Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Ra'd Sûresi, 42. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Ra'd Sûresi, 42. Ayet

    وَقَدْ مَكَرَ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْ فَلِلّٰهِ الْمَكْرُ جَم۪يعاًۜ يَعْلَمُ مَا تَكْسِبُ كُلُّ نَفْسٍۜ وَسَيَعْلَمُ الْكُفَّارُ لِمَنْ عُقْبَى الدَّارِ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vekad mekera-lleżîne min kablihim feli(A)llâhi-lmekru cemî’â(an)(s) ya’lemu mâ teksibu kullu nefs(in)(k) veseya’lemu-lkuffâru limen ‘ukbâ-ddâr(i)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Onlardan öncekiler de tuzak kurmuşlardı; oysa bütün tedbirlere hakim olan Allah'tır. O, herkesin neyi hak ve elde ettiğini bilir. İnkar edenler dünya hayatından kimin kazançlı çıkacağını yakında anlayacaklardır.

      Onlardan öncekiler de tuzak kurmuşlardı; yani onlar sana tuzak kurdukları gibi onlardan öncekiler de peygamberlerine tuzak kurmuşlardı. Cenab-ı Hak bu sözle insanların verdikleri eziyetlere karşı peygamberine sabrı telkin ediyor. Sonra buradaki tuzak kelimesi iki manaya gelebilir. Birincisi, Hz. Peygamber'in (s.a.) şahsına tuzak kurdular, yani onu öldürmek ve yok etmek istediler. İkincisi, onun davet ettiği ve ortaya koymak istediği dinine tuzak kurdular, o nuru söndürmek ve ortadan kaldırmak istediler. Onlardan önceki insanların kendi peygamberlerine kurdukları tuzak da bu manadadır. En doğrusunu Allah bilir.

      Oysa bütün tedbirlere hakim olan Allah'tır. Bu cümle de iki anlama gelir. Birincisi, Cenab-ı Hak bütün tedbirlere Allahın hakim olduğunu, herkese kurduğu tuzağın cezasını vereceğini söylüyor. İkincisi, hakiki tuzağı kuran Allah'tır, onların hepsini hiç beklemedikleri yerden hak ile yakalayıverir. Onlara gelince, onların yakalaması hak ile değil, batıl iledir, sonra çok azı müstesna onlar beklemedikleri yerden yakalamaya muktedir değildirler. Dolayısıyla hakiki tuzak, hak ile yakalamaktır, bu da hakikatte onların değil, Allah'ın elindedir. Bütün tedbirlere hakim olan Allah'tır mealindeki cümle, tuzak kurmanın bütün tedbir ve idaresi Allah'a aittir anlamına gelebilir, dilerse onu sürdürür, dilerse ona engel olur; bu yetki onlara değil Allah'a aittir. Yahut tuzağın hakikati Allana aittir, O'nun tuzağı, insanların tuzağına galip gelir.

      O, herkesin neyi hak ve elde ettiğini bilir; yani hayır veya şer olarak neyi hak ettiğini bilir. İnkar edenler dünya hayatından kimin kazançlı çıkacağını yakında anlayacaklardır! Buradaki "ukbe'd-dâr" (عُقْبَى الدَّارِ) tamlamasından maksadın cennet olduğu sanki onlar tarafından biliniyor gibidir. Bu durumda ayet, "Yahudi veya hıristiyan olanlar hariç, hiç kimse cennete giremeyecek" mealindeki ayetin sılası olur. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenab-ı Hak şunu söylemektedir: Onlar ahirette kimin kazançlı çıkacağını bilecekler; kendileri mi, yoksa müminler mi? Yahut bu ayet-i kerime, "Rabbimin huzuruna götürülürsem bile, hiç şüphem yok ki, orada bunun yerine daha iyisini bulurum" mealindeki ayetin cevabıdır. Onlar dünya şartlarında kendilerini müminlerden üstün görünce ve dünya bütün imkanlarıyla onlara açılınca, ahiretin de aynı şekilde kendilerinin olacağını zannettiler. Cenab-ı Hak da işte buna cevap vermektedir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Vekad (وَقَدْ)

        İbn Fâris, bu ifadenin bir "tahkik" (gerçekleştirme) ve "tekit" (pekiştirme) işlevi gördüğünü, geçmişte yaşanmış bir olayın kesinliğini vurguladığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kad" edatının burada mazi fiilin başına gelerek, inkârcıların tuzak kurma eyleminin tarihsel bir gerçeklik ve süreklilik arz ettiğini ifade ettiğini söyler. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimenin cümleye "şüphesiz ki" anlamı katarak, muhatabı geçmiş toplumların akıbeti üzerinden uyardığını analiz eder.

        Mekera (مَكَرَ)

        İbn Fâris, (m-k-r) kökünün temelinde bir şeyi başkasından gizlemek, sinsi bir plan hazırlamak ve niyetini saklayarak hareket etmek anlamlarının bulunduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "mekr" kelimesini birini hedefinden saptırmak için kullanılan gizli yöntemler olarak tanımlar; bunun insan için hile, Allah için ise kâfirlerin tuzaklarını boşa çıkaran ilahi bir strateji olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu fiili Kur'an'ın "çatışma semantiği" içinde analiz eder; ona göre mekr, hakikat ile batıl arasındaki güç savaşında kullanılan zihinsel ve pratik bir "karşı hamle"dir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin burada inkârcıların vahyi etkisiz kılmak için geliştirdikleri kolektif entrikaları temsil ettiğini belirtir.

        Ellezîne (الَّذِينَ)

        İbn Fâris, bu kelimenin belirli bir grubu diğerlerinden ayırarak zihinlerde somutlaştıran bir işaret işlevi gördüğünü belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ilgi zamiri olarak bu sözcüğün, tuzak kurma eylemini gerçekleştiren o "bilinen muhalif topluluğa" atıf yaptığını ifade eder. Ayetteki kullanımıyla, tarih boyunca hakikate karşı örgütlenen zihniyetin sürekliliğini sembolize eder.

        Min Kablihim (مِنْ قَبْلِهِمْ)

        İbn Fâris, (k-b-l) kökünün zaman veya mekân bakımından "öncelik" ve "başlangıç" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kabliyet" kavramının burada tarihsel bir perspektif sunduğunu; Hz. Muhammed’e karşı kurulan tuzakların ilk olmadığını, önceki peygamberlerin de benzer örgütlü saldırılara maruz kaldığını vurguladığını ifade eder. Angelika Neuwirth, bu ifadenin Kur'an'ın "tarih felsefesi" içindeki paralellikleri (geçmiş-gelecek bağı) kuran merkezi bir unsur olduğunu analiz eder.

        Felillâhi (فَلِلَّهِ)

        İbn Fâris, (e-l-h) kökünden gelen "Allah" isminin, her şeyin kendisine sığındığı ve mutlak otoritenin sahibi olan varlık olduğunu belirtir. Baştaki "fa" harfi, inkârcıların tuzağına karşılık "asıl sonucun ve gücün" nerede olduğunu gösteren bir "takip ve cevap" işlevi görür. Râgıb el-İsfahânî, bu kullanımın mülkiyetin ve egemenliğin tek kaynağını belirlediğini (hasr) ifade eder.

        El-Mekru (الْمَكْرُ)

        İbn Fâris, (m-k-r) kökünün bu bağlamda "mutlak plan ve tasarruf" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Allah’a nispet edilen mekr’in, kâfirlerin anlayamayacağı bir derinlikte işleyen ilahi adalet ve ceza mekanizması olduğunu söyler. Toshihiko Izutsu, "ilahi mekr" kavramını, Tanrı'nın tarihe müdahale ederken kullandığı "yüce strateji" olarak analiz eder; insan tuzakları bu kuşatıcı planın içinde erimeye mahkûmdur. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin burada "her türlü planın nihai belirleyicisi" anlamında bir otorite nitelemesi olduğunu vurgular.

        Cemîâ (جَمِيعًا)

        İbn Fâris, (c-m-a) kökünün dağınık şeyleri bir araya getirmek ve bütünü temsil etmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "cemîan" kelimesinin burada hiçbir istisna bırakmaksızın, dünyadaki tüm gizli ve açık planların, süreçlerin ve sonuçların Allah'ın kontrolünde olduğunu ifade ettiğini belirtir. Mustafa Öztürk, bu vurgunun müminler için bir güven, kâfirler için ise mutlak bir kuşatılmışlık ilanı olduğunu analiz eder.

        Ya’lemu (يَعْلَمُ)

        İbn Fâris, (a-l-m) kökünün bir şeyi diğerinden ayıran "iz ve işaret" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ilim" kavramını bir şeyin hakikatini tüm yönleriyle ve eksiksiz olarak kavramak şeklinde tanımlar. Ayette Allah'ın her şeyi bildiğinin vurgulanması, tuzakların ve eylemlerin gizli kalsa dahi ilahi denetimden kaçamayacağını temsil eder. Toshihiko Izutsu, bu fiili Tanrı'nın "her şeyi kuşatan bilinci" olarak analiz eder.

        Mâ (مَا)

        İbn Fâris, bu sözcüğün bir şeyi genel bir ifadeyle niteleyen ve her şeyi kapsayan bir ilgi zamiri (ma-i mevsule) olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ayette "mâ"nın, nefislerin kazandığı en küçük niyetten en büyük eyleme kadar her türlü faaliyeti içine aldığını ifade eder.

        Teksibu (تَكْسِبُ)

        İbn Fâris, (k-s-b) kökünün bir şeyi elde etmek, çalışarak toplamak ve bir işin sonucunu üstlenmek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kesb" eyleminin insanın kendi hür iradesiyle ortaya koyduğu ve ahlaki sorumluluk doğuran işler olduğunu söyler. Toshihiko Izutsu, bu kelimeyi Kur'an'ın "etik bilanço" sistemi içinde görür; ona göre kesb, insanın ahiretteki konumunu belirleyen bilinçli eylemleridir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu eylemin sadece dışsal bir hareket değil, kalbin ve niyetin biriktirdiği her türlü değer veya değersizlik olduğunu analiz eder.

        Kullu (كُلُّ)

        İbn Fâris, (k-l-l) kökünün kuşatıcılık, bütünlük ve bir şeyin tamamı anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "küll" kelimesinin burada hiçbir bireyi ve hiçbir eylemi bu denetim ve sorumluluk alanının dışında bırakmadığını ifade eder.

        Nefsin (نَفْسٍ)

        İbn Fâris, (n-f-s) kökünün bir şeyin özü, zatı ve canlılık temeli olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "nefs" kelimesinin burada insanın bireysel iradesini ve eylemlerinin merkezini temsil ettiğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu kavramı "moral fail" (ahlaki özne) olarak analiz eder; her bir nefis, kendi kazandıklarıyla (kesb) ilahi huzurda tekil bir muhataptır.

        Veseya’lemu (وَسَيَعْلَمُ)

        İbn Fâris, baş taraftaki "sin" harfinin yakın geleceği ve kesinliği ifade eden bir tekit olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ilim" fiilinin bu formda gelmesinin, gerçeğin er ya da geç, kaçınılmaz bir şekilde ortaya çıkacağını ve kâfirlerin bunu bizzat tecrübe ederek anlayacaklarını simgelediğini söyler. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu ifadenin bir "meydan okuma" ve "uyarı" tonu taşıdığını analiz eder.

        El-Kuffâru (الْكُفَّارُ)

        İbn Fâris, (k-f-r) kökünün temel anlamının "örtmek ve gizlemek" olduğunu belirtir. Tohumu toprağa gömen çiftçiye "kâfir" denmesi bu gizleme eylemiyle ilgilidir. Râgıb el-İsfahânî, terim olarak küfrü; Allah'ın birliğini, ayetlerini veya nimetlerini kasten görmezden gelerek hakikatin üzerini örtmek ve nankörlük etmek olarak tanımlar. Arthur Jeffery, kelimenin "kafara" (inkâr etmek/silmek) kökünden geldiğini ve Sami dillerindeki dini inkar anlamıyla olan sürekliliğine dikkat çeker. Toshihiko Izutsu, kâfiri Kur'an'ın teolojik dünyasında "hakikate karşı ontolojik bir kapalılık ve minnetsizlik içinde olan kişi" olarak analiz eder.

        Limen (لِمَنْ)

        İbn Fâris, "lam" harfinin burada aidiyet ve hak etme (istihkak) anlamı taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "men" kelimesinin bir kişiye veya gruba işaret eden bir zamir olduğunu; sorunun "asıl başarı ve hayırlı son kime aittir?" vurgusuyla zihinlere yöneltildiğini ifade eder.

        Ukbâ (عُقْبَى)

        İbn Fâris, (a-k-b) kökünün bir şeyin arkasından gelen sonuç, topuk ve eylemin ulaştığı nihai nokta anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ukbâ" kelimesini uzun bir mücadelenin ve dünya imtihanının sonunda ulaşılan "kalıcı ve asıl ödül" olarak tanımlar. Toshihiko Izutsu, bu kavramı ilahi adaletin "neden-sonuç" yasası içinde analiz eder; her inanç ve eylem kendi uygun "akıbetini" (ukbâ) doğurur.

        Ed-Dâr (الدَّارِ)

        İbn Fâris, (d-v-r) kökünün dönmek, dolaşmak ve bir yerde karar kılıp orayı vatan edinmek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "dâr" kelimesinin insanların içinde toplandığı, barındığı ve huzur bulduğu yerleşik mekan (yurt) anlamına geldiğini ifade eder. Ayetteki "ukbe'd-dâr" tamlamasında dâr, ahiretteki "ebedi ve asıl vatanı" (cenneti) temsil eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin burada "nihai ve hayırlı son" anlamında, bütün çabaların karşılığı olan ontolojik ödülü nitelediğini analiz eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X