Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Rahmân Sûresi, 39. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Rahmân Sûresi, 39. Ayet

    فَيَوْمَئِذٍ لَا يُسْـَٔلُ عَنْ ذَنْبِه۪ٓ اِنْسٌ وَلَا جَٓانٌّۚ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Feyevme-iżin lâ yus-elu ‘an żenbihi insun velâ cân(nun)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      39-40. "İşte o gün insana da cine de günahı hakkında soru sorulmaz (çünkü her şey apaçık ortadadır). Artık Rabb’inizin nimetlerinden hangisini inkâr edebilirsiniz?”

      Bu âyetin tefsirinde ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle dedi: Hiçbir cin ve insana başkasının günahı sorulmayacak, herkese ancak kendi günahı sorulacaktır. Başkasını saptıran birine de onun sapmasının hesabı sorulmayacak, ancak saptırana saptırmasının hesabı, sapana da sapmasının hesabı sorulacaktır. Tıpkı şu İlâhî beyanda belirtildiği gibi: “Rabbimiz! Bizi saptıran şu cinleri ve insanları bize göster, onları ayaklarımızın altına alalım!”. Bazıları şöyle dedi: Kimseye başkasının hesabı sorulmaz, yani cinlere insanların günahı, insanlara da cinlerin günahı sorulmaz. Şöyle mâna verenler de vardır: Öğrenmek ve bilgi sahibi olmak için kimseye soru sorulmaz, yaptıkları işi nasıl yaptıkları sorulmaz, ama niçin yaptıkları sorulur. Yani işin kendisini değil delilini sorarlar. Çünkü her din ve mezhebe göre yapılan iş, bir delile dayanır. Bazıları şöyle dedi: Belli bir zamanda sorulmazlar, ama başka zamanda sorulurlar. Bazıları da şöyle demiştir: Kâfirlerin yüzlerinde birtakım alâmetler olacağı için onlara günahları sorulmaz, nitekim Kur’ân-ı Kerîmde kâfirlerin yüzlerinin kararması, gözlerinin mavileşmesi gibi birtakım alâmetlerin olacağı ifade edilmektedir, tıpkı şu İlâhî beyanlarda belirtildiği gibi: “Birtakım yüzler de o gün toza toprağa bürünmüştür”, “Bir gün ki nice yüzler de kararacaktır”. Müminlerin alâmetleri de yine âyetlerde şöyle belirtilmektedir: “O gün bir kısım yüzler Rab’lerine bakarak mutlulukla parıldayacaktır”, “Yüzleri ağaranlara gelince, onlar Allah’ın rahmeti içindedirler; orada onlar ebedî kalacaklardır”. Nihayet bazıları da şöyle demiştir: Günaha batmış olanlar hakkında meleklere sorulmaz, çünkü onlar simalarıyla bilinirler.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Yevmeizin (يَوْمَئِذٍ)

        Kelimenin kökeni y-v-m (zaman dilimi, gün) ve iz (o vakit, o an) edatının birleşmesine dayanmaktadır. İbn Fâris, y-v-m kökünün temel anlamının "başlangıcı ve bitişi bilinen belirli bir zaman dilimi" olduğunu, iz edatının ise zamanı spesifik bir ana sabitlediğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "yevm" kelimesinin mutlak bir zamanı, "izin" ekinin ise bu zamanı doğrudan bir önceki ayette tasvir edilen o dehşetli kozmik yarılma ve kıyamet anına bağladığını, dolayısıyla kelimenin "göğün erimiş yağ gibi yarıldığı o spesifik dehşet anında" manasına geldiğini tahlil eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin bağlamsal ve kronolojik işlevine dikkat çekerek, bu zarfın dünyevi zaman algısının tamamen çöktüğü, fiziksel yasaların yerini mutlak ilahi adaletin olağanüstü hallerine bıraktığı o sarsıcı kozmik kırılma anını (mahşerin başlangıcını) vurgulamak üzere edebi bir köprü işlevi gördüğünü analiz eder.

        Yüs'elu (يُسْأَلُ)

        Kelimenin kökeni s-e-l harflerine dayanmaktadır. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "birinden bir şey talep etmek, soru sormak ve araştırmak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "sual" eyleminin normalde bilinmeyeni öğrenmek için yapıldığını, ancak Allah'ın her şeyi bilmesi hasebiyle buradaki sualin bir "hesaba çekme ve itiraf ettirme" (sual-i tevbih) olduğunu; ayette fiilin olumsuz ve edilgen (lâ yüs'elu) formda kullanılmasının ise o gün gerçeğin o kadar apaçık olacağını, kimsenin kimliğinin veya günahının dille sorgulanmasına gerek dahi kalmayacağını anlattığını tahlil eder. Toshihiko Izutsu, kelimeyi Kur'an'ın adalet ve hesap semantiği çerçevesinde ele alarak, mahşer gününde "soru sorulmamasının" ilahi bir merhamet veya ihmal değil, aksine insanın savunma, mazeret üretme veya yalan söyleme aracı olan "dilsel ifade" imkanının elinden alınması olduğunu, kelimelerin hükmünü yitirip varoluşsal hallerin (simâların) konuşacağı o mutlak şeffaflık durumunu detaylıca inceler. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu fiili ontolojik ve felsefi bir zeminde okuyarak, dünyada kelimelerin arkasına saklanabilen insanın (ve cinin), o gün tüm savunma mekanizmalarından sıyrılacağını, hakikatin hiçbir dilsel sorguya ihtiyaç bırakmaksızın varlığın bizzat kendi üzerinden okunacağını ifade eder.

        Zenbihî (ذَنبِهِ)

        Kelimenin kökeni z-n-b harflerine dayanır. Sondaki "-hî" zamiri günahkâra işaret eder. İbn Fâris, bu kökün temel ve sözlük anlamının "kuyruk, bir şeyin arka kısmı ve peşinden gelen son/netice" olduğunu belirtir; insana zarar veren kötü eylemlere ve isyanlara "zenb" denilmesinin sebebinin, bu fiillerin kötü sonuçlarının ve vebalinin adeta bir kuyruk gibi sahibinin peşinden ayrılmaması ve onu takip etmesi olduğunu muazzam bir etimolojik bağlantıyla açıklar. Râgıb el-İsfahânî, "zenb" kavramının sonucunda ceza ve vebal barındıran her türlü kasıtlı kötü eylemi kapsadığını, ayetin bağlamında failin arkasında bıraktığını zannettiği günahların hesap gününde ondan ayrılmaz bir parçası (kuyruğu) olarak onunla birlikte hazır bulunacağını tahlil eder. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dil ailesindeki köken akrabalıklarına değinerek, günah ve suç kavramının Ortadoğu dillerinde genellikle "yoldan sapmak, hedefi ıskalamak veya peşinden sürüklenen bir yük taşımak" gibi somut köklerden türediğini, Arapçadaki kullanımın da bu ortak ahlaki terminolojinin bir yansıması olduğunu delillendirir. Toshihiko Izutsu, kelimeyi Kur'an'ın etik semantiği bağlamında değerlendirerek, "zenb" kelimesinin sadece hukuki bir ihlal değil, insan ruhunda kalıcı ve ontolojik bir leke bırakan varoluşsal bir yara olduğunu, işte tam da bu lekenin o gün yüzde bir nişan (simâ) olarak belireceğini ve bu yüzden günahkâra "günahının ne olduğunun" sorulmayacağını analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin bağlamına dikkat çekerek, yeryüzünde gizlice işlenen ve faili tarafından örtbas edilen "zenb"in (suçun), ahiret boyutunda gizlenemez, inkar edilemez ve failin alnına yapışmış görünür bir kanıta dönüşeceğini, ilahi yargılamanın bu somut deliller üzerinden işleyeceğini vurgular.

        İns (إِنسٌ)

        Kelimenin kökeni ü-n-s (veya n-s-y) harflerine dayanmaktadır. İbn Fâris, kelimenin "üns" (ünsiyet kurma, alışma, sosyalleşme) köküne dayandığını ve insanın yalnız yaşayamayan, iletişim kuran sosyal doğasına işaret ettiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin bu bağlamda konuşma, savunma yapma ve kalabalıklar içinde eriyip kaybolma eğilimindeki insanın bu dünyevi vasıflarını anlattığını, ancak o dehşet gününde tüm bu sosyal ve dilsel becerilerin iptal edileceğini tahlil eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin suredeki edebi ve psikolojik bağlamına odaklanarak, yeryüzünde kelimelerle, bahanelerle ve demagojiyle kendini savunmaya alışkın olan insanın, hesap gününün o mutlak sessizliği ve sorgusuzluğu karşısında dilinin tutulmasının (lâ yüs'elu) muazzam bir çaresizlik ve edebi sarsıntı tablosu oluşturduğunu detaylandırır.

        Cân (جَانٌّ)

        Kelimenin kökeni c-n-n harflerine dayanmaktadır. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "örtmek, gizlemek, duyulardan saklamak ve görünmez olmak" olduğunu, bu varlık türünün insan gözünden perdelenmiş yapısı nedeniyle bu isimle anıldığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin beşeri algının ötesindeki şuurlu varlıkları ifade ettiğini tahlil eder. Toshihiko Izutsu, kelimenin Kur'an'daki ontolojik sınırlarına dikkat çekerek; İslam öncesi pagan aklında karanlıklara saklanan, görünmezliği sayesinde mutlak güce sahip olduğu sanılan cinlerin, o gün tıpkı insanlar gibi bütün gizlilik perdelerinden (c-n-n) soyutlanarak ilahi adaletin ışığı altında çırılçıplak kalacaklarını, onların görünmezliklerinin günahlarını örtmeye yetmeyeceğini analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "ins" ve "cân" kelimelerinin bu ayette yine yan yana zikredilmesinin evrensel ilahi adaletin kapsayıcılığını vurguladığını; varlık hiyerarşisinde ister görünür ister görünmez olsun, akıl ve irade sahibi (sorumlu) hiçbir türün kendi günahının (zenb) damgasından ve o sorgusuz kesin hükümden kaçamayacağını ifade eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X