Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Rahmân Sûresi, 58. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Rahmân Sûresi, 58. Ayet

    كَاَنَّهُنَّ الْيَاقُوتُ وَالْمَرْجَانُۚ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ke-ennehunne-lyâkûtu velmercân(u)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      58-59. "Sanki onlar yakut ve mercandır. Artık Rabb’inizin nimetlerinden hangisini inkâr edebilirsiniz?"

      Müfessirler şöyle der: Allah onları saf ve temiz olmalarıyla yakuta, beyaz tenli olmalarıyla da mercana benzetmektedir. Bu husus, onların dediği gibidir. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        El-Yâkût (الْيَاقُوتُ)

        Kelimenin kökeni saf Arapça olmayıp, yabancı kökenli (muarreb) kabul edilmektedir. İbn Fâris, kelimenin Arap dilinde bilinen, şeffaf ve son derece değerli bir süs taşını ifade ettiğini belirtir. El-Cevâlîkî, bu kelimenin Arapça asıllı olmadığını, Farsça kökenli olup (yâkend/yâkût) Arap dilinin ses yapısına uydurularak lügate girdiğini ifade eder. Celaleddin el-Suyuti, kelimenin Farsça kökenli (muarreb) olduğunu teyit ederek, yabancı dillerden alınan bu tür estetik ve lüks ifade eden kelimelerin dilin doğal etkileşimiyle Kur'an lügatine girdiğini aktarır. Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik haritasını son derece detaylı bir şekilde çıkararak, kökeninin Grekçedeki "hyakinthos" kelimesine, oradan da Aramice ve Süryanicedeki "yāqūthā" formuna dayandığını, uluslararası ticaret yolları vasıtasıyla Hicaz bölgesine ulaşarak Arapçanın yerleşik kelime dağarcığına en kıymetli mücevher olarak yerleştiğini kesin delillerle ortaya koyar. Râgıb el-İsfahânî, "yâkût" kelimesinin sert, şeffaf ve paha biçilmez bir cevher olduğunu, ayetin bağlamında cennet eşlerinin (hurilerin) yüzlerindeki o berrak, saf, dokunulmamış ve ışıltılı güzelliği tasvir etmek için eşsiz bir metafor olarak kullanıldığını tahlil eder. Toshihiko Izutsu, kelimeyi Kur'an'ın ödül ve estetik semantiği bağlamında değerlendirerek, dünyevi hayatta ancak en zengin aristokratların veya kralların ulaşabildiği bu yabancı ve egzotik lüks nesnenin, cennet tasvirinde ödülün saflığını ve paha biçilmezliğini gösteren ontolojik bir değer sembolü olarak sunulduğunu analiz eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin edebi ve psikolojik işlevine odaklanarak, yakutun o şeffaf kızıllığının ve kusursuzluğunun, eşlerin yüzündeki utangaçlığa, pürüzsüzlüğe ve el değmemiş o mutlak safiyete dair muazzam görsel bir şölen ve estetik bir çekicilik oluşturduğunu detaylandırır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin kültürel arka planına dikkat çekerek, bedevi aklının hayal edebileceği en üstün görsel güzelliğin ve zenginliğin bu ithal mücevherler üzerinden şekillendiğini, ilahi metnin muhatabın dünyasındaki bu algıyı kullanarak ahiret ödülünün ihtişamını en cazip formda somutlaştırdığını vurgular.

        El-Mercân (وَالْمَرْجَانُ)

        Kelimenin kökeni m-r-c harflerine dayandırılmaya çalışılsa da, ağırlıklı olarak yabancı kökenli (muarreb) bir kelime olduğu kabul edilmektedir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "karışmak, iç içe geçmek ve dalgalanmak" olduğunu belirtmekle birlikte, "mercân" kelimesinin denizden çıkarılan bilindik bir süs eşyası (kırmızı mercan veya küçük inci) olduğunu ifade eder. El-Cevâlîkî, bu ismin saf Arapça olmadığını, yabancı dillerden Arapçalaştırıldığını (muarreb) belirtir. Celaleddin el-Suyuti, erken dönem alimlerin görüşlerini aktararak, kelimenin Süryanice veya Farsçadan Arapçaya geçen, deniz dibinden çıkarılan kıymetli süs taşlarını ifade eden ithal bir lügat olduğunu aktarır. Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik seyri üzerinde durarak, Grekçedeki "margarites" (inci) kelimesinin Süryaniceye "margānīthā" şeklinde geçtiğini, oradan da Arapçaya "mercân" formuyla yerleşerek ortak Ortadoğu lügatinde değerli taşları, incileri veya kırmızı deniz mercanlarını tanımlayan evrensel bir estetik kavram haline geldiğini delillendirir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin deniz dibinde yetişen, kırmızı renkli ve son derece değerli bir cevher (veya küçük pürüzsüz inciler) anlamına geldiğini, ayetin bağlamında cennet eşlerinin tenlerindeki o eşsiz beyazlık ile tatlı kızıllığın karışımını veya pürüzsüz safiyeti anlattığını tahlil eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "yâkût" ve "mercân" kelimelerinin aynı ayette yan yana kullanılmasındaki o dehşetengiz estetik zarafete odaklanarak; yakutun şeffaf ve keskin kırmızılığı ile mercanın saf, pürüzsüz, yumuşak pembemsi veya beyaz dokusunun birbirini tamamlayan muazzam bir görsel tezat ve edebi renk harmonisi oluşturduğunu, cennet eşlerinin güzelliğinin bu iki mücevherin ritmik uyumuyla kusursuzca resmedildiğini vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kavramı ontolojik bir boyutta okuyarak, yeryüzünde yakutun dağların ve kayaların en derin, ulaşılamaz karanlıklarında, mercanın ise okyanusların en derin ve el değmemiş diplerinde oluştuğunu; dolayısıyla bu benzetmenin sadece renksel bir estetik değil, eşlerin "hiçbir elin değmediği", son derece saklı, korunmuş ve varoluşsal olarak en saf halde bulunmalarını sembolize eden felsefi bir derinlik taşıdığını ifade eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X