Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Rahmân Sûresi, 27. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Rahmân Sûresi, 27. Ayet

    وَيَبْقٰى وَجْهُ رَبِّكَ ذُوالْجَلَالِ وَالْاِكْرَامِۚ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve yebkâ vechu rabbike żû-lcelâli vel-ikrâm(i)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      26-28. "Yeryüzünde bulunanların hepsi fânidir. Azamet ve kerem sahibi Rabb'inin zatı ise baki kalır. Artık Rabb'inizin nimetlerinden hangisini inkâr edebilirsiniz?”

      Bu İlâhî beyanlar çeşitli konulara işaret eder. Birincisi, yeryüzündeki insanların sahip oldukları her türlü mal ve mülk fânidir, Rabb'inin mülkü ise ebedîdir ve kalıcıdır. İkincisi, yeryüzünde yaşayan herkesin saltanatı veya gücü ve kudreti fânidir, ama Rabb'inin hükümranlığı, kudreti ve rablığı ebedîdir; böyle olması da Rabb'inin saltanatının, kudretinin ve hükümranlığının zatından dolayı olduğu bilinsin diyedir. Yeryüzü krallarının ve sultanlarının hükümranlığının aksine onun saltanatı bu yaratıkları sayesinde değildir ki yaratıkların yok olup gitmesi hükümranlığında bir eksiklik ve zayıflık oluştursun. Cenâb-ı Hakk’ın bu sözü, iman etmeyeceklerini, yüce zatını bırakıp taptıkları putlara ibadetten, liderlere ve sultanlara kulluktan ve onlara hizmetten vazgeçmeyeceklerini bildiği kâfirler için söylemiş olması da mümkündür. Sanki şunu söylemektedir: Allah'tan başka kendisine ibadet edilen veya hizmet edilen herkes yahut Allah rızâsı için yapılmayan her iş fâni ve gidicidir, ancak Allah'ın rızası için yapılan iş hâkidir. En doğrusunu Allah bilir.

      Bâtınîler şöyle derler: Yeryüzünde bulunanların hepsi fânidir sözü, cismanî nefis fânidir, ruhanî nefis ise hâkidir, ebedîdir anlamına gelir. Bu bedenler fâni olup gittikleri zaman, Allah onların salih amellerinden ruhanî nefisler yaratır ve onlar ebedî kalır.

      Âyet-i kerîme aynı zamanda Allah’ı isim ve sıfatlarla nitelemeyi de açıklamaktadır. Azamet ve kerem sahibi Rabb’inin zatı sözleri de iki manaya gelir. Birincisi yaratılanların sorumluluklarına işaret etmektedir; Allah’ın hakkını ve nimetlerini inkâr edenlere, Rablerini yüceltmeleri emredilir. İkincisi, Allah yaratıkları yüceltir; dünyada üstün olanı yüceltmek, âhirette de ikrama layık olana ikram etmek O'na aittir. En doğrusunu Allah bilir.​​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Yebkâ (يَبْقَى)

        Kelimenin kökeni b-k-y harflerine dayanmaktadır. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "devamlılık, kalıcılık, sabitlik ve tükenmemek" olduğunu belirtir; kelimenin, bir önceki ayette geçen ve yok oluşu ifade eden "fenâ" kavramının tam zıddı olarak sonsuzluğu ve bozulmazlığı anlattığını ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "bekâ" eyleminin bir varlığın kendi durumunu hiçbir değişikliğe, bozulmaya veya sona uğramaksızın sürdürmesi anlamına geldiğini, ayetin bağlamında bu fiilin yalnızca Allah'ın mutlak ve sonsuz varoluşunu nitelemek üzere kullanıldığını tahlil eder. Toshihiko Izutsu, kelimeyi Kur'an'ın ontoloji ve zaman semantiği çerçevesinde değerlendirerek, İslam öncesi dönemde evrenin ve zamanın (dehr) sonsuz olduğuna dair pagan inancın bu kelimeyle yıkıldığını, varlık aleminde mutlak kalıcılığın ve ölümsüzlüğün sadece yaratıcı iradeye (Allah'a) tahsis edildiğini detaylıca inceler. Prof. Dr. Sadık Kılıç, "bekâ" kavramını felsefi bir derinlikle ele alarak, mümkün varlıkların ontolojik tükenişi (fenâ) karşısında bu eylemin Zorunlu Varlık'ın (Vâcibü'l-vücûd) ebediliğini, zamandan ve mekandan münezzeh mutlak varoluşunu sembolize ettiğini vurgular.

        Vech (وَجْهُ)

        Kelimenin kökeni v-c-h harflerine dayanır. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyin karşısına çıkan, yönelinen, yüz ve bir nesnenin en belirgin, en asil tarafı" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin sözlükte canlının fiziksel yüzünü ifade ettiğini, ancak Allah'a nispet edildiğinde mecazi bir anlama bürünerek O'nun zatını, bizzat kendisini ve mutlak hakikatini anlattığını, zira bir varlığın en bilinen ve yönelinmesi gereken tarafının yüzü olması hasebiyle bu metaforun tercih edildiğini tahlil eder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın teolojik dilinde "vech" kelimesinin kullanımını inceleyerek, bu ifadenin antropomorfik (insan biçimci) bir kelime olmasına rağmen tamamen metaforik bir işlev gördüğünü, Allah'ın insanlığa ve evrene yönelen mutlak ve kişisel varlığını, O'nun zatını (özünü) ifade eden en güçlü semantik araçlardan biri olduğunu analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayetteki bağlamına dikkat çekerek, "vech" sözcüğünün ilk muhatapların idrak seviyesine uygun bir edebi dil (teşbih/antropomorfizm) çerçevesinde kullanıldığını, evrendeki her şeyin yıkılıp gitmesinin ardından geriye bizzat ilahi zatın kalacağını ifade etmede muhatap aklında en kalıcı etkiyi bırakacak bedensel bir metaforun bilerek seçildiğini vurgular.

        Er-Rabb (رَبِّ)

        Kelimenin kökeni r-b-b harflerine dayanmaktadır. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyi ıslah etmek, gözetmek, aşama aşama en mükemmel haline ulaştırmak ve ona sahip olmak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, eylemin özünde varlığa şekil vermek, onu beslemek ve terbiye etmek yattığını, bu ayetin bağlamında evrendeki tüm canlıların fani olmasının ardından, onlara başından beri hayat veren ve varlıklarını idare eden yegâne terbiyecinin (Rabbin) baki kalacağının altının çizildiğini tahlil eder. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dil ailesinin ortak dini terminolojisinden, özellikle Aramice ve Süryanicedeki "efendi, usta, mutlak sahip" anlamlarına gelen "rabbā" kökünden Arapçaya evrensel yaratıcı otoriteyi ifade etmek üzere yerleştiğini delilleriyle ortaya koyar. Gabriel Said Reynolds, kelimeyi Geç Antik Çağ'ın teolojik ekosistemi içinde değerlendirerek, yeryüzünün yok oluşunun ardından sonsuza dek kalacak olan "Yaratıcı Rab" tasavvurunun, Hristiyan ve Yahudi eskatolojisindeki (ahiret inancındaki) Tanrı'nın mutlak bekası fikriyle paralellik gösterdiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, bağlamsal semantik çerçevesinde, yeryüzündeki nizamın çöküşü karşısında "Rab" isminin özellikle zikredilmesinin, her şey yok olsa dahi o mutlak efendinin egemenliğinin (rububiyetinin) asla sarsılmayacağını ve zamansız olduğunu vurguladığını analiz eder.

        El-Celâl (الْجَلَالِ)

        Kelimenin kökeni c-l-l harflerine dayanır. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "büyüklük, azamet, yücelik ve erişilmezlik" olduğunu, sıradanlığın tam zıddı olarak muazzam bir heybeti ve yüksek bir mertebeyi ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "celâl" kavramının duyuları aşan mutlak bir büyüklüğü ve azameti anlattığını, bu ismin hiçbir yaratılmışa verilemeyecek kadar ulaşılamaz, korku ve hayranlık uyandıran ilahi bir sıfat olduğunu tahlil eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin edebi ve estetik tasvir gücüne odaklanarak, evrendeki her şeyin fani olduğunun ilan edildiği sarsıcı bir tablonun hemen ardından bu ismin zikredilmesinin, muhatabın zihninde muazzam bir sarsıntı, ürperti ve ilahi heybet hissi uyandırdığını, kelimenin fonetik yapısının bile bu otoriteyi metne yansıttığını vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, kavramı felsefi ve teolojik bir bağlamda okuyarak, "celâl" sıfatının Allah'ın mutlak kahredici, ulaşılamaz ve yaratılmışlara mesafeli olan ontolojik yüceliğini, varlığın fenası karşısında boyun eğdiren haşmetini sembolize ettiğini ifade eder.

        El-İkrâm (الْإِكْرَامِ)

        Kelimenin kökeni k-r-m harflerine dayanmaktadır. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "şeref, soyluluk, cömertlik, değerlilik ve karşılık beklemeksizin lütufta bulunmak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kerem" kavramının özünde üstün bir ahlak ve iyilik yattığını, "ikrâm" formunun ise Allah'ın kullarına yönelik bitip tükenmeyen cömertliğini, onlara bahşettiği sayısız lütfu ve bağışı ifade eden fiili bir tecelli olduğunu açıklar. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin metin içi ahengine dikkat çekerek, ürpertici ve ulaşılamaz bir büyüklük ifade eden "celâl" sıfatının hemen ardından, şefkat ve sonsuz cömertlik ifade eden "ikrâm" sıfatının gelmesinin muazzam bir edebi denge (celâl-cemâl dengesi) oluşturduğunu, böylece korku ve ümit (havf ve reca) psikolojisinin estetik bir zirveye taşındığını tahlil eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu iki sıfatın yan yana kullanılmasının teolojik bağlamına değinerek, "celâl" ile uzaklık ve azamet bildiren ilahi otoritenin, "ikrâm" sıfatıyla yeniden muhataba yaklaştığını, yeryüzünün yok oluş tasviri karşısında dehşete kapılan insana Allah'ın sadece korkulacak bir güç değil, aynı zamanda sonsuz kerem sahibi merhametli bir Rab olduğunun hatırlatıldığını vurgular.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X