اَللّٰهُ يَبْدَؤُا الْخَلْقَ ثُمَّ يُع۪يدُهُ ثُمَّ اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Rûm Sûresi, 11. Ayet
Daralt
X
-
Allah, varlığı ilkin yaratır, sonra bunu tekrar eder. Sonunda hep O'na döndürüleceksiniz”
Allah, varlığı ilkin yaratır, sonra bunu tekrar eder. Bu zâhiri anlamı itibariyle bir iddiadır. Fakat Cenâb-ı Hak daha önceki âyetlerde yeniden yaratma ve ölümden sonra diriltmeye dair onları susturan deliller açıklamıştır. Nitekim O meâlen şöyle buyurmuştur: “Kendi kendilerine bir düşünmezler mi? Allah gökleri, yeri ve bunlar arasında bulunanları ancak hak olarak yaratmıştır”; “Yeryüzünde gezip de kendilerinden öncekilerin sonu ne olmuş görmezler mi?” Bu ve benzeri İlâhî beyanlarda Cenâb-ı Hak onları delille susturmuştur. Şöyle ki; Eğer yeniden yaratma ve yeniden diriliş olmasaydı insanlann yaratılması boşuna, gereksiz ve hikmet dışı bir iş olurdu. İlk yaratmadaki kudret, eğer daha fazla değilse kesinlikle yeniden yaratmadan daha az değildir. İlk yaratmaya güç yetiren kimse, yeniden yaratmaya daha fazla güç yetirir. Zira bir şeyin yeniden yaratılması size göre ilk yaratmadan daha kolaydır. Nitekim şu İlâhî beyanda bu durum bildirilmektedir; “Bu O nun için pek kolaydır”.
Sonunda hep O’na döndürüleceksiniz. Yeniden yaratma ve ölümden sonra diriltme “O’na dönme” olarak nitelenmiştir. Çünkü belirttiğimiz gibi onların bu dünyada yaratılmasındaki maksat, ölümden sonra yeniden yaratılmaları ve diriltilmeleridir. Bundan dolayı yeniden yaratma “O’na dönme” ve “huzuruna çıkma” olarak nitelenmiştir. Aslında onlar tüm vakitlerde O’na dönmekte ve O’nun huzuruna çıkmakta olsalar da âhiret hayatı için bu nitelemeler yapılmıştır.
Yorumu Yorumla
-
Yebdeu (يَبْدَؤُا۟)
İbn Fâris, Mekâyîsü'l-Luğa adlı eserinde bu kelimenin kökünü "be, dal, hemze" harflerine dayandırır. Kökün temel anlamının "bir şeye başlamak, onu ilk defa ortaya çıkarmak ve öncelik" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak, daha önce hiçbir örneği, modeli veya geçmişi olmayan bir şeyi yokluktan varlık sahnesine çıkarmak, süreci başlatan ilk adımı atmak (ibda) demektir.
Râgıb el-İsfahânî, "bed'" kavramını tahlil ederken, bunun sadece sıradan bir başlangıç olmadığını, yaratılışın mutlak sıfır noktasını ifade ettiğini vurgular. İsfahânî'ye göre ayette Allah'ın yaratmaya "başlaması" (yebdeu), malzemenin de, formun da, zamanın da bizzat O'nun iradesiyle ilk defa icat edildiğini gösteren ontolojik bir eylemdir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambilimsel haritasında "bed'" eyleminin kozmolojik ağırlığını inceler. Izutsu'ya göre bu kelime, İslam öncesi Arap toplumunun (Cahiliye) inandığı "ezeli ve sonsuz evren" veya "kör tesadüflerle işleyen zaman" (dehr) algısını temelden yıkar. Varlığın "başlatılması", evrenin kendi kendine var olan statik bir yapı olmadığını; aksine kişisel, bilinçli ve irade sahibi bir Yaratıcı'nın aktif ve dinamik bir projesi olduğunu ilan eden teolojik bir devrimdir.
El-Halk (ٱلْخَلْقَ)
İbn Fâris, kelimenin türediği "hı, lam, kaf" kökünün temel anlamının "bir şeyi pürüzsüz hale getirmek, ölçülendirmek, takdir etmek ve belli bir orana göre yapmak" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak bu kök, yaratılan nesnenin rastgele fırlatılmış bir kütle olmadığını, içinde şaşmaz bir mühendislik, denge ve matematiksel bir "ölçü" (takdir) barındırdığını kanıtlar.
Râgıb el-İsfahânî, "halk" eylemini "bir şeyi bir ölçüye göre, hikmetle ve belli bir amaca matuf olarak icat etmek" şeklinde tanımlar. Ayette "yebdeu" (başlatır) fiilinin nesnesi olarak kullanılan "el-halk" (yaratılış/yaratılmışlar) kelimesinin başındaki belirlilik takısı (el), sadece insanoğlunu değil, mikrokozmostan makrokozmosa kadar tüm fiziksel ve biyolojik evrenin bu ölçülü tasarımın bir parçası olduğunu gösterir.
Celaleddin el-Suyuti, kelimenin gramatikal ve kelami boyutunu tefsir nakilleriyle birleştirir. Suyuti, "halk" kelimesinin burada masdar (yaratma eylemi) olarak değil, mef'ul (yaratılmış olan tüm mevcudat) anlamında kullanıldığını belirtir. Bu kullanım, Allah'ın dışındaki her şeyin ontolojik statüsünü "yaratılmışlık" (mahlukiyet) zeminine indirgeyerek mutlak tevhid inancını perçinler.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin bağlamında kelimenin varoluşsal boyutunu tahlil eder. Kılıç'a göre "el-halk", kendi varoluşunu sürdürebilme gücünden yoksun, her an Yaratıcı'nın müdahalesine ve enerjisine muhtaç olan bağımlı varlık alanıdır. Evrenin yaratılışı bir kez olup bitmiş ve kendi haline terk edilmiş bir mekanizma (deizm) değildir; sürekli "başlatılan" ve devam ettirilen dinamik bir süreçtir.
Yu'îduhu (يُعِيدُهُ)
İbn Fâris, bu kelimenin kökenini "ayın, vav, dal" (avd) harflerine dayandırır. Kökün temel anlamının "bir şeyin önceki haline geri dönmesi, eski yerine gelmesi ve bir eylemin tekrarlanması" olduğunu kaydeder. Etimolojik olarak "iade" (yu'îdu), daha önce var olan, sonra formu bozulan veya yok olan bir şeyi orijinal yapısına ve başlangıç noktasına yeniden döndürme işlemidir.
Râgıb el-İsfahânî, "iade" kavramının Kur'an'daki eskatolojik (ahirete dair) kullanımına odaklanır. İsfahânî'ye göre, dilde "avd" kelimesi sıradan bir geri dönüşü ifade etse de; ayetteki "yu'îduhu" (onu iade eder/tekrarlar) fiili, ölümle dağılan, toprağa karışan ve yok olan insan bedeninin, ahiret gününde tıpkı ilk yaratılışındaki gibi yeniden diriltilmesini (ba's) anlatan spesifik bir diriliş terimidir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin kelam tarihindeki terminolojik değerini "Mebde ve Maâd" (Başlangıç ve Dönüş Yeri) kavramları üzerinden inceler. Ansiklopedi, Kur'an'ın "iade" kelimesi üzerinden muazzam bir mantıksal argüman (kıyas) kurduğunu belirtir: Yoktan, hiçbir örnek olmadan yaratmayı (bed') başaran mutlak bir kudretin, zaten daha önce var edilmiş olan bir şeyi kodlarından yeniden üretmesi (iade) aklen çok daha kolaydır. Bu fiil, dirilişin rasyonel temelidir.
Angelika Neuwirth, kavramı Geç Antik Çağ'ın kozmolojik ve zamansal algıları bağlamında analiz eder. Neuwirth'e göre "başlatma" (bed') ve "tekrarlama/iade etme" (avd) şeklindeki bu ikili yapı, paganizmin anlamsız, sürekli kendi etrafında dönen döngüsel (mitolojik) zamanını parçalar. Tarih ve varoluş, Allah'ın iki büyük müdahalesi (ilk yaratılış ve ahiretteki diriliş) arasına gerilmiş, başı ve sonu belli olan teleolojik (amaca yönelik) bir zaman çizelgesine oturtulur.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimeyi Mekke toplumunun itirazları üzerinden polemiksel bir bağlamda okur. Öztürk'e göre Mekkeli müşrikler Allah'ın "ilk yaratıcı" (bed') olduğunu kabul ediyor, ancak bedenin çürüdükten sonra yeniden diriltilmesini (iade) şiddetle reddediyorlardı. "Yu'îduhu" fiili, onların kabul ettiği bir doğrudan (ilk yaratılış) yola çıkarak onları inkar ettikleri şeye (dirilişe) mantıksal olarak mecbur bırakan, sosyo-teolojik bir meydan okumadır.
İleyhi (إِلَيْهِ)
İbn Fâris, "hemze, lam, ye" kökünden gelen "ilâ" edatının, "bir şeyin son bulduğu yer, varış noktası, gaye ve hedef" anlamlarına geldiğini belirtir. Etimolojik olarak bir hareketin yönünü ve nihai olarak biteceği sınırı çizer. Ayetteki "ileyhi" (sadece O'na) şeklindeki kullanım, varoluşsal yürüyüşün tek ve mutlak rotasını belirler.
Celaleddin el-Suyuti, ifadenin gramer yapısındaki belagat (retorik) sanatına dikkat çeker. Suyuti'ye göre "ileyhi" (O'na) ifadesinin, fiilden ("turce'ûn" kelimesinden) önce (takdim edilerek) kullanılması "hasr" (sınırlandırma ve tahsis) ifade eder. Yani bu yapı, "O'na döndürüleceksiniz" değil, "Başka hiçbir yere, başka hiçbir otoriteye veya puta değil, yalnızca ve kesinlikle O'na döndürüleceksiniz" anlamını taşıyarak şirki reddeden dilbilimsel bir barikat kurar.
Turce'ûn (تُرْجَعُونَ)
İbn Fâris, kelimenin türediği "ra, cim, ayın" kökünün "geri dönmek, geldiği yere veya başlangıç noktasına rücu etmek" anlamına geldiğini kaydeder. Fiilin burada edilgen (meçhul) formda (döndürüleceksiniz) kullanılması etimolojik olarak büyük bir önem taşır. Bu, dönüşün insanın kendi hür iradesiyle, keyfi olarak yaptığı bir seyahat değil; dışarıdan gelen mutlak bir güç (ilahi irade) tarafından zorunlu olarak gerçekleştirilen ontolojik bir çekim/toplanma olduğunu kanıtlar.
Râgıb el-İsfahânî, "rücu" kavramını, varlığın nihai hesaplaşması olarak tahlil eder. İsfahânî'ye göre bu dönüş, mekansal bir yer değiştirme (dünyadan başka bir galaksiye gitme) değildir; bu, insanın yaratıldığı mutlak iradenin hükümranlık alanına (mahkemesine) çıkarılması ve dünyadaki eylemlerinin sonuçlarıyla yüzleşmesidir.
Dücane Cündioğlu, kelimenin felsefi ve tasavvufi kökenlerine iner. Cündioğlu'na göre "rücu" (dönüş), varlığın temel felsefi yasasıdır. Evren, BİR'den (Vahdet/Allah) çokluğa (Kesret/Mahlukat) doğru yayılmıştır (bed'). Ancak hiçbir mevcudat kendi başına varlığını sürdüremez; fiziksel parçalanmanın (ölümün) ardından bütün çokluk, aslına, yani kaynağına geri dönmek (rücu) zorundadır. "Turce'ûn" kelimesi, varoluş çemberinin felsefi olarak kapanmasını, her şeyin çıktığı o Mutlak Kaynak'ta nihayete ermesini ifade eden ontolojik bir zorunluluktur.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla