Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Rahmân Sûresi, 29. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Rahmân Sûresi, 29. Ayet

    يَسْـَٔلُهُ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ كُلَّ يَوْمٍ هُوَ ف۪ي شَأْنٍۚ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Yes-eluhu men fî-ssemâvâti vel-ard(i)(c) kulle yevmin huve fî şe/n(in)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      29-30. "Göklerde ve yerde bulunanların hepsi O'ndan ister (O’na muhtaçtır). O her an yaratma halindedir. Artık Rabb'inizin nimetlerinden hangisini inkâr edebilirsiniz?”

      Allah Teâlâ, yer ve gök ehlinin, yaratılanlardan ümitlerini kestikleri zaman kendisine yalvarıp feryat ettiklerini haber vermektedir. Bütün yaratılanların, her türlü durumlarında yalvardıkları kapının kendi kapısı olduğunu, rızkı ve kurtuluşu kendisinden istediklerini söylemektedir. Bu hususu bazı âyetlerde meâlen şöyle dile getirmektedir: “De ki: Karanın ve denizin karanlıklarından sizi kim kurtarır?”, “İnsanın başına bir sıkıntı geldi mi Rabb’ine yönelip O na yalvarır”, “Bir tehlikeyle yüzyüze geldiğinizde Allah’tan başka bütün yardıma çağırdıklarınız kaybolup gider”. Burada sözü edilen İlâhî beyanın, “Yeryüzünde bulunanların hepsi fânidir. Azamet ve kerem sahibi Rabb’inin zatı ise bâki kalır” meâlindeki âyetin sılası olması mümkündür. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak şunu söylemektedir: O’nun yaratması ve işi bakidir, daimîdir, ebedîdir, yaratılanların yok olup gitmeleri ile O’nun yaratmasında ve işinde ne noksanlık olur ve ne de hükümranlığında ve mülkünde zayıflık olur. Aksine O’nun, yaratılanların yok olup gitmeleri durumundaki yaratması ve işi, onların ayakta oldukları haldeki ile aynıdır. Bu âyeti bazı müfessirlerin söyledikleri gibi tefsir etmek de mümkündür. Buna göre yahudiler şöyle dediler: Allah Teâlâ cumartesi günü istirahate çekildi, o gün hiçbir karar ve hüküm vermez, emretmez ve hiçbir iş yapmaz. İşte bunun üzerine O her an yaratma halindedir mealindeki âyet geldi. Yani Allah her an yaratmakta, yok etmekte, diriltmekte ve öldürmektedir.

      Bu meselenin aslı şudur; Allah Teâlâ herhangi bir nitelikle nitelendiğinde onunla ezelî olarak nitelenmesi gerekir. Meselâ şöyle denilir; Allah ezelde âlimdir, ezelde kadirdir, ezelde zatıyla rızık verendir. Fakat bir emir veya yönetme işinden söz edilip bu yaratılanlara nispet edilirse, o durumda zamanın da belirtilmesi gerekir, buradaki zaman da Allah için değil, yaratılanlar içindir. Meselâ şöyle denilir: Allah Teâlâ senin burada oturmanı veya şu vakitte oturmanı ezelden beri bilmektedir. Yani senin şimdi oturacağını, şu anda geleceğini veya şu vakitte geleceğini ezelde bilir. Eğer geçmişteki bir olayla ilgili olarak onu nitelersen vuku bulanı Allah ezelde bilir dersin. Eğer gelecekle ilgili olarak nitelersen şu vakitte şu olayın vuku bulacağım Allah ezelde bilir dersin. Eğer şu an ile İlgili olarak nitelersen şöyle dersin: Şu anda olacakla olanı Allah ezelde bilir. Ve bunun gibi nitelemeler yaparsın. Bunu da yaratılanın ezelde nasıl olduğu konusunda insanların kafasındaki vehmi gidermek için dersin. Buna göre O her an yaratma halindedir mealindeki âyette Allah, yaratmanın ezelde oluştuğu vehmine düşmemeleri için günü ve zamanı belirtmektedir. En doğrusunu Allah bilir.​​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Yes'elüh (يَسْأَلُهُ)

        Kelimenin kökeni s-e-l harflerine dayanmaktadır. Sondaki "-hü" zamiri Allah'a racidir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir kimseden bir şey istemek, talep etmek, dilenmek ve soru sormak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "sual" eyleminin iki çeşidi olduğunu, birinin dille (lisan-ı kal), diğerinin ise ihtiyaç haliyle (lisan-ı hal) gerçekleştiğini, bu ayette gökyüzündeki ve yeryüzündeki tüm varlıkların Allah'tan talepte bulunmasının onların zorunlu ontolojik muhtaçlıklarını ve hayata tutunma arzularını ifade ettiğini tahlil eder. Toshihiko Izutsu, kelimeyi Kur'an'ın yaratıcı-yaratılan ilişkisi (ontoloji) semantiği çerçevesinde ele alarak, "isteme" fiilinin burada sıradan bir dua pratiğinden ziyade, yaratılmışların varoluşsal zayıflığını (fakr) ve Allah'ın mutlak zenginliği (ğani) karşısındaki evrensel bağımlılığını anlatan felsefi bir boyuta sahip olduğunu detaylıca inceler. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu fiili ontolojik bir zeminde okuyarak, mümkün varlıkların kendi başlarına varlıklarını sürdüremeyecekleri gerçeğinden hareketle, her an ayakta kalabilmek ve ilahi feyzi alabilmek için lisan-ı halleriyle Vâcibü'l-vücûd'a yönelip sürekli bir talep (sual) ve yakarış içinde olduklarını vurgular.

        Es-Semâvât (السَّمَاوَاتِ)

        Kelimenin kökeni s-m-v harflerine dayanmaktadır. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "yükseklik, yücelik ve üstte olma" hali olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "sema" kelimesinin mutlak bir yükseklik ifade ettiğini, çoğul formda kullanılmasının ise farklı tabakalardaki fiziksel uzayı ve manevi alemleri kapsadığını, ayetin bağlamında bu yüksek alemlerde bulunan meleklerin ve ruhanilerin dahi ilahi inayete son derece muhtaç olduklarının altının çizildiğini tahlil eder. Arthur Jeffery, kelimenin tüm Sami dillerinde gökyüzü anlamında kullanılan son derece yaygın ve kadim bir ortak köke sahip olduğunu, Arapçaya dışarıdan girmekten ziyade bu dil ailesinin yerleşik temel kelimelerinden biri olarak intikal ettiğini savunur. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayetteki bağlamına dikkat çekerek, semavatın salt fiziksel bir gök kubbe değil, şuurlu varlıkların bulunduğu yüce bir mekan olarak kurgulandığını ve gök ehlinin Allah'a muhtaçlığının vurgulanmasıyla pagan inancındaki "yüce gök varlıklarının kendi kendine yettiği" veya tanrılık vasfı taşıdığı yanılgısının kesin bir dille yıkıldığını analiz eder.

        El-Erd (الْأَرْضِ)

        Kelimenin kökeni e-r-d (veya e-r-z) harflerine dayanmaktadır. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "alt, aşağı kısım, ayak basılan yer" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "arz" kelimesinin gökyüzünün mukabili olarak üzerinde yaşanılan mekanı ve fiziksel alemi ifade ettiğini, gök ehlinin ruhanî talepleriyle yeryüzü ehlinin maddi ve biyolojik ihtiyaçlarının (rızık, şifa, af) Allah'a yöneltilen evrensel bir talep havuzunda eşitlenerek birleştiğini tahlil eder. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki ortak kullanımına değinerek, Akkadca, İbranice ve Süryanicede gökyüzünün zıddı olan "yeryüzü" anlamında kullanılan kadim ve ortak bir kök kelime olduğunu delilleriyle ortaya koyar.

        Yevm (يَوْمٍ)

        Kelimenin kökeni y-v-m harflerine dayanmaktadır. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının aydınlık vaktin başlangıcından bitimine kadar olan "bilinen zaman dilimi (gün)" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "yevm" kelimesinin sadece güneşin doğuşu ile batışı arasındaki süreyi değil, aynı zamanda mutlak anlamda herhangi bir an, vakit veya zamanın bir zerresi anlamına da geldiğini, ayetin bağlamında zamanın her anına, her salisesine işaret ettiğini tahlil eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin "küllü" (her) edatıyla birlikte kullanılmasının metne kattığı edebi dinamizme odaklanarak, durağan bir zaman algısı yerine, sürekli yenilenen, akıp giden ve kesintisiz ilahi müdahalelere sahne olan canlı bir zaman tasvirinin muazzam bir ritimle sunulduğunu vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin tarihsel ve teolojik bağlamına dikkat çekerek, bu ifadenin doğrudan Yahudi geleneğindeki Tanrı'nın evreni altı günde yaratıp yedinci gün dinlendiği (Şabat) inancına teolojik bir reddiye olduğunu, Kur'an'ın "her gün (her an)" vurgusuyla ilahi iradenin hiçbir zaman durağanlaşmadığını ve yorulmaksızın sürekli aktif olduğunu ilan ettiğini analiz eder.

        Şe'n (شَأْنٍ)

        Kelimenin kökeni ş-e-n harflerine dayanır. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeye yönelmek, kastetmek, önemli iş, hal ve durum" olduğunu, sıradan ve basit işler için değil, bizzat önemi haiz büyük meseleler için kullanıldığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "şe'n" kavramının büyük ve mühim durumlara hasredildiğini, Allah'ın her an yeni bir "şe'n"de olmasının O'nun evrendeki sürekli yaratma, idare etme, rızık verme, diriltme ve öldürme gibi bitip tükenmeyen sayısız ve azametli fiillerine işaret ettiğini tahlil eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin nekra (belirsiz) formda kullanılmasının edebi gücüne dikkat çekerek, ilahi işlerin, kararların ve tecellilerin çeşitliliğinin, sınırsızlığının ve insan idrakini aşan muazzam büyüklüğünün bu belirsizlik formuyla estetik bir dille muhataba aktarıldığını detaylandırır. Gabriel Said Reynolds, kelimeyi Geç Antik Çağ'ın teolojik tartışmaları bağlamında değerlendirerek, Tanrı'nın evreni yaratıp kendi haline bıraktığı (deist) veya olaylara müdahale etmediği şeklindeki durağan Tanrı tasavvurunun reddedildiğini, bunun yerine sürekli bir inayet, anlık müdahale ve "sürekli yaratılış" (creatio continua) inancının bu kelime aracılığıyla Kur'an'ın merkezine yerleştirildiğini ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimeyi felsefi ve tasavvufi bir derinlikle, özellikle "her an yeni bir yaratılış" (halk-ı cedid) doktrini çerçevesinde okuyarak, "şe'n" kavramının ilahi isim ve sıfatların evrendeki anlık, kesintisiz ve sonsuz varyasyonlardaki tecellilerini sembolize ettiğini, fiziksel evrenin donuk bir makine değil, ilahi esmanın her nefeste yepyeni bir boyutta parladığı canlı bir tecelligah olduğunu vurgular.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X