اَوَلَمْ يَرَوْا اَنَّا نَأْتِي الْاَرْضَ نَنْقُصُهَا مِنْ اَطْرَافِهَاۜ وَاللّٰهُ يَحْكُمُ لَا مُعَقِّبَ لِحُكْمِه۪ۜ وَهُوَ سَر۪يعُ الْحِسَابِ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Ra'd Sûresi, 41. Ayet
Daralt
X
-
Bizim, yeryüzünü etrafından nasıl eksiltip durduğumuzu görmüyorlar mı? Allah hükmeder, O'nun hükmünü denetleyecek yoktur; O'nun hesaba çekmesi de hızlıdır.
Görmüyorlar mı? Bunun hayret ve uyarı anlamına geldiğini daha önce söylemiştik. Bu ifade iki şekilde yorumlanır. Birincisi, haber anlamına gelir, yani belirtilen fiilleri yaptığımızı onlar görmüşlerdir, demektir. İkincisi, emir anlamına gelir, yani belirtilen fiilleri yaptığımızı görsünler! Buna benzer başka bir ayette de Allah şöyle buyurur: "Yeryüzünde gezmezler mi?". Yani yeryüzünde geziyorlar veya gezsinler manasına gelir. Biz, yeryüzünü etrafından nasıl eksiltip duruyoruz. Bazıları şöyle dedi: Bu beyan küfür diyarının müslümanlar tarafından fethedileceği, kâfirlere karşı onlara Cenab-ı Hakk'ın yardım edeceği ve o beldeleri kâfirlerin hakimiyetinden çıkarıp müslümanların hakimiyetine vereceği anlamına gelir; işte bu, bir eksiltmedir. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenab-ı Hak vadettiği şeylerden bazılarını peygamberine göstereceğini söyleyince, kâfirler şöyle demişlerdi: Allahın sana göstereceğini vadettiği şey nerede? İşte o zaman Allah şöyle buyurdu: Bizim, yeryüzünü etrafından nasıl eksiltip durduğumuzu görmüyorlar mı? Yani onlara ait olan bazı yerlerin müslümanların eline geçtiğini görmüyorlar mı? Onlara ait olan bazı yerleri müslümanların hakimiyetine vermeye kadir olan, hepsini onlara vermeye de kadirdir. Hala ibret almıyorlar mı? En doğrusunu Allah bilir ya, Cenab-ı Hakk'ın ayette zikretmiş olduğu eksiltmeden maksat bu olmalıdır. Bazıları şöyle söyledi: Yeryüzünün eksiltilmesinden maksat, o beldedeki fukahanın ve alimlerin ölmesidir. Bunun açıklaması da şöyledir: Fukaha ve ulema, yeryüzünü ve orada yaşayanları mamur kılanlardır, yeryüzünün ıslahı onlar sayesinde sağlanır. Dolayısıyla onların gitmesi, yeryüzünün eksiltilmesi diye nitelenmiştir. Bu aynen Cenab-ı Hakk'ın yeryüzünü bozmakla nitelemesi gibidir: "Yeryüzünde düzen bozulurdu". "Karada ve denizde düzen bozuldu". Yeryüzünün düzeni kendiliğinden bozulmaz, fakat Allah yeryüzü ehlinin bozulmasını yeryüzünün bozulması olarak niteledi. Buna göre yeryüzü kendiliğinden eksilmez, fakat Allah o belde ehlinin ve orayı mamur kılanların gitmesini, yeryüzünün eksilmesi olarak niteledi. Beldeleri mamur kılanlar da o beldenin fukahası ve ulemasıdır. Bunun, Resûlullah'tan (s.a.) önceki ümmetlerin alimlerinin, yani Ehl-i Kitap alimlerinin gitmesi manasına gelmesi de muhtemeldir. Allah buyuruyor ki: Onların alimlerinin yok olup gitmelerinden ibret almıyorlar mı? Hiç şüphesiz her peygamber, insanlara adabı öğretir, onlara bilgi verir, geçmiş ümmetlerin yok olup giden nişanelerini ve kaybolan izlerini onlara yeniden gösterir; peygamberin gönderilmesiyle ulema da vücut bulduğu halde nasıl onun peygamberliğini inkâr ederler? Çünkü o vakit, ulemanın ortaya çıkma vakti ve zamanıdır. Eğer ayette sonraki ulema ve fukaha kastedilmiş ise, o zaman teselli anlamına gelir, yani yeryüzü, ulema ve fukahanın gitmesi halinde eksilmekle nitelenmiş olduğu hale gelir demektir. En doğrusunu Allah bilir.
Allah hükmeder, O'nun hükmünü denetleyecek yoktur. Denildi ki: O'nun hükmünü geri çevirecek kimse yoktur. O'nun hükmünden maksat da muhtemelen kâfirler hakkında hükmettiği azaptır. Buna göre Allah şöyle diyor: Onlar için hükmettiği azabı geri çevirecek kimse yoktur! Bu aynen şu ayetteki ifade gibidir: "Rabbim! Adaletinle hükmünü ver". Yani onlar hakkında verdiğin hükmü adaletle ver! O'nun hükmünü denetleyecek yoktur. Bu beyanın, kimse O'nun hükmünü sorgulayamaz, yaratılanlar birbirlerinin hakimiyet alanına girdiği gibi kimse O'nun hükümranlığının yerine geçemez anlamına gelmesi de muhtemeldir. Nitekim Cenab-ı Hak hafaza melekleri hakkında şöyle buyurdu: "Kişinin önünde ve arkasında takipçiler vardır". Bunlar o kişiyi korumak ve maruz kaldığı şeyler konusunda birbirlerini kontrol ederler. En doğrusunu Allah bilir. O'nun hesaba çekmesi de hızlıdır. Bu ilahi kelamı daha önce çeşitli yerlerde açıklamıştık.
Yorumu Yorumla
-
Eve-lem yerav (أَوَلَمْ يَرَوْا)
İbn Fâris, bu kelimenin kökünün (r-e-y) olduğunu, temelinde bir şeyi gözle görmek veya kalp gözüyle (basiretle) idrak etmek anlamının yattığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ru'yet" kavramının burada hem fiziksel müşahedeyi hem de tarihsel olaylardan ders çıkarma eylemini kapsadığını ifade eder. Ayetteki soru formuyla birleştiğinde, muhatabın görmezden gelemeyeceği kadar açık olan ilahi müdahalelere dikkat çekildiğini vurgular. Toshihiko Izutsu, bu fiili Kur'an'ın "ayetleri fark etme" epistemolojisi içinde analiz eder; ona göre bu, dış dünyadaki somut değişimlerin arkasındaki ilahi gücü "görme" eylemidir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin burada inkârcıların tarihsel süreçteki güç kayıplarını ve coğrafi daralmaları bizzat tecrübe etmelerine yönelik bir hatırlatma olduğunu belirtir.
Ne'ti (نَأْتِي)
İbn Fâris, (e-t-y) kökünün bir yere gelmek, varmak ve bir şeyi kolaylıkla ulaştırmak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ityân" eyleminin Allah için kullanıldığında, O'nun iradesinin, emrinin veya azabının bir yere ulaşması ve orada tecelli etmesi olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu fiili Tanrı'nın tarihsel sürece doğrudan müdahalesi olarak analiz eder; Allah'ın "yere gelmesi", O'nun tasarrufunun ve egemenliğinin o mekânda fiilen görünür olmasıdır. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimenin ilahi iradenin dinamik yapısını temsil ettiğini, Allah'ın her an yaratma ve müdahale halinde olduğunu simgelediğini belirtir.
El-arda (الْأَرْضَ)
İbn Fâris, (e-r-d) kökünün alçakta olan, üzerine ayak basılan zemin ve mekan anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "arz" kelimesinin bu ayette hem fiziksel yeryüzünü hem de üzerinde devletlerin, toplumların ve medeniyetlerin kurulduğu "siyasi ve sosyal sahayı" temsil ettiğini ifade eder. Angelika Neuwirth, arz kavramını Kur'an'ın "tarihsel coğrafyası" içinde analiz eder; burada sözü edilen arz, müşriklerin egemenlik alanlarını ve mülkiyetlerini kapsayan somut bir toprak parçasıdır.
Nankusuha (نَنْقُصُهَا)
İbn Fâris, (n-k-s) kökünün bir şeyin tamamından bir kısmını gidermek, azaltmak ve noksanlaştırmak anlamına geldiğini belirtir. Bereketin veya gücün azalması bu kökle ifade edilir. Râgıb el-İsfahânî, "naks" eyleminin burada yerin uçlarından (etraflarından) daraltılması olduğunu, bunun da o topraklardaki egemenliğin, bereketin veya nüfusun azalmasını temsil ettiğini söyler. Theodor Nöldeke, kelimenin burada siyasi ve askeri bir daralmayı, yani inkârcıların ellerindeki toprakların Müslümanların eline geçerek küçülmesini nitelediğini analiz eder. Angelika Neuwirth, bu eksiltmeyi ilahi bir "tasfiye" süreci olarak görür; batılın hakimiyet alanının daraltılmasıdır.
Etrâfihâ (أَطْرَافِهَا)
İbn Fâris, (t-r-f) kökünün bir şeyin en ucu, kenarı, sınırı ve değerli olan yanları anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "taraf" kelimesinin bir şeyin nihayeti olduğunu, ayette ise yeryüzünün veya ülkelerin sınır bölgelerini temsil ettiğini ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin çoğul gelmesinin (etrâf), daralmanın her yönden ve sistematik bir şekilde gerçekleştiğini gösterdiğini analiz eder. Bazı dilcilere atıfla, "taraf"ın o toplumun seçkinleri (ileri gelenleri) anlamına da gelebileceğini, dolayısıyla naksın (eksiltmenin) toplumsal önderlerin yok olmasıyla da ilgili olabileceğini belirtir.
Allâhu (اللَّهُ)
İbn Fâris, (e-l-h) kökünden hareketle, ibadet edilen ve her şeyin kendisine sığındığı mutlak varlık olduğunu belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin "el-İlah" formundan türediğini ve bölgedeki tek tanrı inancı mirasıyla bağını vurgular. Toshihiko Izutsu, bu ayet bağlamında Allah isminin kullanılmasını, hüküm ve tasarruf yetkisinin tek merkezde toplandığını gösteren bir "egemenlik ilanı" olarak analiz eder.
Yahkumu (يَحْكُمُ)
İbn Fâris, (h-k-m) kökünün bir şeyi engellemek, menetmek ve zulmü ortadan kaldırmak için karar vermek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "hüküm" eyleminin Allah için kullanıldığında, varlık üzerindeki mutlak ve geri çevrilemez kararı ifade ettiğini söyler. Ayetteki geniş zaman (muzari) kullanımı, Allah'ın her an hüküm vermekte ve tarihsel süreci bu hükümlere göre yönetmekte olduğunu temsil eder. Toshihiko Izutsu, hüküm kavramını ilahi otoritenin "yasama ve yargılama" gücü olarak analiz eder.
Muakkibe (مُعَقِّبَ)
İbn Fâris, (a-k-b) kökünün bir şeyin arkasından gelmek, topuk ve peşi sıra takip etmek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "muakkib" kelimesinin burada "bir hükmü takip edip onu bozan, değiştiren veya geciktiren" kişi manasında kullanıldığını ifade eder. Ayetteki "lâ muakkibe" ifadesi, Allah'ın verdiği hükmün ardından onu eleştirecek, sorgulayacak veya geçersiz kılacak hiçbir otoritenin bulunmadığını gösteren bir "mutlaklık" vurgusudur. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimenin ilahi iradenin sarsılmazlığını ve beşerî müdahalelerin bu irade karşısındaki acziyetini temsil ettiğini analiz eder.
Serîu (سَرِيعُ)
İbn Fâris, (s-r-a) kökünün yavaşlığın zıddı olan çabukluk, sürat ve ivme anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Allah'ın "serî" vasfının, O'nun eylemlerinde hiçbir gecikme, ihmal veya zorlanma olmadığını ifade ettiğini söyler. Ayette bu sıfatın "hisâb" ile birlikte kullanılması, sonuçların beklenenden çok daha hızlı bir şekilde ortaya çıkacağını simgeler. Toshihiko Izutsu, bu kelimeyi ilahi adaletin "anlık ve kaçınılmaz" doğasını vurgulayan bir niteleme olarak analiz eder.
El-hisâbi (الْحِسَابِ)
İbn Fâris, (h-s-b) kökünün saymak, döküm çıkarmak, miktar belirlemek ve yeterli bulmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "hisâb" eyleminin burada amellerin karşılığını vermekteki titizliği ve adaleti temsil ettiğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu kelimeyi Kur'an'ın "etik bilanço" sistemi içinde görür; ona göre "serîu'l-hisâb", yapılan her eylemin ilahi nizamda anında karşılık bulması ve nihai değerlendirmenin süratle gerçekleşmesidir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin burada inkârcılar için bir uyarı olduğunu, bekledikleri akıbetin çok yakın ve kaçınılmaz olduğunu analiz eder.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla