وَلَقَدْ اَرْسَلْنَا رُسُلاً مِنْ قَبْلِكَ وَجَعَلْنَا لَهُمْ اَزْوَاجاً وَذُرِّيَّةًۜ وَمَا كَانَ لِرَسُولٍ اَنْ يَأْتِيَ بِاٰيَةٍ اِلَّا بِاِذْنِ اللّٰهِۜ لِكُلِّ اَجَلٍ كِتَابٌ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Ra'd Sûresi, 38. Ayet
Daralt
X
-
Andolsun senden önce de peygamberler göndermiş, onlara da eş ve çocuklar vermiştik. Allah'ın izni olmadan hiçbir peygamber mucize getiremez. Süreli her şeyin bir kaydı vardır.
Andolsun senden önce de peygamberler göndermiş, onlara da eş ve çocuklar vermiştik. Bazı müfessirler şöyle dedi: Bu ayet, Resûlullah'ın (s.a.) zevceleri ve çocukları çok olduğu için yahudilerin onu ayıplamaları ve kınamaları üzerine gelmiştir. Onlar şöyle diyorlardı: Eğer o iddia ettiği gibi peygamber olsaydı, sıradan insanların yaptıkları gibi kadınlarla keyif sürmez, çocuk sahibi olmayı da istemezdi, peygamberlik görevi onu bu işlerden alıkordu. İşte bu ayet bunun üzerine nazil olmuştur. Cenab-ı Hak buyuruyor ki: Kadınlardan yararlanmak ve birden çok eşe sahip olmak, insanın nübüvvet ve risalet görevini yerine getirmesine engel teşkil etmez, nitekim daha önceki peygamberlerde bu bir engel teşkil etmemişti. En doğrusunu Allah bilir.
Allah'ın izni olmadan hiçbir peygamber mucize getiremez. Yani peygamberler, kendiliklerinden mucizeler getirme gücüne sahip değildirler. Mucize getirmeyi ancak Allah dilerse kendisi gerçekleştirir. Hz. İsa şöyle demişti: "Ben körü ve cüzzamlıyı iyileştiririm". Cenab-ı Hak bütün mucizelerin ancak Allah'ın izni ve emriyle gerçekleştiğini, peygamberin kendisinin mucize yaratamadığını haber vermektedir. Bu ayet, müfessirlerin zikrettiği gibi Hz. Peygamber'i çok kadınla evlenmesinden dolayı kınamalarına Allah'ın verdiği cevap olabileceği gibi, başka bir şeyin cevabı olması da muhtemeldir; mesela peygamberleri yiyip içmesinden ve sokaklarda yürümesinden dolayı kınamalarının, peygamberlerin insan olmasını inkâr etmelerinin cevabı da olabilir. Cenab-ı Hak, peygamberine şöyle diyor: Kavmin seni kınamış olduğun için kavmi tarafından ilk defa kınanan peygamber sen değilsin! Kavmin seni kınadığı gibi senden önceki peygamberleri de kavimleri kınamış ve kavminin senden istediği mucizeleri onlar da peygamberlerinden istemişlerdi. Bu sözlerle peygamberleri reddetmeleri ve emirlerini terketmeleri onlar için mazeret kabul edilmedi, aksine onlara Allah'ın azabı geldi. Senin kavminin durumu da böyledir.
Süreli her şeyin bir kaydı vardır. Bu beyanın anlamına dair ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle anlam verdi: Her kitabın bir zamanı vardır, ondan maksat da peygamberlere indirilen kitaplardır, o kitaplar belli bir zamana kadar uygulanır, sonra neshedilir ve hükmü yürürlükten kaldırılır. Bazıları da şöyle söyledi: Süreli olan her şeyin sona ereceği bir eceli vardır; bununla elle yazmak murad edilmemiş, ancak tespit kastedilmiştir. Nitekim Cenab-ı Hak bir ayette şöyle buyurmuştur: 'Allah o müminlerin kalplerine imanı nakşetmiştir". Buradaki kalplerine imanı yazdı ifadesi, koydu, tespit etti anlamına gelir, eliyle oraya yazdı manasına gelmez. Buna göre süreli her şeyin bir kaydı vardır ibaresi de belli bir zamana kadar tespit anlamındadır. Ayet-i kerime, her kitabın bir zamanı vardır manasına, yani yazılan her şeyin bir zamanı, inatçılara gelecek olan azabın ve peygamberlere yapılacak yardımın bir vakti vardır anlamına da gelebilir. Tayin edilen o zamandan ne önce gelir, ne de sonraya bırakılır. Nitekim Allah şöyle buyurdu: "Ecelleri gelince bir an geri kalmazlar".
Yorumu Yorumla
-
Erselnâ (أَرْسَلْنَا)
İbn Fâris, bu kelimenin (r-s-l) kökünden geldiğini, temel anlamının bir şeyi serbest bırakmak, birinin ardı sıra göndermek ve bir iş için görevlendirmek olduğunu belirtir. Kökteki "ardışıklık" vurgusuna dikkat çeker. Râgıb el-İsfahânî, irsal eyleminin belirli bir mesajı veya görevi (risalet) yerine getirmek üzere seçilen kişiye özgü bir eylem olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu fiili Tanrı ile insanlık arasındaki dikey iletişimin "kurumsal" boyutu olarak analiz eder. Ona göre irsal, mutlak olanın tarihsel sürece doğrudan müdahalesidir. Angelika Neuwirth, bu fiilin geçmiş zaman kipiyle gelmesinin, peygamberlik kurumunun tarihsel bir süreklilik ve ilahi bir gelenek (sünnetullah) olduğunu vurguladığını belirtir.
Rusulen (رُسُلًا)
İbn Fâris, (r-s-l) kökünden türeyen bu kelimenin, bir haberi veya emri taşıyan elçileri ifade ettiğini belirtir. Kelimenin "yumuşaklık ve akışkanlık" anlamıyla bağ kurarak, elçinin mesajı ulaştırmadaki aracı rolüne değinir. Râgıb el-İsfahânî, "rasûl" kelimesinin burada çoğul gelmesiyle, peygamberlik görevinin sadece belirli bir döneme özgü olmadığını, insanlık tarihi boyunca süregelen bir zincir olduğunu vurgular. Arthur Jeffery, kelimenin teknik bir dini terim olarak yerleşmesinde bölgedeki diğer Sami dilleriyle (Süryanice "rişlâ") olan semantik etkileşime dikkat çeker. Toshihiko Izutsu, "rasûl" kavramını Tanrı-insan arasındaki iletişimin yegâne meşru ve somut kanalı olarak analiz eder.
Kablike (قَبْلِكَ)
İbn Fâris, (k-b-l) kökünün bir şeyin ön yüzü, başlangıcı ve zaman veya mekân bakımından önceliği ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kabliyet" (öncelik) kavramının burada peygamberlik silsilesinin Hz. Muhammed'den önce de var olduğunu kanıtlamak için kullanıldığını ifade eder. Angelika Neuwirth, bu kelimenin Kur'an'ın kendi vahyini geçmiş peygamberlerin mirası üzerine inşa ettiğini gösteren tarihsel bir "önceleme" terimi olduğunu analiz eder.
Cealnâ (جَعَلْنَا)
İbn Fâris, (c-a-l) kökünün bir şeyi bir halden başka bir hale dönüştürmek, bir şeyi yerleştirmek ve yaratmak anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ceal" eyleminin burada peygamberlerin yaratılış özelliklerine (beşerî vasıflarına) bir nitelik kazandırmak olduğunu ifade eder. Ayetteki kullanımıyla, peygamberlerin eş ve çocuk sahibi kılınmalarının rastlantısal değil, ilahi bir düzenleme olduğunu vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimenin peygamberlik kurumunun "hayatın içinde ve insani bir zeminde" kurgulandığını gösteren bir "inşa" fiili olduğunu analiz eder.
Ezvâcen (أَزْوَاجًا)
İbn Fâris, (z-v-c) kökünün bir bütünün parçası olan, bir diğeriyle uyum sağlayan ve onunla birleşen her bir unsuru (eş) ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "zevc" kelimesinin burada peygamberlerin eşlerini temsil ettiğini; bununla onların melek veya ilah değil, insani ihtiyaçları ve aile hayatı olan beşerî varlıklar olduğunun vurgulandığını ifade eder. Toshihiko Izutsu, peygamberlerin eş sahibi olmalarının zikredilmesini, onların "sıradan insan" kimliklerinin ve toplumsal hayata katılımlarının bir nişanesi olarak görür. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin burada peygamberlerin hayatının doğallığını ve toplumun içinden birer birey olduklarını resmettiğini belirtir.
Zurriyyeten (ذُرِّيَّةً)
İbn Fâris, bu kelimenin kökenini (z-r-r) veya (z-r-e) harfleriyle ilişkilendirerek; saçılma, çoğalma ve yaratılma anlamlarına geldiğini belirtir. Neslin bir parçadan çoğalmasını ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, zürriyetin bir kimsenin soyundan gelen çocukları ve nesilleri ifade ettiğini söyler. Prof. Dr. Hidayet Aydar, peygamberlerin zürriyet sahibi olmalarının zikredilmesinin, inkârcıların peygamberliğe yönelik "beşerîlik" itirazlarına bir cevap niteliği taşıdığını analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin burada neslin devamlılığını ve peygamberlerin de her insan gibi bir soy zincirine dahil olduğunu temsil eden bir biyolojik gerçeklik olduğunu belirtir.
Âyetin (آيَةٍ)
İbn Fâris, (e-y-y) kökünden gelen bu kelimenin bir şeyi gösteren açık işaret, delil ve alamet olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimeyi duyularla algılanan bir şeyin, akıl yoluyla kavranacak gizli bir gerçeğe rehberlik etmesi olarak tanımlar. Ayetteki kullanımıyla, peygamberlerin kendi iradeleriyle getiremeyecekleri, ancak Allah'ın izniyle gerçekleşen "mucizevî kanıtları" temsil eder. Arthur Jeffery, kelimenin dini bir terim olarak "ilahi işaret" anlamını kazanmasında Süryanice (āthā) kökenlerinin etkisine değinir. Angelika Neuwirth, "âyet" kavramının burada inkârcıların peygamberlerden talep ettiği olağanüstü olayları karşılayan teknik bir terim olduğunu analiz eder.
İznillâh (بِإِذْنِ اللَّهِ)
İbn Fâris, (e-z-n) kökünün bir şeyi duymak (kulak vermek), bilmek ve yapılmasına imkân tanımak (izin) anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "izin" kavramının burada Allah'ın meşîeti (iradesi) ve takdiriyle sınırlı olduğunu; hiçbir peygamberin kendi başına bir mucize veya hüküm ortaya koyamayacağını vurgular. Toshihiko Izutsu, "iznillâh" ifadesini ilahi otoritenin mutlaklığını ve peygamberin sadece bir aracı olduğunu gösteren bir "semantik sınır" olarak analiz eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kavramın peygamberlerin mucize karşısındaki "edilgen" ama "görevli" konumunu netleştirdiğini ifade eder.
Ecelin (أَجَلٍ)
İbn Fâris, (e-c-l) kökünün bir şeyin sonu, belirlenmiş zamanı ve müddeti anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ecel" kelimesinin bir sürecin tamamlandığı nihai noktayı temsil ettiğini söyler. Toshihiko Izutsu, bu kavramı Kur'an'ın zaman algısı içinde ele alır; ona göre her toplumsal ve bireysel olayın ilahi takdirle belirlenmiş bir "zaman sınırı" (deadline) vardır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin burada her mucizenin, her hükmün ve her toplumsal değişimin vaktinin Allah katında bir takvime bağlı olduğunu ifade ettiğini analiz eder.
Kitâb (كِتَابٌ)
İbn Fâris, (k-t-b) kökünün harfleri bir araya getirmek, bir şeyi dikmek veya bağlamak (toplamak) anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kitap" kelimesinin burada Allah'ın ezelî bilgisini, takdirini ve sarsılmaz yasalarını temsil eden bir "kayıt" olduğunu ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin ilahi bir belge veya yazılı hüküm anlamındaki teknik gelişiminde komşu monoteist dillerin etkisine değinir. Angelika Neuwirth, "kitâb" kavramının burada her hükmün ilahi bir nizam içinde olduğunu gösteren bir "kozmik tescil" sembolü olduğunu analiz eder.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla