Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Rahmân Sûresi, 43. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Rahmân Sûresi, 43. Ayet

    هٰذِه۪ جَهَنَّمُ الَّت۪ي يُكَذِّبُ بِهَا الْمُجْرِمُونَۢ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Hâżihi cehennemu-lletî yukeżżibu bihâ-lmucrimûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "(Günahkârların yalan saydıkları) cehennem işte bu!”

      Yani az önce söylediğimiz şekilde cehenneme atıldıkları zaman kendilerine şöyle denilir: Dünyada iken yalan saydığınız cehennem işte bu!​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Cehennem (جَهَنَّمُ)

        Kelimenin kökeni c-h-m (veya c-h-n-m) harflerine dayanmakla birlikte genel kabul yabancı kökenli (muarreb) olduğu yönündedir. İbn Fâris, kelimenin Arapça asıllı olması ihtimaline binaen, dibi görünmeyecek kadar derin kuyu anlamına gelen "cihnâm" kökünden türediğini, cehenneme de derinliği ve karanlığı sebebiyle bu ismin verildiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin ilahi azap yurdunun ve o dehşetli ateşin özel ismi olduğunu, suçluların (mücrimlerin) içine atılacağı o dipsiz ve sarsıcı çukuru ifade ettiğini tahlil eder. El-Cevâlîkî, bu ismin saf Arapça olmadığını, Farsça veya İbranice kökenli olup Arapçalaştırıldığını (muarreb) ve Arap dilinin fonetik yapısına uyarlandığını belirtir. Celaleddin el-Suyuti, erken dönem alimlerin görüşlerini aktararak, kelimenin İbraniceden veya Farsçadan ("cehnam") Arapçaya geçtiğini, yabancı dillerden eskatolojik (ahirete dair) isimlerin intikalinin dilin doğal etkileşim sürecinin bir parçası olduğunu ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik haritasını son derece detaylı bir şekilde çıkararak, kökeninin İbranicedeki "Ge Hinnom" (Hinnom Vadisi) tamlamasına dayandığını, bu kelimenin zamanla Süryaniceye "Gēhannā" ve Habeşçeye "Gahannam" şeklinde eskatolojik bir azap yeri olarak geçtiğini, Arapçaya da İslam öncesi dönemdeki dini ve kültürel etkileşimler yoluyla yerleşik bir terim olarak girdiğini kesin delillerle ortaya koyar. Theodor Nöldeke, bu tarihsel ve etimolojik seyri destekleyerek, Kudüs yakınlarındaki fiziksel bir vadi olan Hinnom Vadisi'nin (putperest dönemde çocukların ateşte kurban edildiği yer), Geç Antik Çağ'da Yahudi ve Hristiyan teolojisi tarafından evrensel ceza ateşinin sembolü haline getirildiğini, Kur'an'ın da bu ortak Ortadoğu eskatolojik lügatini kullanarak muhataplarına hitap ettiğini savunur. Toshihiko Izutsu, kelimeyi Kur'an'ın semantik evreni içinde değerlendirerek, "cehennem"in sadece fiziksel bir işkence mekanı değil, mutlak hakikati yalanlayanların (tekzib edenlerin) ontolojik olarak varacakları yegâne hiçlik, şiddet ve ilahi rahmetten uzaklık yurdu olduğunu analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin bağlamsal gücüne dikkat çekerek, yeryüzünde bu ateşi yalanlayan ve alaya alan kibirli günahkârlara, hesap gününde "İşte yalanlayıp durduğunuz Cehennem budur!" şeklinde somut, sarsıcı ve reddedilemez bir fiziksel gerçeklik olarak sunulduğunu, kelimenin ayette muazzam bir psikolojik yıkım ve yüzleştirme aracı olarak işlev gördüğünü vurgular.

        Yükezzibü (يُكَذِّبُ)

        Kelimenin kökeni k-z-b harflerine dayanır. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "doğrunun zıttını söylemek, gerçeğe aykırı davranmak ve hakikati inkar etmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, eylemin dille yapılan sıradan bir yalandan ziyade, cehennemin varlığını, ilahi adaleti ve hesap gününün kesinliğini inatla ve kasten örtbas etme çabası olduğunu tahlil eder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın inkar ve küfür semantiği içinde kelimeyi ele alarak, "tekzib" eyleminin mücrimlerin (suçluların) en temel psikolojik ve ontolojik vasfı olduğunu; ahiretteki azabı yok sayarak dünyada fütursuzca günah işlemelerine imkan tanıyan bu sahte bağımsızlık (müstağnilik) hissinin, şimdi bizzat yalanladıkları o dehşetli ateşin kenarında yerle bir edildiğini detaylıca inceler. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin muzari (şimdiki/geniş zaman) formunda kullanılmasının edebi ve psikolojik dinamizmine odaklanarak, mücrimlerin yeryüzündeki o alaycı, sürekli ve ısrarlı yalanlama eylemlerinin (yükezzibü), şu an bizzat karşılarında duran cehennem ateşiyle muazzam bir edebi tezat (ironi) oluşturduğunu; bu hitabın, faili mutlak bir pişmanlık, utanç ve çaresizlik içinde bırakan estetik bir sarsıntı niteliği taşıdığını vurgular.

        El-Mücrimûn (الْمُجْرِمُونَ)

        Kelimenin kökeni c-r-m harflerine dayanır. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "kesmek, koparmak, bir meyveyi dalından veya bir organı bedenden ayırmak" olduğunu, sonradan bu kelimenin fıtratla, hakikatle ve ilahi nizamla bağını şiddetle koparan, büyük günah bataklığına saplanan kimseler için türetildiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "cürm" kavramının ilahi iradeye karşı kasten isyan etmek, varoluşsal sözleşmeyi (misakı) koparıp atmak manasına geldiğini, ayetin bağlamında dünyada cehennemi yalanlayanların aslında bilgi eksikliğinden dolayı değil, hakikatten kasten kaçan, bağları koparan azılı isyankârlar olduklarını tahlil eder. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dil ailesinin ortak ahlaki terminolojisinden beslendiğini, "kesmek ve ayırmak" şeklindeki maddi köklerin zamanla teolojik metinlerde "toplumdan veya kutsal nizamdan kendini kesip atan, inatçı suçlu" manasına evrilerek Arapçaya da aynı etik derinlikle yerleştiğini delillendirir. Toshihiko Izutsu, kelimeyi Kur'an'ın ahlak felsefesi bağlamında ele alarak, "mücrim" kavramının sadece kanuni bir hatayı değil, yaratıcı otoriteye karşı ontolojik bir başkaldırıyı sembolize ettiğini; dünyada kendilerini yasalardan ve hesaptan bağımsız sanan bu kibirli tiplerin, şimdi bütün o sahte güçlerinden sıyrılarak en çaresiz şekilde "suçlular/mücrimler" sıfatıyla o yalanladıkları ateşe yüzleştirildiklerini analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin bağlamsal ve tarihsel işlevine dikkat çekerek, bu ifadenin doğrudan doğruya ahireti alaya alan, yeryüzünde iktidar ve servet sahibi oldukları için cezalandırılamayacaklarını sanan kibirli aristokrasiyi hedef aldığını, onların dünyevi statülerinin silinerek mahşer gününde ilahi adaletin tecellisiyle sadece birer "mücrim" olarak o korkunç ateşe sürüklenecekleri gerçeğinin muhataba sarsıcı bir ihtar olarak sunulduğunu vurgular.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X