bedenine doğrudan hitap eden "Kişisel bir Tanrı" olduğunu gösterir.
Râgıb el-İsfahânî, "da'vet" (çağrı) kavramını eskatolojik (ahirete dair) bir bağlamda tahlil eder. İsfahânî'ye göre Allah'ın "da'veti", dünyada peygamberler aracılığıyla yapılan iman çağrısı; ahirette ise sûra üflenmesiyle ölülerin mezarlarından çıkarılması için yapılacak olan o sarsıcı ve karşı konulamaz kozmik sesleniş (diriliş çağrısı) demektir. Ayetin devamı (mezarlardan çıkış) bu ikinci anlamı pekiştirir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin varoluşsal boyutunu inceler. Kılıç'a göre insanın toprağın altından "çağrılması" (de'âkum), onun ontolojik aslına yapılan bir sesleniştir. İnsan kendi kendine var olamayacağı gibi, kendi kendine de dirilemez. Diriliş, tıpkı ilk yaratılış gibi, dışarıdan gelen mutlak ve tanınan bir "Sese" (iradeye) verilen zorunlu bir cevaptır. Bu çağrı, mevcudatın Yaratıcısına olan mutlak bağımlılığının etimolojik bir tescilidir.
Da'veten (دَعْوَةً)
İbn Fâris, kelimenin "dal, ayın, vav" kökünden bir masdar (isim) olduğunu ve bu formun eylemin tek bir defada ve kesin bir biçimde gerçekleşmesini ifade ettiğini belirtir. Etimolojik olarak "da'veten" (tek bir çağrıyla/seslenişle), dirilişin uzun ve zahmetli bir süreç değil, tek bir ilahi komutla aniden vuku bulacak olan muazzam bir hadise olduğunu vurgular.
Celaleddin el-Suyuti, kelimenin gramatikal yapısı ve tefsirlerdeki yorumları üzerine odaklanır. Suyuti, buradaki "da'veten" kelimesinin bir "tavzih" (açıklama) ve "te'kid" (pekiştirme) işlevi gördüğünü belirtir. Erken dönem müfessirlerinden naklen, bu çağrının "Ey çürümüş kemikler ve dağılmış azalar! Rabbinizin huzuruna çıkmak için birleşin ve ayağa kalkın!" şeklindeki o meşhur eskatolojik nida olduğunu kaydeder.
Minal-Ardı (مِّنَ الْأَرْضِ)
İbn Fâris, "hemze, ra, dat" kökünden gelen bu kelimenin "alt, aşağı, zemin" anlamlarına geldiğini belirtir. Ancak bu ayette "arz" (yeryüzü/toprak), sadece bir mekan değil; insanın öldükten sonra saklandığı, çürüyüp karıştığı ve yeniden çıkarılacağı bir "kozmik depo" veya "rahim" olarak tasvir edilir.
Râgıb el-İsfahânî, "yerden" (minal ardı) çıkış vurgusunu, insanın maddi kökenine (toprak/turâb) yapılan bir atıf olarak tahlil eder. İsfahânî'ye göre bu ifade, insanın fiziksel olarak nereden geldiyse (topraktan yaratılış), yine oradan ve aynı maddesel zemin üzerinden diriltileceğini (ba's) gösteren dairesel bir ontolojik döngünün ifadesidir.
Gabriel Said Reynolds, "arz" kavramını Kur'an'ın retorik stratejisi üzerinden okur. Reynolds'a göre yeryüzü (el-ard), Kur'an'ın birçok yerinde (özellikle 19. ayette) kışın ölmesi ve baharda dirilmesiyle anlatılmıştır. 25. ayette insanların "yerden" (minal ardı) çağrılıp çıkarılması, daha önce doğa olayları üzerinden verilen o "diriliş modelinin" (analojinin) artık doğrudan insana uygulandığı o büyük final sahnesidir.
Tuhrecûn (تَخْرُجُونَ)
İbn Fâris, kelimenin türediği "hı, ra, cim" kökünün temel anlamının "içeriden dışarıya çıkmak, gizliyken görünür olmak ve kapalı bir alandan genişliğe ulaşmak" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak "hurûc", bir perdenin kalkması ve potansiyelin fiiliyata geçerek kendini dış dünyaya (zâhire) sunmasıdır.
Toshihiko Izutsu, ayetin sonundaki "tuhrecûn" (çıkarılacaksınız/çıkacaksınız) fiilinin yarattığı eskatolojik şoka dikkat çeker. Izutsu'ya göre ayet, gökyüzü ve yerin o devasa, durağan nizamıyla (tekûmu) başlar; ancak aniden araya giren ilahi bir "çağrı" (da'vet) ile o durağanlık parçalanır. Bu fiil, insanların kabirlerinden çıkışını, toprağın yarılmasını ve tüm insanlığın hesap meydanına doğru yaptığı o muazzam ve geri döndürülemez akınını ifade eden dinamik bir kapanış kelimesidir.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin kıraat (okuyuş) farklılıklarına ve buna bağlı anlambilimsel derinliğine değinir. Bazı kıraatlerde "tahrucûn" (siz çıkarsınız), bazılarında ise "tuhrecûn" (çıkarılırsınız) şeklinde okunmasına rağmen; her iki durumda da fiilin "bir anda" (izâ) gerçekleşen sürpriz doğasına dikkat çeker. Aydar'a göre "tuhrecûn" (çıkarılacaksınız) vurgusu, insanın bu büyük hadise karşısındaki mutlak acziyetini; kendi iradesiyle değil, dışarıdan gelen ve önüne geçilemez bir "çağrıya" (emre) boyun eğerek varlık sahnesine yeniden fırlatıldığını gösteren ontolojik bir mühürdür.
Yorum
Yorum