Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Rahmân Sûresi, 78. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Rahmân Sûresi, 78. Ayet

    تَبَارَكَ اسْمُ رَبِّكَ ذِي الْجَلَالِ وَالْاِكْرَامِ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Tebârake-smu rabbike żî-lcelâli vel-ikrâm(i)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Azamet ve kerem sahibi Rabbinin adı ne yücedir!”

      Ebû Bekir el-Esam bu âyete şöyle mâna verdi: Rabb’inin İsmi, başkasının bu isme lâyık olmayacak derecede yücedir. Azamet sahibi; yani yaratılanların kendisini yüceltmelerine lâyık olan ve O’ndan başkasına bu ismi veremeyecekleri derecede ulu olandır. Kerem sahibi; yani kendisine çocuk, ortak ve benzeri şeylerin isnat edilmesine lâyık olmayan demektir.

      Bu sûrede Rabb’inizin nimetlerinden hangisini inkâr edebilirsiniz? mealindeki âyetin sıkça tekrar edilmesinin faydası konusunda şunlar söylenmiştir: Allah’ın birliğine işaret konusunda göklerde ve yerde bulunan nimetlerden hangisini inkâr edebilirsiniz? Kendilerini Allah’ın yarattığına, peygamberleri O’nun gönderdiğine ve onların Allah’tan getirdiklerine gökler de yer de şahitlik etmektedir. Daha önce de söylediğimiz gibi bu, göklerde ve yerde olan her nesnenin, maldan, yiyecek ve içecekten daha faydalı olduğu mânasına gelir. Bu, bir insanın başka birini kınamasına ve azarlamasına benzemektedir: Sen aç değil miydin, seni ben doyurdum, bunu inkâr mı ediyorsun? Sen susamış değil miydin, sana ben su verdim, bunu inkâr mı ediyorsun? Sen çıplak değil miydin, seni ben giydirdim, bunu inkâr mı ediyorsun? Bu ve buna benzer sözleri söylemesi gibidir. Bu âyetin tekrar edilmesinde bundan başka faydaların olması da mümkündür. Meselâ âyet öğüt ve nasihat anlamına gelir, öğüt ve nasihatta esas olan da kalplere daha iyi yerleşsin ve daha çabuk kabul edilsin diye tekrar edilmesidir. En doğrusunu Allah bilir.

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Tebâreke (تَبَارَكَ)

        Kelimenin kökeni b-r-k harflerine dayanmaktadır. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "sebat etmek, kalıcı olmak, devenin göğsünü yere vurup çökmesi" ve "büyümek, artmak, bereketlenmek" olduğunu belirtir; "tebâreke" fiilinin ilahi lütfun tükenmezliğini, kalıcılığını ve eksilmeden sürekli artmasını ifade ettiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, "bereket" kavramının ilahi hayrın bir şeyde sabit kalması manasına geldiğini, fiilin bu formunun (tebâreke) sadece Allah'a has kılındığını ve O'nun kesintisiz, sonsuz nimetlerin mutlak ve yegane kaynağı olduğunu tahlil eder. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dil ailesindeki kökenlerine inerek, Aramice ve İbranicedeki "brk" (diz çökmek, kutsamak) köküne dayandığını, dini terminolojide ilahi lütuf ve yücelik bildiren evrensel bir kavrama dönüşerek Arapçaya yerleştiğini delillendirir. Toshihiko Izutsu, kelimeyi Kur'an'ın lütuf semantiği bağlamında değerlendirerek, sure boyunca sayılan onca eşsiz nimetin, estetik ödülün ve ontolojik ikramın ardından bu fiilin kapanışta gelmesinin, bütün bu varoluşsal zenginliğin asıl kaynağı olan ilahi bereketin ihtişamlı bir ilanı olduğunu analiz eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin fonetik ve yapısal gücüne odaklanarak, bünyesindeki uzatmanın ve ses uyumunun, surenin başından beri tekrarlanan "âlâ" (nimetler) ahengini muazzam ve görkemli bir finalle taçlandırdığını, ilahi yüceliği metnin ritmine kusursuzca yansıttığını detaylandırır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin bağlamsal işlevine dikkat çekerek, muhataba onca ödül ve ceza tablosu sunulduktan sonra, bu fiille asıl övgüye, tazime ve şükre layık olan yegane otoritenin Allah olduğunun sarsıcı bir hatırlatmayla vurgulandığını ifade eder.

        İsm (اسْمُ)

        Kelimenin kökeni s-m-v (veya v-s-m) harflerine dayanmaktadır. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "yücelik, yükseklik ve bir şeyin üzerine konulan işaret" olduğunu, ismin de adlandırılan varlığı yücelttiği veya onu diğerlerinden ayıran bir alamet olduğu için bu kökten türediğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ism" kavramının bir varlığın zihnî ve ontolojik temsili olduğunu, ayetin bağlamında övülen ve yüceltilen şeyin sadece dildeki bir kelime (lafız) değil, o ismin işaret ettiği mutlak ilahi zatın, sıfatların ve kudretin bizzat kendisi olduğunu tahlil eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kavramı varlık felsefesi açısından değerlendirerek, surenin başından sonuna kadar anlatılan yaratılışın, adaletin, cennet ve cehennemin aslında Allah'ın "isimlerinin" (Rahman, Adl, Kerim vb.) evrendeki ontolojik tecellileri olduğunu; dolayısıyla "ismin bereketlenmesi"nin bu tecellilerin kusursuzluğu ve yüceliği anlamına geldiğini ifade eder.

        Rabbike (رَبِّكَ)

        Kelimenin kökeni r-b-b harflerine dayanmaktadır. Sondaki "-ke" zamiri tekil muhataba (senin) racidir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyi ıslah etmek, korumak, yavaş yavaş kemale erdirmek ve mutlak malik olmak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, eylemin özünde varlığa şekil vermek, onu terbiye etmek ve idare etmek yattığını, bu ayetin bağlamında onca nimeti var eden, evreni bir nizam içinde tutan ve hesabı görecek olan otoritenin bu "rububiyet" vasfıyla hareket ettiğini tahlil eder. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dil ailesinin, özellikle Aramice ve Süryanicede "efendi, mutlak sahip" anlamlarına gelen "rabbā" kökünden beslenerek Arap dini lügatine yerleştiğini delilleriyle ortaya koyar. Toshihiko Izutsu, kelimenin bağlamsal ve psikolojik etkisine odaklanarak, sure boyunca insanlara ve cinlere (ikil formda) yapılan o evrensel ve sarsıcı hitabın, surenin en sonunda tekil "-ke" (senin Rabbin) zamiriyle aniden son derece şahsi, samimi ve yakın bir ilişkiye (doğrudan tekil inanan muhataba) dönüşmesinin, ontolojik korkuyu (celâl) derin bir ilahi yakınlığa ve aidiyete çevirdiğini analiz eder. Gabriel Said Reynolds, kelimeyi Geç Antik Çağ'ın teolojik ekosistemi içinde değerlendirerek, "Rabb" isminin evrensel Yaratıcı ve Yargıç konseptiyle Hristiyan ve Yahudi teolojisindeki mutlak efendi tasavvurunu paylaştığını belirtir.

        Zî (ذِي)

        Kelimenin kökeni z-v harflerine dayanmaktadır. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "sahip olmak, bir şeyi barındırmak ve ona malik olmak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "zû" kelimesinin mecrur (esreli) formu olan bu ifadenin, doğrudan bir aidiyeti ve sahipliği bildirdiğini; ayetin bağlamında Rabbin yüce isim ve sıfatlarına ontolojik bir aidiyet köprüsü kurarak, Allah'ı bir sonraki kelimeler olan mutlak azamet ve lütuf sıfatlarının yegane ve gerçek sahibi olarak tahlil eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin yapısal bağlamına dikkat çekerek, ilahi niteliklerin sıradan bir sıfat tamlamasıyla değil, "zî" (sahibi) edatıyla zikredilmesinin, o sıfatların geçici birer durum değil, Rabbin zatından ayrılmaz, mutlak ve ebedi sahiplikler (kudretler) olduğunu edebi bir zarafetle vurguladığını detaylandırır.

        El-Celâl (الْجَلَالِ)

        Kelimenin kökeni c-l-l harflerine dayanmaktadır. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "büyüklük, azamet, yücelik ve sınırları aşan muazzamlık" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "celâl" kavramının her türlü fiziksel veya zihinsel sınırlamadan münezzeh olan o mutlak büyüklüğü ve otoriteyi ifade ettiğini, bu sıfatın varlıklar içinde yalnızca Allah'a tam manasıyla layık olduğunu tahlil eder. Toshihiko Izutsu, kelimeyi Kur'an'ın ilahi sıfatlar semantiği çerçevesinde değerlendirerek, "celâl"in insanın içini ürperten, ona kendi acziyetini hissettiren, ilahi azabın, adaletin ve kahredici gücün kaynağı olan "mysterium tremendum" (korkutucu ve sarsıcı sır) boyutunu temsil ettiğini; surede geçen cehennem ateşinin, çatlayan gökyüzünün ve perçemlerinden yakalanan suçluların bu "celâl" sıfatının tecellisi olduğunu analiz eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, kavramı tasavvufi ve felsefi bir boyutta okuyarak, Celâl'in ilahi kudretin varlık üzerindeki ezici ağırlığı olduğunu, mümkün varlıkların bu azamet karşısında ontolojik bir hiçliğe büründüğünü ve bu sarsıcı haşmetin ilahi tabiatın ayrılmaz bir yüzü olduğunu ifade eder.

        El-İkrâm (وَالْإِكْرَامِ)

        Kelimenin kökeni k-r-m harflerine dayanmaktadır. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "şeref, asalet, hiçbir eksiklik barındırmayan saf iyilik ve karşılıksız cömertlik" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kerem" veya "ikrâm" kavramının bir karşılık beklemeden, sırf kendi yüceliğinden ve lütfundan dolayı hesapsızca vermek anlamına geldiğini, Allah'ın ikramının varlığa hem varoluş bağışlamak hem de onları nimetlendirmek şeklinde tezahür ettiğini tahlil eder. Toshihiko Izutsu, "celâl" ve "ikrâm" kelimelerinin yanyana gelişindeki muazzam dengeye dikkat çekerek, "ikrâm"ın ilahi tabiatın "mysterium fascinans" (büyüleyici, lütfedici, sevgi dolu) yönünü temsil ettiğini, surede detaylarıyla anlatılan o yemyeşil cennetlerin, suların ve meyvelerin doğrudan bu sıfatın tecellisi olduğunu; Kur'an'ın tanrı tasavvurunun mutlak korku ile mutlak ümidin bu iki kelimedeki kusursuz dengesinden oluştuğunu detaylıca inceler. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin edebi tasvir gücüne odaklanarak, Rahman suresinin baştan sona korkutucu azap sahneleri ile büyüleyici ödül sahnelerinin birbiri ardına sıralandığı ritmik bir şaheser olduğunu, surenin en son ayetinin "Celâl" (azap/heybet) ve "İkrâm" (ödül/lütuf) kelimeleriyle bitirilmesinin, bütün surenin tek bir cümlede kusursuz bir edebi asimetriyle ve mimari ahenkle özetlenmesi demek olduğunu vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin bağlamsal işlevine dikkat çekerek, insanın bu iki ilahi sıfat (Celâl ve İkrâm) arasında bir ahlaki duruş geliştirmesi gerektiğini, azabından sakınılan ama aynı zamanda sonsuz kereminden ümit kesilmeyen bir Rab tasavvurunun muhatabın zihnine ontolojik bir denge ve güvence olarak nakşedildiğini ifade eder.

        Yorum

        İşleniyor...
        X