وَعْدَ اللّٰهِۜ لَا يُخْلِفُ اللّٰهُ وَعْدَهُ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Rûm Sûresi, 6. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: ilahi vaad, rum suresi, gaflet, dünya hayatı, rum suresi 6. ayet, rum 6, allah, ilim, bilgi
-
Bu Allah’ın vâdidir, Allah vâdinden caymaz; ama insanların çoğu bunun bilincinde değildirler.
Bu Allahın vâdidir. Allah vâdinden caymaz. Şehadet âleminde vâdden dönme üç sebepten dolayı olur. İlki, yapılan vâdden bir pişmanlık duymaktır. Bu pişmanlık, kişiyi vâdini yerine getirmekten ve buna vefa göstermekten alıkoyan bir durumdur. Diğer sebep vâdedilene ortaya çıkan bir ihtiyaçtır. Bu ihtiyaç kişiyi vâdine vefa göstermekten ve umulanı yerine getirmekten alıkoyan bir durumdur. Bir diğer sebep vâdeden kişide meydana gelen bir acizliktir. Kişi vâdettiğini yerine getirmeye güç yetirmez ve bu acizlik vâdine uymaktan ve bunu yerine getirmekten alıkoyan bir durumdur. Allah Teâlâ belirttiğimiz tüm bu sebeplerden münezzeh olduğuna göre O nun vâdinden cayması mümkün değildir. Bütün güç ve kudret Allaha aittir.
Ama insanların çoğu bunun bilincinde değildirler. Bilincinde değildirler sözü şu mânaya gelebilir; Allah’ın onlara, bilgiye ulaştıran kaynaklarını verdikten sonra bu bilgi vasıtalarını derinlemesine inceleyip üzerinde düşünmedikleri için bunun bilincinde değildirler. Fakat onlar bu bilgi araçlarını inceleyip bunlar hakkında düşünmediklerinden bilemezler. Dolayısıyla onlar bu hususta inceleme ve düşünmeyi terketmeleri sebebiyle mâzur da kabul edilmezler. Bilincinde değildirler sözü şu mânaya da gelebilir: Yani bildiklerinden yararlanmazlar. Cenâb-ı Hak onların bildiklerinden yararlanmamaları sebebiyle onları bilgisiz diye nitelemiştir. Bu durum, Cenâb-ı Hakk’ın duyu organları bulunduğu halde bunlardan yararlanmadıklarından dolayı duyu organları bulunmayan insanlar gibi kabul etmesine benzer.
Yorumu Yorumla
-
Va'd (وَعْدَ)
İbn Fâris, Mekâyîsü'l-Luğa adlı eserinde bu kelimenin kökenini "vav, ayın, dal" harflerine dayandırır. Kökün temel anlamının "geleceğe dair bir teminat vermek, bir sözleşme veya taahhütte bulunmak" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak bir irade beyanı olan bu eylem, ayette "Va'dallah" (Allah'ın vaadi) şeklinde doğrudan ilahi zata izafe edilerek kesin ve sarsılmaz bir ahde dönüşür.
Râgıb el-İsfahânî, "va'd" kelimesinin kavramsal çerçevesini çizerken, bunun iyilik ve müjde bildiren taahhütler için kullanıldığını, kötülük ve ceza bildiren taahhütler için ise genellikle "va'id" (tehdit) kelimesinin tercih edildiğini belirtir. İsfahânî'ye göre, Rumların galip geleceğine dair verilen bu söz, sadece askeri bir öngörü değil, müminler için ontolojik bir iyilik ve kurtuluş garantisi taşıdığı için "va'd" kelimesiyle ifade edilmiştir.
Celaleddin el-Suyuti, "Va'dallah" tamlamasını gramer (nahiv) kuralları çerçevesinde inceler. Bu ifadenin metin içinde mef'ul-i mutlak (mutlak nesne) konumunda olduğunu ve kendisinden önce gizli bir "Allah bunu kesin bir vaat olarak vadetti" fiilinin bulunduğunu aktarır. Suyuti'ye göre kelimenin bu dilbilgisel yapısı, verilen sözün pekiştirilmesini ve teolojik olarak geri dönülemez bir ilahi kanun hükmünde olmasını sağlar.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin sözlük anlamını teolojik (kelami) bir bağlamda analiz eder. Ansiklopedi, "va'd" kelimesinin Allah'ın "sıdk" (doğruluk) sıfatının doğrudan bir yansıması olduğunu kaydeder. Yeryüzündeki imparatorlukların kaderini belirleyen bu taahhüt, ilahi adaletin ve tarihe müdahale iradesinin kelami bir kanıtı olarak ele alınır.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin nüzul ortamındaki tarihsel ve sosyo-politik işlevine dikkat çeker. Öztürk'e göre buradaki "va'd", soyut ve ahirete dair bir kurtuluş vaadi değil; doğrudan Hicaz bölgesinin jeopolitik gerçekliğiyle ilgili, birkaç yıl içinde gerçekleşecek olan somut bir siyasi galibiyet taahhüdüdür. Kelime, Mekkeli Müslüman azınlığın psikolojik direncini artırmak için kullanılmış güçlü bir motivasyon aracıdır.
Toshihiko Izutsu, anlambilimsel (semantik) perspektiften kelimenin İslam öncesi (Cahiliye) Arap toplumundaki karşılığı ile Kur'an'daki kullanımı arasındaki farka odaklanır. Kabile toplumlarında "va'd" (söz), değişen siyasi çıkarlara, güç dengelerine veya dış etkenlere bağlı olarak bozulabilen yatay bir kavramken; Kur'an bu kelimeyi mutlak otoriteye (Allah'a) bağlayarak onu tarih üstü, sarsılmaz ve dikey bir hakikat boyutuna taşır.
Yukhlifu (يُخْلِفُ)
İbn Fâris, kelimenin türediği "hı, lam, fe" kökünün temel olarak "arkada kalmak, sonradan gelmek, bir şeyin yerini almak ve zıt düşmek" anlamlarına geldiğini belirtir. Etimolojik olarak "hulf" kavramı, kişinin verdiği sözün arkasında durmaması, eyleminin sözüyle çelişmesi ve taahhüdünün gerisinde kalması durumunu ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "hulf" (sözden dönme) eyleminin psikolojik ve ontolojik nedenlerini tahlil eder. İsfahânî'ye göre bir irade sahibi ancak şu sebeplerden ötürü sözünden döner: Ya geleceği öngöremeyen bir cehalet içindedir, ya şartlar değiştiğinde sözünü tutacak gücü kalmamış bir acziyet içindedir ya da başından beri yalan söyleyen bir sahtekârdır. Ayetteki "lâ yukhlifu" (sözünden dönmez/caymaz) şeklindeki mutlak red ifadesi, ilahi zatın her türlü acziyet, bilgisizlik ve değişimden münezzeh olduğunu gösteren anlambilimsel bir zırhtır.
Dücane Cündioğlu, kelimenin felsefi bir tahlilini yaparak söz (niyet) ile eylem arasındaki zamansal boşluğa dikkat çeker. Cündioğlu'na göre insan için "hulf" (sözden cayma) ihtimali her zaman vardır çünkü insan zamanın, değişimin ve dış etkenlerin kölesidir. Ancak Allah için "sözünden dönme" eyleminin reddedilmesi (lâ yukhlifu), O'nun zamanın ötesinde (aşkın) olmasıyla ve iradesi ile eylemi arasına hiçbir dünyevi sektenin girememesiyle ilgilidir.
Akthar (أَكْثَرَ)
İbn Fâris, "kef, se, ra" harflerinden oluşan bu kökün "çokluk, yığın, kalabalık ve büyük bir nicelik" anlamına geldiğini belirtir. Etimolojik olarak sayısal bir yoğunluğu ifade eden ism-i tafdil (kıyaslama/en üstünlük) formundadır.
Râgıb el-İsfahânî, "kesret" (çokluk) ve "akthar" (çoğunluk) kelimelerinin Kur'an'ın kavramsal haritasındaki olumsuz çağrışımlarına dikkat çeker. İsfahânî'ye göre, metinde bu kelime genellikle "akıl", "bilgi" veya "şükür" eksikliği ile yan yana kullanılır. Ayette sayısal niceliğin (çoğunluğun), niteliksel bir değer ifade etmediği, aksine hakikatin idrakinden yoksun kalabalık bir yığını sembolize ettiği etimolojik bir gerçektir.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin sosyolojik zeminini inceler. Aydar'a göre "akthar" kelimesi, kitle psikolojisinin ve avam tabakasının yüzeysel doğasını tanımlamak için kullanılır. İnsanların "çoğunluğu", derin bir tefekkür yerine göz önündeki anlık kazançlara veya somut yenilgilere (örneğin Bizans'ın ilk yenilgisine) odaklandıkları için, tarihsel süreçleri yöneten ilahi yasaları anlama konusunda her zaman yetersiz kalırlar.
An-Nâs (النَّاسِ)
İbn Fâris, bu kelimenin etimolojik kökeni hakkında iki farklı görüşü aktarır. Birincisi, "nun, vav, sin" (nevese) kökünden geldiği ve "hareket eden, sallanan, istikrarsız varlık" anlamına geldiği yönündedir. İkincisi ve daha yaygın olanı ise "hemze, nun, sin" (üns) kökünden türediği ve "birbirine alışan, ünsiyet kuran, sosyalleşen topluluk" anlamını taşıdığıdır. Her iki durumda da kelime, zayıflık ve sosyalleşme eğilimi taşıyan insan türünü tanımlar.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin metin içindeki antropolojik ve sosyolojik kullanımını özetler. Ansiklopedi, "en-nâs" kavramının, özel bir inanç grubunu (müminler) veya derin bir kavrayışa sahip olanları değil; sıradan, günlük telaşları içinde yaşayan, peygamberin mesajına ve tarihin arka planındaki ilahi kurguya genellikle kör ve sağır olan "genel insanlık kitlesini" (avamı) ifade ettiğini kaydeder.
Angelika Neuwirth, kelimeyi Geç Antik Çağ'ın retorik formları üzerinden analiz eder. Neuwirth'e göre Kur'an'da "insanların çoğunluğu" (akthara'n-nâs) ifadesi, dönemin Mekke kamusal alanındaki dinleyicileri uyanışa çağıran edebi bir stratejidir. Bu kullanım, vizyon sahibi inanan azınlık ile dış görünüşlere aldanan cahil çoğunluk arasında keskin bir polemik ve kutuplaşma yaratarak dinleyicinin kendi safını seçmesini zorunlu kılar.
Ya'lemûn (يَعْلَمُونَ)
İbn Fâris, kelimenin kökünü "ayın, lam, mim" harflerine dayandırır ve temel anlamının "bir şeye iz/işaret koymak, o şeyi diğerlerinden ayırt etmek, eşyanın hakikatini bilmek ve idrak etmek" olduğunu ifade eder. Etimolojik olarak cehaletin (bilgisizliğin ve yüzeyselliğin) zıttıdır.
Râgıb el-İsfahânî, "ilim" kavramını tahlil ederken, bunun sadece bilgi kırıntılarını ezberlemek değil, "bir şeyin özünü, aslını ve mahiyetini tam olarak kavramak" olduğunu belirtir. Ayetteki olumsuz yapıyı (lâ ya'lemûn/bilmezler) bu bağlamda yorumlayan İsfahânî; kalabalıkların sadece görünürdeki siyasi gelişmeleri, imparatorlukların birbirini yendiği fiziksel dünyayı gördüklerini, ancak bu olayların arkasında işleyen ilahi adaleti, "emri" ve "vaadi" kavramaktan (ilimden) mahrum olduklarını vurgular.
Toshihiko Izutsu, anlambilimsel yaklaşımıyla kelimenin Kur'an'daki epistemolojik (bilgi felsefesi) boyutunu ortaya çıkarır. Izutsu'ya göre "lâ ya'lemûn", basit bir informasyon eksikliği değildir; bu, "gaybı" (görünmeyen metafizik düzeni) okuyamama durumudur. Müşriklerin bilgi sistemi yalnızca duyusal verilere (Sasani ordularının zaferine) dayanır. Oysa gerçek "ilim", fiziksel kabuğun ötesine geçip Allah'ın tarih üzerindeki yenilmez iradesini görebilen derin bir bilişsel ve manevi eylemdir.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin edebi formunu ve kipini inceler. Fiilin şimdiki/geniş zaman kipiyle (muzari) "ya'lemûn" şeklinde gelmesinin, insanların bu yüzeysel bakış açısının geçmişte kalmış bir hata olmadığını, sürekli yenilenen, bitmek bilmeyen ve süregelen bir bilgisizlik hali olduğunu gösteren etkili bir edebi tasvir olduğunu belirtir.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla