فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Rahmân Sûresi, 18. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: rab, rahman suresi 18. ayet, yalanlama, nimet, rahman suresi, iki doğu, iki batı, rahman 18
-
17-18. "O, iki doğunun da Rabb’i iki batının da Rabb’idir. Artık Rabbinizin nimetlerinden hangisini inkâr edebilirsiniz?”
O, iki doğunun da Rabb’i iki batının da Rabb’idir. Allah Teâlâ başka bir âyette şöyle buyurmaktadır: “Doğuların ve batıların Rabb’ine yemin ederim”. Bunun açıklamasını daha öce yapmıştık. İki doğunun da Rabb’i iki batının da Rabb’i ifadesiyle “Doğuların ve batıların Rabb’i” cümlesi, her ikisinin, yani ay ve güneşin doğudaki ve batıdaki sınırlarına ve onların emirle doğduklarına ve yine emirle battıklarına da işaret etmektedir. Eğer onlar emirle değil de kendiliklerinden doğup batsalardı, her zaman ve her mekânda doğup batarlar, bir yere ulaştıkları zaman da bir daha geri dönmezler, doğuş ve batış sürelerini de hiçbir zaman azaltıp çoğaltmazlardı. Sonra bütün bunlar, insan için yaratılmış ve insanın istifadesine sunulmuştur. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak burada şunu da söylemektedir: Sizin için yaratılan varlıklar Allah’a sizden daha itaatkâr oldukları, kendileri için tayin edilen sınırları asla tecavüz etmedikleri ve yaratıcısının emirlerini asla çiğnemedikleri halde, size ne oluyor da yaratanınızın emirlerini ve yasaklarını çiğniyorsunuz ve haddinizi aşıyorsunuz?
Bu âyet aynı zamanda, bir şeyi özellikle zikretmenin, diğer şeyleri reddetmek anlamına gelmediğine de işaret etmektedir. Görmez misin ki Allah, özellikle iki doğunun ve iki batının Rabb’i olduğunu söylemektedir, bu cümle o ikisinin arasında bulunan varlıkların Rabb’i olmadığı mânasına gelmez. O aynı zamanda doğuların ve batıların dışında kalan yerlerin de Rabb’i değil midir? En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
El-Âlâ' (الْآلَاءِ)
Kelimenin kökeni e-l-v (veya e-l-y) harflerine dayanmaktadır. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "nimet, lütuf, iyilik ve ihsan" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "âlâ" kavramının ilahi kudretin evrendeki izleri ve görünür tecellileri anlamına geldiğini; bu ayetin özel bağlamında, bir önceki ayette tasvir edilen o dehşetengiz cehennem ateşi ile kaynar su (hamîm) arasındaki çaresiz gidiş gelişin insanlara ve cinlere önceden haber verilerek onların uyarılmasının, bizzat bir ilahi lütuf ve merhamet göstergesi olarak muhatabın idrakine sunulduğunu tahlil eder. Toshihiko Izutsu, kelimeyi Kur'an'ın lütuf semantiği içinde değerlendirerek, insana ve cine yöneltilen bu şiddetli ve kavurucu azap tehdidinin, aslında onları yeryüzündeki sahte özerklik vehminden (müstağnilik) ve isyandan alıkoyan, hakikate uyanmalarını sağlayan önleyici bir iyilik ve ontolojik bir merhamet (âlâ) olduğunu analiz eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin edebi işlevine odaklanır; günahkârların ateşle kaynar su arasında kıvranacağını bildiren o korkutucu tablonun hemen ardından bu nimet ifadesinin gelmesinin muazzam bir psikolojik şok etkisi yarattığını, şiddetli bir ceza uyarısını nimet olarak sunmanın muhatabın gururunu paramparça eden eşsiz ve sarsıcı bir retorik meydan okuma olduğunu detaylandırır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin bağlamsal derinliğine dikkat çekerek, bu ayetteki "âlâ" kavramının evrensel ilahi adaletin kesinliğine işaret ettiğini, yeryüzünde bozgunculuk yapan ve mazlumları ezen kibirli suçluların (mücrimlerin) böylesi bir azaba mahkum edilecek olmalarının mutlak adalet ve nizam açısından en büyük lütuf ve ilahi güvence olarak okunduğunu vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, kavramı felsefi bir derinlikle ele alarak, varlık alemindeki haksızlıkların yanına kâr kalmayacağının ve ilahi adaletin (mizan) mutlaka tecelli edeceğinin ilanı olan bu cehennem tasvirinin, ontolojik bir denge ve inayet olduğunu, "âlâ" kelimesinin bu mutlak adaleti sembolize ettiğini tahlil eder.
Rabbikumâ (رَبِّكُمَا)
Kelimenin kökeni r-b-b harflerine dayanmaktadır. Sondaki "-kumâ" ekinin muhatap tesniye (ikil) zamiri olması nedeniyle etimolojik analiz doğrudan "rabb" kökü üzerinden yapılmaktadır. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyi ıslah etmek, korumak, yavaş yavaş en mükemmel haline ulaştırmak ve mutlak malik olmak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, eylemin özünde varlığa şekil vermek, onu terbiye etmek ve idare etmek yattığını, bu ayetin bağlamında yarattığı varlıkları sadece cennetle ödüllendiren değil, azgınlaştıklarında onları cehennem ateşi ve kaynar su ile terbiye eden ve adaleti tesis eden o şaşmaz efendinin doğrudan doğruya bu "rububiyet" (Rab olma ve evrene hükmetme) vasfıyla hareket ettiğini tahlil eder. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dil ailesinin, özellikle Aramice ve Süryanicede "efendi, usta, mutlak sahip" anlamlarına gelen "rabbā" kökünden beslenerek mutlak adalet ve ceza gücüne sahip evrensel otoriteyi ifade etmek üzere Arap dini lügatine yerleştiğini delilleriyle ortaya koyar. Gabriel Said Reynolds, kelimeyi Geç Antik Çağ'ın teolojik ekosistemi içinde değerlendirerek, isyankârları cehennem ile kaynar su arasında cezalandıran "Yaratıcı Rab" tasavvurunun, Hristiyan ve Yahudi eskatolojisindeki (ahiret inancındaki) İntikam Alıcı, Adaleti Tesis Edici ve Adil Yargıç olan Tanrı inancıyla doğrudan ortak bir zemin oluşturduğunu belirtir. Toshihiko Izutsu, bağlamsal semantik çerçevesinde, günahkârların çaresizce kıvranacağı o dehşet sahnesinin ardından bu ismin kullanılmasının, Rabbin otoritesinin sadece lütuf ve ihsanda değil, kibri kırma ve isyankârları kahretme (celâl) gücünde de evrenin yegâne mutlak egemeni olduğunu muazzam bir ontolojik vurguyla gösterdiğini analiz eder.
Tukezzibân (تُكَذِّبَانِ)
Kelimenin kökeni k-z-b harflerine dayanır. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "doğrunun zıttını söylemek, gerçeğe aykırı davranmak ve hakikati inkar etmek" olduğunu, "tekzib" formunun ise göz önündeki kesin bir gerçeği inatla reddetmek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, eylemin dille yapılan basit bir yalanlama değil, insanın ve cinin cehenneme dair yapılan o şiddetli ve merhametli uyarıya sırt çevirmesi, ilahi otoritenin kahredici gücüne karşı kör kalarak bu kaçınılmaz azabı örtbas etme çabası olduğunu tahlil eder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın inkar ve küfür semantiği içinde kelimeyi ele alarak, "tekzib" eyleminin insanın yeryüzünde kendi dünyevi gücüne aldanma ve ilahi gazabı masal sanarak (müstağnilik) alaya alma psikolojisi olduğunu; ateş ile kaynar su arasında tavaf edecekleri gerçeği böylesine açıkça ihtar edilmiş ve bu ihtar bir lütuf olarak onlara sunulmuşken, şuurlu varlıkların sahte bir cesaretle bu tehdidi reddetmelerinin bu fiille ifade edildiğini detaylıca inceler. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin tesniye (ikil) kipindeki edebi formuna odaklanarak, yeryüzünde ahireti inkar eden ve cehennemi alaya alan ancak ahirette o kaynar suyun içine atılacak olan o iki mağrur topluluğun (insan ve cin), kendi anlamsız isyanlarıyla yüzleştirildiğini; eylemin ritmik yapısının her iki şuurlu varlığa aynı anda yöneltilmiş estetik bir tokat ve mutlak azap gerçeği karşısında hiçbir sığınak bırakmayan edebi bir sarsıntı niteliği taşıdığını vurgular.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla