وَمِنْ اٰيَاتِه۪ٓ اَنْ خَلَقَ لَكُمْ مِنْ اَنْفُسِكُمْ اَزْوَاجاً لِتَسْكُـنُٓوا اِلَيْهَا وَجَعَلَ بَيْنَكُمْ مَوَدَّةً وَرَحْمَةًۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Rûm Sûresi, 21. Ayet
Daralt
X
-
"Onlara ısınıp kaynaşasınız diye size kendi türünüzden eşler yaratıp aranıza sevgi ve şefkat duyguları yerleştirmesi de O’nun kanıtlarındandır. Doğrusu bunda iyi düşünen kimseler için dersler vardır."
Size kendi türünüzden eşler yaratması da O’nun kanıtlarındandır. Bu beyan iki manaya açıktır, ilk olarak şu mânaya gelebilir: Size kendi türünüzden eşler yaratması. Yani kendi türünüzden ve şekil bakımından size benzer olanlardan. Onlara ısınıp kaynaşasınız diye. O şöyle buyurmaktadır: O, kendi türünüzden ve şeklen size benzerler içerisinden bilip tanıdıklarınızı ısınıp kaynaşacağınız kimseler yapmıştır. O. kendi türünüzün ve şeklen benzerlerinizin dışından kimseleri sizin için yaratmamıştır. Tıpkı şu ilâhı beyanda belirtildiği gibi: “Andolsun ki size içinizden bir peygamber gelmiştir”. Yani kendi türünüzden ve şeklen size benzerler içerisinden doğruluğunu, güvenilirliğini ve emin biri olduğunu bildiğiniz birini peygamber olarak göndermiştir. Şöyle ki eğer o kendi türünüzden ve şeklen benzerlerinizden olmasaydı onu bilemezdiniz. Buna göre onlara ısınıp kaynaşasınız diye size kendi türünüzden eşler yaratması meâlindeki âyet şu mânaya gelebilir; Yani kendi türünüzden ısınıp kaynaşacağınız ve ünsiyet kuracağınız eşler. Şöyle ki eğer kendi türünüzden olmasaydı bu durumlar gerçekleşmezdi. Zira her varlık kendi türünden ve şeklen benzeri olan kimselerle ünsiyet kurabilir. İkinci mâna şudur; Belirttiğimiz gibi Cenâb-ı Hak bununla Âdem ve Havva’yı murat etmiştir. Yani Âdem’in eşi Havva’yı onun türünden yaratmıştır. Dolayısıyla O, Havva’yı Âdem için ısınıp kaynaşma ve ünsiyet kurmak üzere yaratmıştır. En doğrusunu Allah bilir.
Aranıza yerleştirmesi. Yani sizler ile eşleriniz arasına. Sevgi ve şefkat duyguları. Sevgi ve şefkat duyguları meâlindeki âyet iki mânaya gelebilir: Bunlardan biri şudur: Kişi eşine sevgi duymaktadır, çünkü Cenâb-ı Hak eşini ona şehvet ve ihtiyacını giderme mahalli yapmıştır. Aynı şekilde eş de kocasına bu sebeple sevgi duymaktadır. Şefkat duygusu. Yani karı-koca birbirine şefkat duygusu beslemektedir ve ikisinden birinde şehvet ve ihtiyacını gidermekte engelleyici bir durum meydana geldiğinde eşlerden bu durumda olan diğerine şefkat göstermektedir. İkinci mâna şudur: Eşler birbirine sevgi duymakta, tabiat ve yaratılış gereği birbirine şefkat göstermektedir. Zira her yaratılış sahibi refah, bolluk ve mutluluk durumunda kendi türünden olanı ve şekil bakımından kendine benzer olanı sever. Yine o böyle kimsenin başına musibet ve sıkıntı geldiğinde şefkat gösterir. Bu, insanlar arasında bilinir bir durumdur. Şöyle ki başlarına musibet ve sıkıntı geldiğinde birbirlerine şefkat gösterirler; refah ve mutluluk döneminde de birbirlerine sevgi duyarlar. Hasan-ı Basrî şöyle demiştir: Aranıza sevgi duygusu yerleştirmesi. Yani bundan maksat cinsel ilişkidir. Şefkat duygusu. Yani bundan maksat evlattır.
Bu durum nasıl olmuştur? Cenâb-ı Hak lütfunu ve nimetini bildirmektedir ki O karı-koca arasına sevgi ve şefkat duyguları yerleştirmiştir. Halbuki bunların arasında akrabalık ilişkisi bulunmamakta olup bunlar daha önce birbirlerine uzak kimselerdi. Bununla birlikte evlilikle beraber belirttiğimiz sebeplere sevgi ve şefkat hususunda akraba ve birbirine en yakın kimseler haline gelmişlerdir. Bu durum Mûtezile’ye karşı delil teşkil etmektedir. Çünkü Cenâb-ı Hak, onların arasında sevgi ve şefkat duygularını yerleştirdiğini bildirmiştir. Halbuki bu, zahiri mânada eşlerin bir fiilidir. Ancak Cenâb-ı Hak, bu fiili kendi zatına nispet etmiş ve kendisinin bu fiili yaptığını bildirmiştir. Bu durum söz konusu fiilde O nun yaratmasının olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla kulların fiillerinde Allah’ın yaratmasının bir etkisi bulunmadığını söyleyen Mûtezile’nin görüşü geçersiz olmaktadır. Onlara göre Cenâb-ı Hakk’ın eşlerin aralarına yerleştirdiğini bildirdiği lütuf da geçersiz olmaktadır.
Doğrusu bunda dersler vardır. Belirttiğimiz üzere Allah’ın birliğine ve rubûbiyetine veya ölüleri diriltmeye yahut nübüvvetin ispatına dair deliller vardır. İyi düşünen kimseler için. Yararlanan topluluk için ki bunlar müminlerdir. Veya tefekkür eden, düşünen ve akıl yürüten topluluk için ki böyle yapanlar gerçeği bilirler. Fakat tefekkür etmeyen ve düşünmeyen kimseler bu delillerden yararlanmazlar ve bu kimseler için bunlar delil olmaz. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Enfusikum (أَنفُسِكُمْ)
İbn Fâris, Mekâyîsü'l-Luğa adlı eserinde bu kelimenin kökünü "nun, fe, sin" harflerine dayandırır. Kökün temel anlamının "nefes almak, can, ruh, bir şeyin özü ve varlığın ta kendisi" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak kelime, insanı canlı tutan biyolojik nefes ile onun kimliğini oluşturan özü tek bir kavramda birleştirir. Ayetteki "kendi nefislerinizden" (min enfusikum) ifadesi, bu bağlamda eşlerin tamamen aynı biyolojik ve ontolojik öze sahip olduklarını gösterir.
Râgıb el-İsfahânî, "nefis" kelimesinin burada fiziki bir bedenden ziyade, paylaşılan "insanlık türü ve mahiyeti" anlamına geldiğini tahlil eder. İsfahânî'ye göre eşlerin insanın "kendi nefsinden" yaratılması, onların melekler veya cinler gibi farklı ve yabancı bir türden değil; bedensel, psikolojik ve zihinsel olarak tam bir uyum sağlayabilecekleri aynı cinsten (insan türünden) var edildiklerini anlatan etimolojik bir inceliktir.
Dücane Cündioğlu, kelimenin felsefi ve ontolojik derinliğini inceler. Cündioğlu'na göre insanın eşinin kendi "nefsinden" yaratılması, mutlak bir varlıksal birliği ifade eder. Kadın ve erkek, birbirine yabancı, sonradan bir araya gelmiş iki ayrı parça değil; aynı insanlık özünün (nefsin) iki farklı tezahürü, aslen BİR olanın yeryüzündeki ikiye ayrılmış halidir. Bu durum, aralarındaki çekimin varoluşsal kökenini açıklar.
Ezvâcen (أَزْوَاجًا)
İbn Fâris, bu kelimenin türediği "ze, vav, cim" kökünün temel anlamının "bir çift, bir çiftin diğeri, eşleşme, birbirini tamamlama ve denk olma" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak "zevc", tek başına eksik olan, ancak kendi dengiyle birleştiğinde bir bütünü (çifti) oluşturan her bir parçadır.
Râgıb el-İsfahânî, "zevc" kavramını, karşılığı veya zıddı bulunan her şey (ışık-karanlık, erkek-dişi) için kullanılan bir terim olarak tahlil eder. İsfahânî'ye göre insanın eşi için bu kelimenin kullanılması, insanın tek başına (müfred) ontolojik olarak eksik ve yarım bir varlık olduğunu; ancak kendi fıtratına uygun bir "zevc" ile bir araya geldiğinde kemale (bütünlüğe) ulaşabileceğini gösterir.
Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı eserinde kelimenin Sami dillerindeki kökenini araştırır. Jeffery, Arapçadaki "zevc" kelimesinin, büyük ihtimalle Süryanice ve Aramicedeki "zavgâ" kelimesinden (onun da aslen Yunanca "zeugos" kelimesinden) türediğini belirtir. Geç Antik Çağ lisanında genellikle boyunduruğa koşulan bir "çift" hayvanı veya birleşmiş nesneleri ifade eden bu kelime, Kur'an'da insan evliliğinin tamamlayıcı ve ayrılmaz doğasını niteleyen temel bir sosyolojik ve hukuki terime dönüşmüştür.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambilimsel haritasında "zevc" kavramının bireyciliği nasıl yıktığını inceler. Izutsu'ya göre "zevc", pasif bir isim değil, son derece aktif ve ilişkisel bir terimdir. İnsanın yeryüzündeki varoluşu izole bir tekillik üzerine değil, diyalojik bir eşleşme (zevc) üzerine kuruludur. Her iki taraf da anlamını, varoluşunu ve sınırlarını diğer "yarısı" (zevci) üzerinden tanımlar ve ilahi tasarımın merkezine bu ikili uyum yerleşir.
Liteskunû (لِّتَسْكُنُوا)
İbn Fâris, kelimenin kökünü "sin, kef, nun" harflerine dayandırır. Kökün temel anlamının "hareketin durması, çalkantının bitmesi, sakinleşmek, yerleşmek ve sükunet bulmak" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak insanın içinde barındığı, dış dünyanın tehlikelerinden ve fırtınalarından korunup durağanlığa geçtiği yere de bu yüzden "mesken" (ev/yuva) denir.
Râgıb el-İsfahânî, "sükûnet" kavramını evlilik bağlamında tahlil ederken, bunun sadece fiziksel bir yan yana gelme veya bedensel bir dinlenme olmadığını vurgular. İsfahânî'ye göre bu fiil (liteskunû), ruhsal ve psikolojik bir yatışmayı ifade eder. İnsan, fıtratı gereği karşı cinse duyduğu şiddetli ve çalkantılı arzunun (hareketin) ardından, eşiyle kurduğu bağ sayesinde o sarsıcı enerjiyi dindirir ve eşinin yanında ruhsal bir dengeye, güvene ve dinginliğe (sükûnete) kavuşur.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin varoluşsal boyutunu inceler. Kılıç'a göre insan yeryüzünde sürekli bir arayış, endişe ve telaş içinde olan huzursuz bir varlıktır. Ayetteki "ona sükunet bulasınız diye" (liteskunû ileyhâ) ifadesi, eşin insan için ontolojik bir "mesken" (barınak) kılındığını gösterir. Birey, dünyanın yorucu akışı içinde asıl huzuru ve varoluşsal sığınağı, kendi özünden yaratılan eşinin varlığında bulur.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin İslam aile ahlakındaki terminolojik yerini özetler. Ansiklopedi, "sekînet" kavramının evlilik kurumunun hukuki değil, psikolojik ve manevi temelini oluşturduğunu kaydeder. Evliliğin birincil ve ilahi amacı sadece neslin devamı değil; bireylerin birbirinde ruhi bir sükunet, iç huzuru ve duygusal bir tatmin bulmasıdır.
Meveddeten (مَّوَدَّةً)
İbn Fâris, bu kelimenin "vav, dal, dal" kökünden türediğini ve temel anlamının "bir şeyi çok istemek, arzulamak, sevmek ve ona yönelmek" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak "vedûd" (çok seven) kelimesi de bu kökten gelir ve salt soyut bir sevgiyi değil, eyleme dönüşen aktif bir meyli ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "meveddet" kavramını sıradan bir "sevgi" (mahabbet) kavramından keskin bir çizgiyle ayırır. İsfahânî'ye göre mahabbet, insanın kalbinde gizli kalan içsel bir duygu olabilir; ancak "meveddet", bu sevginin dışarı taşması, davranışlara yansıması, eşe gösterilen ilgi, şefkat, güler yüz ve somut fedakarlıklarla ispat edilmesidir. Kalpteki sevginin, görünür (zâhir) ve aktif hale gelmiş formudur.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimeyi nüzul ortamının sosyolojik gerçekliği üzerinden okur. Öztürk'e göre "meveddet", evliliğin özellikle gençlik ve ilk yıllarındaki o tutkulu, çekimli ve dinamik sevgiyi ifade eder. Kur'an, eşler arasına bu sıcak ve çekici sevgiyi (meveddeti) ilahi bir hediye olarak koyduğunu belirterek, aile kurumunun sadece sözleşmeye dayalı soğuk bir kurum olmadığını, karşılıklı yoğun bir duygusal bağ üzerine inşa edildiğini vurgular.
Rahmeten (رَحْمَةً)
İbn Fâris, kelimenin türediği "ra, ha, mim" kökünün temel anlamının "incelik, acıma, şefkat göstermek ve korumak" olduğunu kaydeder. Etimolojik olarak anne karnındaki bebeği koruyan ve besleyen yapıya da "rahim" denmesinin sebebi, bu kökün mutlak bir kuşatıcılık, karşılıksız verme ve esirgeme duygusu barındırmasıdır.
Râgıb el-İsfahânî, evlilik bağlamında "meveddet" ile "rahmet" kelimelerinin yan yana gelişindeki anlambilimsel dengeyi tahlil eder. İsfahânî'ye göre meveddet (tutkulu sevgi) karşılıklı bir fayda, arzu ve güzellik üzerinden şekillenirken; "rahmet" (şefkat/merhamet), eşlerden biri hastalandığında, yaşlandığında, zayıf düştüğünde veya çekiciliğini yitirdiğinde devreye giren çok daha derin, ahlaki ve fedakarca bir duygudur. Evliliği ayakta tutan asıl uzun vadeli güç bu merhamettir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambilimsel haritasında "rahmet" kavramının teolojik ağırlığını inceler. Izutsu'ya göre "rahmet" aslında öncelikli olarak Allah'a ait, ilahi ve dikey bir sıfattır. Ancak Kur'an, eşler arasına bu ilahi sıfatı yerleştirdiğini söyleyerek, evlilik kurumunu kutsallaştırır. İnsan evliliği, biyolojik bir çiftleşmeden çıkarak, Yaratıcı'nın evrene yansıttığı o mutlak şefkat ve koruyuculuğun (rahmetin) yatay düzlemde, insanlar arasında tecrübe edilen mikro bir modeline dönüşür.
Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki dini lisan haritasını çıkarır. Jeffery, Arapçadaki "r-h-m" kökünün Süryanicedeki "rehmethâ" kelimesiyle akraba olduğunu ve Geç Antik Çağ dini edebiyatında "ilahi inayet ve fedakar sevgi" anlamında yoğun olarak kullanıldığını belirtir. Kur'an'ın bu köklü terimi eşler arası ilişkiye tahsis etmesi, ailenin ilahi bir inayet ve lütuf merkezi olarak kodlandığını gösterir.
Yetafekkerûn (يَتَفَكَّرُونَ)
İbn Fâris, kelimenin kökünü "fe, kef, ra" harflerine dayandırır ve temel anlamının "bir meseleyi zihinde evirip çevirmek, detaylıca akıl yormak ve derinlemesine düşünmek" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak anlık bir aydınlanma değil, aşama aşama ilerleyen iradi ve sistemli bir zihinsel mesaidir.
Râgıb el-İsfahânî, "fikr" kavramını "aklın, mevcut verilerden yola çıkarak bilinmeyen anlamlara doğru hareket etmesi" olarak tanımlar. İsfahânî'ye göre bu ayetteki fiilin tefe'ul babında (kalıbında) ve muzari (şimdiki/geniş zaman) kipinde gelmesi son derece önemlidir. Bu yapı, insanın eşiyle kurduğu bağı ve bu bağdaki mucizevi uyumu sadece anlık bir duygu olarak yaşamaması gerektiğini; bu ilişkinin arkasındaki ilahi tasarımı "sürekli, çaba göstererek ve derinlemesine düşünmesi" (yetafekkerûn) gerektiğini ifade eder.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin ayet bağlamındaki sosyolojik ve epistemolojik (bilgi felsefesi) işlevini tahlil eder. Aydar'a göre evlilik, sevgi ve neslin devamı, insanların her gün karşılaştıkları, son derece sıradan ve kanıksanmış sosyolojik vakalardır. Ancak Kur'an, "düşünen bir toplum için" (likavmin yetafekkerûn) ifadesiyle, bu sıradan günlük gerçekliğin üzerine bir projektör tutar. Akleden bir zihin için, iki yabancı insanın bir araya gelip aralarında böylesine sarsılmaz bir sükunet, tutku ve merhamet bağının "var edilmesi", tesadüfi bir biyolojiyle açıklanamaz; bu, doğrudan Yaratıcı'nın varlığına ve rahmetine işaret eden en büyük ontolojik mucizelerden (ayetlerden) biridir.
Angelika Neuwirth, kelimeyi Kur'an'ın yapısal retoriği bağlamında inceler. Neuwirth'e göre ayet, eşler arasındaki en mahrem, sıcak ve özel alandan (sükunet ve sevgi) başlayıp, aniden evrensel ve bilişsel bir ufka doğru açılır. "Düşünenler için" (yetafekkerûn) kelimesi, dinleyiciyi özel alanının (yatak odasının/yuvasının) duygusallığından çıkarıp, bu uyumun arkasındaki o devasa ve kozmik ilahi aklı idrak etmeye çağıran edebi bir şok ve uyanış cümlesidir.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla