Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Rûm Sûresi, 13. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Rûm Sûresi, 13. Ayet

    وَلَمْ يَكُنْ لَهُمْ مِنْ شُرَكَٓائِهِمْ شُفَعٰٓؤُ۬ا وَكَانُوا بِشُرَكَٓائِهِمْ كَافِر۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Velem yekun lehum min şurakâ-ihim şufe’âu vekânû bişurakâ-ihim kâfirîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Allah'a ortak koştukları arasında hiç şefaatçileri olmayacak, zaten kendileri de ortak koştuklarının tanrılığını reddedecekler."

      Allah’a ortak koştukları arasında hiç şefaatçileri olmayacak. Bu, belirttiğimiz üzere taptıkları ve ilâh olarak niteledikleri putların kendilerine şefaatçi olmayacaklarına dair bir bildirmedir. Zaten kendileri de ortak koştuklarının tanrılığını reddedecekler. Bu beyan, farklı mânalara açıktır. Yani putları onları reddedeceklerdir. Veya onlar kendilerine şefaatçi olmadıklarında ve kendileri aleyhinde şahitlik ettiklerinde putları reddedeceklerdir. Yahut her biri diğerini reddedecektir. Tıpkı şu İlâhî beyanda bildirildiği gibi: “Sonra kıyâmet gününde birbirinizi tanımayacak, birbirinize lânetler yağdıracaksınız”. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Şurekâihim (شُرَكَائِهِمْ)

        İbn Fâris, Mekâyîsü'l-Luğa adlı eserinde bu kelimenin kökenini "şın, ra, kef" harflerine dayandırır. Kökün temel anlamının "iki şeyin birbirinden ayırt edilemeyecek şekilde birbirine karışması, ortaklık kurulması, bir mülkte veya eylemde pay sahibi olma" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak bir teklik veya bağımsızlık durumunun (infirad) tam zıttıdır. Ayette "ortak koştukları şeyler" (şurekâ) şeklinde çoğul formda kullanılarak, müşriklerin ilahi otoriteyi nasıl parçalara ayırdıkları ifade edilir.

        Râgıb el-İsfahânî, "şirk" kavramını dini terminoloji bağlamında detaylandırır. İsfahânî'ye göre şirk, "Allah'ın zatında, sıfatlarında veya fiillerinde O'na bir başkasını denk ve ortak tutmaktır." Ayetteki "şurekâihim" (onların ortakları) tamlamasındaki iyelik ekinin (onların) kullanımı dikkat çekicidir. İsfahânî, bu varlıkların gerçekte Allah'ın ortakları olmadığını, sadece müşriklerin kendi zihinlerinde ürettikleri, kendi icatları olan sahte "ortaklar" olduklarını etimolojik bir incelikle vurgular.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambilimsel haritasında "şirk" kavramının ontolojik ve teolojik konumunu inceler. Izutsu'ya göre "şirk", İslam'ın temel direği olan "tevhid" (Allah'ın mutlak birliği) kavramının semantik ve varoluşsal zıttıdır. Cahiliye dönemi Arap toplumunda şirk, tanrılar arası pratik bir işbölümü ve panteon inancı iken; Kur'an bu kelimeyi evrenin tek ve mutlak egemenine karşı işlenmiş en büyük ontolojik ihanet ve otorite gaspı olarak yeniden tanımlamıştır.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimeyi nüzul ortamının tarihsel ve teolojik bağlamı üzerinden okur. Öztürk'e göre Mekkeli müşrikler Allah'ın varlığını veya yaratıcılığını inkar etmiyorlardı; onların asıl sorunu "şurekâ" (ortaklar) edinmeleriydi. Yüce ve ulaşılamaz gördükleri Allah ile aralarında melekler, cinler veya putlar gibi aracı/şefaatçi alt-tanrılar (ortaklar) tayin ederek kozmik bir bürokrasi yaratmışlardı. Kelime, bu hiyerarşik paganizmin temel taşıdır.

        Dücane Cündioğlu, kavramın felsefi boyutuna eğilir. Cündioğlu'na göre şirk, mutlak BİR'in (Vahdet) parçalanması ve ilahi otoritenin çokluğa (Kesret) dağıtılması yanılgısıdır. İnsan zihni, mutlak ve aşkın olanı kavramakta zorlandığı için, kendi acziyetini tanrısallaştırarak somut, ulaşılabilir ve yönlendirilebilir "ortaklar" (şurekâ) üretir. Bu, insanın hakikati kendi beşeri ölçülerine indirgeme çabasının etimolojik dışavurumudur.

        Şufeâ' (شُفَعَاءُ)

        İbn Fâris, kelimenin türediği "şın, fe, ayın" kökünün temel anlamının "tek (vitr) olan bir şeyi çift yapmak, bir şeyi diğerine ekleyerek onu desteklemek ve güçlendirmek" olduğunu kaydeder. Etimolojik olarak "şefaat"; zayıf, eksik veya yardıma muhtaç birinin, kendisinden daha güçlü, itibarlı ve yüksek mertebedeki birine eklenerek/tutunarak onun statüsünden faydalanması ve bu sayede kurtuluşa ermesi demektir.

        Râgıb el-İsfahânî, "şefaat" kavramını dini ve hukuki bir terim olarak tahlil eder. İsfahânî'ye göre şefaat, saygınlığı yüksek olan birinin, daha düşük statüdeki birinin hatasını affettirmek veya ona bir fayda sağlamak için kendi itibarını araya koymasıdır. Ayette, müşriklerin uydurdukları o sahte ortakların (şurekâ), kıyamet gününde onlar için birer "şufeâ" (şefaatçiler/kurtarıcı aracılar) olamayacağının vurgulanması, müşriklerin ahiret kurtuluşunu kendi icat ettikleri bu kozmik torpil/kayırma sistemine bağladıklarını gösterir.

        Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı eserinde kelimenin köken haritasını inceler. Jeffery, Arapçadaki "şefaat" kavramının kökensel olarak Sami dillerindeki (özellikle Süryanice ve Aramicedeki) hukuki ve dini terminolojiyle bağlantılı olduğunu belirtir. Geç Antik Çağ'ın Yahudi-Hristiyan metinlerinde "ilahi mahkemede savunuculuk yapma, araya girme (intercession)" anlamında kullanılan bu kavramın, Kur'an'da müşriklerin beklentilerini çürütmek için spesifik bir eskatolojik terim olarak merkeze alındığını ifade eder.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin sosyolojik zeminini Mekke'nin toplumsal yapısı üzerinden analiz eder. Aydar'a göre "şefaat" kavramı, Mekke aristokrasisindeki "himaye/patronaj" (civar) sisteminin kozmik boyuta yansıtılmış halidir. Müşrikler, dünyada zayıfların güçlü kabile reislerinin himayesine girerek mahkemelerden veya cezalardan kurtulabilmesi (şefaat) gibi, ahirette de kendi taptıkları "güçlü" putların/meleklerin Allah'a baskı yaparak veya O'nu ikna ederek kendilerini kurtaracağına inanıyorlardı. Ayet, bu beşeri ve yozlaşmış sistemin ilahi adalette geçersiz olduğunu ilan eder.

        Angelika Neuwirth, kavramı Geç Antik Çağ eskatolojisi bağlamında okur. Neuwirth'e göre ayet, dramatik bir mahkeme (kıyamet) sahnesi çizer. "Şefaatçilerin bulunamaması" (lem yekun lehum... şufeâ), müşriklerin güvendikleri o aracı kurumların çöktüğü, mitolojik ve hiyerarşik evren algısının yıkıldığı anı temsil eder. İnsan, kendi eylemleriyle ve Yaratıcısıyla hiçbir aracının, azizin veya putun (şefaatçinin) arkasına saklanamayacağı mutlak bir çıplaklık içinde yüzleşir.

        Kâfirîn (كَافِرِينَ)

        İbn Fâris, bu kelimenin kökünü "kef, fe, ra" harflerine dayandırır. Kökün temel ve fiziksel anlamının "bir şeyin üzerini sıkıca örtmek, gizlemek, saklamak ve perdelemek" olduğunu yineler. Ancak bu ayetteki kullanımı etimolojik ve bağlamsal olarak önceki kullanımlarından farklı ve son derece ironiktir.

        Râgıb el-İsfahânî, "küfr" kavramının genellikle hakikati (Allah'ı ve ayetlerini) inkar etmek veya nimetlere nankörlük etmek anlamında kullanıldığını; ancak bu ayette fiilin nesnesinin bizzat müşriklerin kendi taptıkları putlar (şurekâ) olduğuna dikkat çeker. İsfahânî'ye göre kıyamet gününün dehşetiyle karşılaşan müşrikler, dünyada taptıkları bu ortakları ahirette "inkar edecek" (kâfirîn), onlarla olan bağlarını koparıp reddedecek ve "Biz bunlara tapmıyorduk" diyerek kendi dünyevi inançlarının üzerini örteceklerdir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambilimsel haritasında kelimenin bu ayetteki dramatik kaymasını tahlil eder. Izutsu'ya göre, dünyada tevhid inancını reddedip şirki savunanlar (kâfirler), eskatolojik (ahiret) sahnede o çok güvendikleri şefaatçilerin kendilerini terk ettiğini görünce tam bir psikolojik çöküş yaşarlar. Bu noktada "küfür" eylemi yön değiştirir; artık Allah'a karşı değil, dünyada müttefik oldukları kendi sahte tanrılarına karşı bir "inkar, ret ve karşılıklı düşmanlık" (kâfirîn) haline gelir. Bu, şirkin kendi kendini yok eden ontolojik doğasıdır.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin bu bağlamdaki teodise (ilahi adalet) ve varoluşsal boyutunu inceler. Kılıç'a göre ayetteki "ortaklarını inkar ediciler (kâfirîn) oldular" ifadesi, muazzam bir ontolojik ironi barındırır. Dünyadayken hakikatin ve ilahi ayetlerin üzerini örtenler (kâfirler), hesap gününde kurdukları sahte dünyaların ve taptıkları nesnelerin işe yaramazlığını görünce bu kez de o sahte nesnelerin üzerini örtmeye/reddetmeye çalışırlar. Ancak dünyadaki "küfür" (inkar) kendi tercihleri iken, ahiretteki "küfür" (kendi putlarını inkar) çaresizliğin ve ebedi yalnızlığın dayattığı varlıksal bir iflastır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X