Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Rahmân Sûresi, 61. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Rahmân Sûresi, 61. Ayet

    فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Febi-eyyi âlâ-i rabbikumâ tukeżżibân(i)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      60-61. "İyiliğin karşılığı da ancak işte böyle iyiliktir. Artık Rabb’inizin nimetlerinden hangisini inkâr edebilirsiniz?"

      Denildi ki: Onların dünyada iken yaptıkları iyiliğin karşılığı olarak kendilerine âhirette öyle bir iyilik verilecektir. Yani insanın dünyada iken yaptığı güzel bir işin karşılığı olarak kendisine âhirette güzel bir lütufta bulunulacaktır, ondan maksat da cennettir. Ancak bunun diğer bir yorumu daha doğru gibidir; yani Allah Teâlâ'nın dünyada İnsanlara verdiği nimetlerle yaptığı iyiliğin karşılığı, ancak Ona şükretmekle ve bunların Ondan geldiğini kabul etmekle Allah’a ihsanda bulunmaktır, yani güzel işler yapmaktır; bundan maksat da Allah’a şükretmek ve verdiklerini güzelce kabul etmektir. Çünkü hiç kimse, Allah Teâlânın dünyadaki iyiliklerinin karşılığını âhirette almayı hak etmiş değildir, insanlara verilen mükâfat onların hak etmeleri sayesinde değil, Allah’ın lütfü ve ihsanı sayesindedir. İyiliğin karşılığı sözü, Allah’ın verdiği nimetlere dünyada iyilikle sahip çıkanın karşılığı mânasına da gelebilir, işte bunun karşılığı ancak işte böyle iyiliktir. En doğrusunu Allah bilir.

      Ebû Yûsuf ve Muhammed [b. Haşan] (Allah ikisine de rahmet etsin), cinlerin de insanlar gibi sevap kazandıklarına bu âyetle istidlalde bulunurlar. Çünkü sûrenin başından sonuna kadar hitap cinlerle insanlara yapılmaktadır: “Ey cin ve insan toplulukları!”; “Onlardan önce kendilerine ne bir insan ne de bir cin dokunmuştur”. Bu âyetlere göre cinlerle insanlar vâd ve uyarıda müşterek konumdadırlar. Ancak Ebû Hanife (r.h.), cinler için sevap yoktur der. O, âyetlerde sözü edilen meyveler ve bayraklı gemiler gibi nimetlerin ekserisinin insanlar için olduğuna, bunlarda cinlerin nasibi bulunmadığına dayanarak bu kanaate varmıştır. Buna göre bahsedilen sevap, insanlar için hakkıyla sevap, cinler için ise göz hakkı anlamına gelir. En doğrusunu Allah bilir. Bu konuyu başka yerde açıklamıştık.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        El-Âlâ' (الْآلَاءِ)

        Kelimenin kökeni e-l-v (veya e-l-y) harflerine dayanmaktadır. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "nimet, lütuf, iyilik ve ihsan" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "âlâ" kavramının ilahi kudretin evrendeki izleri ve görünür tecellileri anlamına geldiğini; bu ayetin özel bağlamında, bir önceki ayette tasvir edilen o dehşetengiz cehennem ateşi ile kaynar su (hamîm) arasındaki çaresiz gidiş gelişin insanlara ve cinlere önceden haber verilerek onların uyarılmasının, bizzat bir ilahi lütuf ve merhamet göstergesi olarak muhatabın idrakine sunulduğunu tahlil eder. Toshihiko Izutsu, kelimeyi Kur'an'ın lütuf semantiği içinde değerlendirerek, insana ve cine yöneltilen bu şiddetli ve kavurucu azap tehdidinin, aslında onları yeryüzündeki sahte özerklik vehminden (müstağnilik) ve isyandan alıkoyan, hakikate uyanmalarını sağlayan önleyici bir iyilik ve ontolojik bir merhamet (âlâ) olduğunu analiz eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin edebi işlevine odaklanır; günahkârların ateşle kaynar su arasında kıvranacağını bildiren o korkutucu tablonun hemen ardından bu nimet ifadesinin gelmesinin muazzam bir psikolojik şok etkisi yarattığını, şiddetli bir ceza uyarısını nimet olarak sunmanın muhatabın gururunu paramparça eden eşsiz ve sarsıcı bir retorik meydan okuma olduğunu detaylandırır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin bağlamsal derinliğine dikkat çekerek, bu ayetteki "âlâ" kavramının evrensel ilahi adaletin kesinliğine işaret ettiğini, yeryüzünde bozgunculuk yapan ve mazlumları ezen kibirli suçluların (mücrimlerin) böylesi bir azaba mahkum edilecek olmalarının mutlak adalet ve nizam açısından en büyük lütuf ve ilahi güvence olarak okunduğunu vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, kavramı felsefi bir derinlikle ele alarak, varlık alemindeki haksızlıkların yanına kâr kalmayacağının ve ilahi adaletin (mizan) mutlaka tecelli edeceğinin ilanı olan bu cehennem tasvirinin, ontolojik bir denge ve inayet olduğunu, "âlâ" kelimesinin bu mutlak adaleti sembolize ettiğini tahlil eder.

        Rabbikumâ (رَبِّكُمَا)

        Kelimenin kökeni r-b-b harflerine dayanmaktadır. Sondaki "-kumâ" ekinin muhatap tesniye (ikil) zamiri olması nedeniyle etimolojik analiz doğrudan "rabb" kökü üzerinden yapılmaktadır. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyi ıslah etmek, korumak, yavaş yavaş en mükemmel haline ulaştırmak ve mutlak malik olmak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, eylemin özünde varlığa şekil vermek, onu terbiye etmek ve idare etmek yattığını, bu ayetin bağlamında yarattığı varlıkları sadece cennetle ödüllendiren değil, azgınlaştıklarında onları cehennem ateşi ve kaynar su ile terbiye eden ve adaleti tesis eden o şaşmaz efendinin doğrudan doğruya bu "rububiyet" (Rab olma ve evrene hükmetme) vasfıyla hareket ettiğini tahlil eder. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dil ailesinin, özellikle Aramice ve Süryanicede "efendi, usta, mutlak sahip" anlamlarına gelen "rabbā" kökünden beslenerek mutlak adalet ve ceza gücüne sahip evrensel otoriteyi ifade etmek üzere Arap dini lügatine yerleştiğini delilleriyle ortaya koyar. Gabriel Said Reynolds, kelimeyi Geç Antik Çağ'ın teolojik ekosistemi içinde değerlendirerek, isyankârları cehennem ile kaynar su arasında cezalandıran "Yaratıcı Rab" tasavvurunun, Hristiyan ve Yahudi eskatolojisindeki (ahiret inancındaki) İntikam Alıcı, Adaleti Tesis Edici ve Adil Yargıç olan Tanrı inancıyla doğrudan ortak bir zemin oluşturduğunu belirtir. Toshihiko Izutsu, bağlamsal semantik çerçevesinde, günahkârların çaresizce kıvranacağı o dehşet sahnesinin ardından bu ismin kullanılmasının, Rabbin otoritesinin sadece lütuf ve ihsanda değil, kibri kırma ve isyankârları kahretme (celâl) gücünde de evrenin yegâne mutlak egemeni olduğunu muazzam bir ontolojik vurguyla gösterdiğini analiz eder.

        Tukezzibân (تُكَذِّبَانِ)

        Kelimenin kökeni k-z-b harflerine dayanır. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "doğrunun zıttını söylemek, gerçeğe aykırı davranmak ve hakikati inkar etmek" olduğunu, "tekzib" formunun ise göz önündeki kesin bir gerçeği inatla reddetmek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, eylemin dille yapılan basit bir yalanlama değil, insanın ve cinin cehenneme dair yapılan o şiddetli ve merhametli uyarıya sırt çevirmesi, ilahi otoritenin kahredici gücüne karşı kör kalarak bu kaçınılmaz azabı örtbas etme çabası olduğunu tahlil eder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın inkar ve küfür semantiği içinde kelimeyi ele alarak, "tekzib" eyleminin insanın yeryüzünde kendi dünyevi gücüne aldanma ve ilahi gazabı masal sanarak (müstağnilik) alaya alma psikolojisi olduğunu; ateş ile kaynar su arasında tavaf edecekleri gerçeği böylesine açıkça ihtar edilmiş ve bu ihtar bir lütuf olarak onlara sunulmuşken, şuurlu varlıkların sahte bir cesaretle bu tehdidi reddetmelerinin bu fiille ifade edildiğini detaylıca inceler. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin tesniye (ikil) kipindeki edebi formuna odaklanarak, yeryüzünde ahireti inkar eden ve cehennemi alaya alan ancak ahirette o kaynar suyun içine atılacak olan o iki mağrur topluluğun (insan ve cin), kendi anlamsız isyanlarıyla yüzleştirildiğini; eylemin ritmik yapısının her iki şuurlu varlığa aynı anda yöneltilmiş estetik bir tokat ve mutlak azap gerçeği karşısında hiçbir sığınak bırakmayan edebi bir sarsıntı niteliği taşıdığını vurgular.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X