وَيَقُولُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَسْتَ مُرْسَلاًۜ قُلْ كَفٰى بِاللّٰهِ شَه۪يداً بَيْن۪ي وَبَيْنَكُمْۙ وَمَنْ عِنْدَهُ عِلْمُ الْكِتَابِ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Ra'd Sûresi, 43. Ayet
Daralt
X
-
O inkarcılar, Sen peygamber değilsin diyorlar. De ki: Sizinle benim aramda şahit olarak bir Allah, bir de kitap bilgisine sahip olanlar yeter.
O inkârcılar diyorlar ki; yani dediler ki: Sen peygamber değilsin; yani Allah seni peygamber olarak göndermemiştir. Onlar Hz. Peygamber'e (s.a.) böyle diyorlardı, Cenab-ı Hak da kendisine, onlara şöyle söylemesini emrediyor: De ki: Sizinle benim aramda şahit olarak bir Allah yeter; ben peygamberim ve Allah'ın size mucizelerle birlikte gönderdiği elçisiyim. Yahut Resûlullah (s.a.) bu sözü onlara, risaletini ve nübüvvetini ispat etmek için yeterince delil ve kanıt gösterdiği halde kabul etmedikleri ve kendisi de artık onların tasdiklerinden ümidini kestiği sırada söylemişti: Sizinle benim aramda şahit olarak bir Allah, bir de kitap bilgisine sahip olanlar yeter. Kitap bilgisine, yani Tevrat'a sahip olan da benim peygamber olduğumu bilir, benim resul ve nebi olduğuma o da şahitlik eder. Kitabın bilgisine sahip olan benim hak yolda ve Allah'ın elçisi olduğumu bilir. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurur: "Onlar için bir delil değil midir?". Başka bir ayette de, "Bilgi sahibi olanlara sorun" buyurmaktadır. Bu ayeti kesre ile "ve min indihî ilmu'l-kitâb" (وَمِنْ عِنْدِهِ عِلْمُ الْكِتَابِ) şeklinde okuyanlara göre, en doğrusunu Allah bilir ya, yorumu şöyle yapılır: "Asılsız bir şey ona ne önünden ne arkasından yaklaşabilen" bu kitabın ilmi Allah tarafından gelmiştir. Bazı rivayetlerde Hz. Peygamber'in (s.a.) de ayeti bu şekilde kesre ile "min indihî ilmu'l-kitâb" (مِنْ عِنْدِهِ عِلْمُ الْكِتَابِ) diye okuduğu söylenmiştir. Ancak bütün kıraat imamları üstünlü olarak "ve men indehu ilmu'l-kitâb" (وَمَنْ عِنْدَهُ عِلْمُ الْكِتَابِ) diye okumayı tercih etmişlerdir. Ebu Ubeyde şöyle dedi: Bazıları ayeti şu şekilde okudular: "ve min indihi ulime'l-kitâbu" (وَمِنْ عِنْدِهِ عُلِمَ الْكِتَابُ), ancak ayeti kimin böyle okuduğunu bilmiyorum. Abdullah b. Selam'ın (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: De ki: Sizinle benim aramda şahit olarak bir Allah, bir de kitap bilgisine sahip olanlar yeter mealindeki ayet, benim hakkımda nazil oldu. Eğer bu rivayet sabitse, müfessirlerin söyledikleri, kitap bilgisine sahip olanlar yeter mealindeki ayet, Abdullah b. Selam ve arkadaşları hakkında gelmiştir sözünü teyit etmektedir.
Yorum
-
Veyekûlü (وَيَقُولُ)
İbn Fâris, kelimenin kökünün (k-v-l) bir şeyi bir yerden bir yere hareket ettirmek ve aktarmak anlamına geldiğini belirtir; sözün de zihindeki bir düşünceyi dış dünyaya taşıması sebebiyle bu ismi aldığını ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "kavl" eyleminin sadece ses çıkarmak değil, bir inancı veya iddiayı dile getiren bilinçli bir beyan olduğunu vurgular. Ayetteki geniş zaman (muzari) kullanımı, inkârcıların bu itirazcı tavırlarının süreklilik arz ettiğini gösterir. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu fiilin burada müşriklerin vahyi ve peygamberliği geçersiz kılmaya yönelik polemikçi ve dirençli dilini temsil ettiğini analiz eder.
Ellezîne (الَّذِينَ)
İbn Fâris, bu kelimenin temel işlevinin belirli bir grubu diğerlerinden ayırarak işaret etmek (tayin) olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bir ilgi zamiri (ism-i mevsûl) olarak "ellezîne"nin, kendisinden sonra gelen "keferû" eylemiyle o topluluğun temel karakterini tanımladığını ifade eder. Ayetteki kullanımıyla, hakikate karşı örgütlü bir reddediş içinde olan zihniyet dünyasına işaret eder.
Keferû (كَفَرُوا)
İbn Fâris, bu kelimenin kökünün (k-f-r) temel anlamının "örtmek ve gizlemek" olduğunu belirtir; tohumu toprağa gömen çiftçiye de bu ismin verilmesi, bir şeyi görünmez kılmasıyla ilgilidir. Râgıb el-İsfahânî, imanın zıddı olarak "küfr"ü, Allah'ın ayetlerini ve elçisinin getirdiklerini kasten görmezden gelerek hakikatin üzerini örtmek şeklinde tanımlar. Toshihiko Izutsu, kavramı "nankörlük" (kufran) merkezli olarak analiz eder; ona göre bu ayetteki inkârcılar, açık delillere rağmen elçinin misyonunu tanımayarak ontolojik bir kapalılık sergilemektedirler.
Leste (لَسْتَ)
İbn Fâris, bu kelimenin kökünün (l-y-s) bir durumun veya niteliğin mevcudiyetini ortadan kaldıran bir olumsuzluk edatı olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "leys"in şimdiki zamanı ve sürekliliği nefyettiğini, burada elçinin "mürsel" (gönderilmiş olma) vasfının kâfirler tarafından külliyen reddedildiğini ifade eder.
Mürselâ (مُرْسَلًا)
İbn Fâris, (r-s-l) kökünün bir şeyi serbest bırakmak, peşi sıra göndermek ve bir görev için yönlendirmek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "mürsel" kelimesinin Allah tarafından özel bir mesajı (risalet) tebliğ etmek üzere seçilen ve yetkilendirilen kişiyi temsil ettiğini ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin teknik bir terim olarak yerleşmesinde bölgedeki diğer Sami dilleriyle (Süryanice "rişlâ") olan semantik bağlarına dikkat çeker. Toshihiko Izutsu, bu kavramı Tanrı-insan arasındaki iletişimin yegâne meşru kanalı olan "elçi" vasfının hukuki ve dini tanımı olarak analiz eder.
Kul (قُلْ)
İbn Fâris, (k-v-l) kökünden gelen bu emrin, bir hakikati açıkça ilan etmek ve cevap vermek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kul" emrinin peygambere verilen ilahi bir strateji olduğunu; kâfirlerin inkârına karşı Allah'ın şahitliğine dayanarak mutlak bir savunma ve beyan geliştirilmesini temsil ettiğini ifade eder.
Kefâ (كَفَىٰ)
İbn Fâris, (k-f-y) kökünün bir şeyin yeterli olması, bir ihtiyacı tam olarak karşılaması ve başka bir şeye gerek bırakmaması anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kifaye" eyleminin burada Allah'ın şahitliğinin her türlü insan şahitliğinden üstün ve tam olduğunu, başka hiçbir ispata gerek duyulmayacak bir kesinlik ifade ettiğini söyler. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin burada inkârcıların onayına ihtiyaç duyulmadığını vurgulayan, Allah'ın mutlak otoritesine dayanan bir "yeterlilik" ilanı olduğunu analiz eder.
Billâhi (بِاللَّهِ)
İbn Fâris, (e-l-h) kökünden hareketle, ibadet edilen ve her şeyin kendisine sığındığı mutlak varlık olduğunu belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin "el-İlah" formundan türediğini ve kadim Sami dilleri havzasındaki karşılıklarını vurgular. Toshihiko Izutsu, bu ayet bağlamında Allah isminin kullanılmasını, mürselliğin (elçiliğin) onay merciinin sadece Allah olduğunun altını çizen bir "ontolojik mühür" olarak analiz eder.
Şehîden (شَهِيدًا)
İbn Fâris, (ş-h-d) kökünün bir yerde hazır bulunmak, müşahede etmek ve gördüğü bir şeyi beyan etmek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "şehîd" vasfının hem her şeyi her an gören ve bilen hem de bu bilgisiyle hakikati tescil eden mutlak tanık manasına geldiğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu kelimeyi ilahi adaletin ve doğruluğun "hukuki tescili" olarak analiz eder; Allah'ın şahitliği, kâfirlerin "değilsin" iddiasını çürüten en yüksek kanıttır.
Beynî ve Beyneküm (بَيْنِي وَبَيْنَكُمْ)
İbn Fâris, (b-y-n) kökünün iki şey arasındaki boşluk, mesafe ve ayrılık anlamına geldiğini; aynı zamanda açıklık ve beyan manasını da barındırdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "beyn" kelimesinin burada elçi ile muhatapları arasındaki ilişki ve ihtilaf zeminini temsil ettiğini ifade eder. Allah'ın bu "arada" şahit olması, taraflar arasındaki hakikat mücadelesinin nihai hakeminin O olduğunu simgeler.
Ve Men (وَمَنْ)
İbn Fâris, bu kelimenin akıl sahibi varlıkları niteleyen bir ilgi zamiri olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ayetteki kullanımının, Allah'ın şahitliğinin yanı sıra, hakikati bilen ve önceki vahiylerden haberdar olan ehil kimselerin tanıklığına da bir atıf olduğunu ifade eder.
İndehû (عِنْدَهُ)
İbn Fâris, (a-n-d) kökünün bir şeyin yanı, huzuru, nezdinde bulunma ve mülkiyet anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ind" kelimesinin burada fiziksel bir mekânı değil, bir hakikate sahip olmayı ve o bilginin otoritesini temsil eden metaforik bir kavram olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu kelimeyi "bilginin merkezi ve kaynağı" olarak analiz eder.
İlmül (عِلْمُ)
İbn Fâris, (a-l-m) kökünün bir şeyi diğerinden ayıran, onu belirgin kılan "iz ve alamet" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ilim" kavramını bir şeyin hakikatini kesin olarak idrak etmek şeklinde tanımlar. Toshihiko Izutsu, ilim kavramını Kur'an'ın epistemolojisinde "zan" (şüphe) ve "cehalet"in zıddı olan, ilahi kaynaktan gelen kesin bilgi olarak analiz eder.
Kitâb (الْكِتَابِ)
İbn Fâris, (k-t-b) kökünün dağınık şeyleri bir araya getirmek, harfleri dizerek kaydetmek ve bir hükmü sabitlemek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kitap" kelimesinin burada hem önceki kutsal metinleri (Tevrat, İncil) hem de Allah'ın ezelî bilgisini (Levh-i Mahfuz) kapsayabileceğini ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin monoteist geleneklerdeki "yazılı vahiy" (scripture) anlamıyla olan tarihsel sürekliliğine dikkat çeker. Angelika Neuwirth, "kitâb" kavramının burada vahyî sürecin sürekliliğini ve peygamberin doğruluğunu kanıtlayan o büyük "evrensel kayıt" olduğunu analiz eder.
Yorum
Yorum