Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Ra'd Sûresi, 36. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Ra'd Sûresi, 36. Ayet

    وَالَّذ۪ينَ اٰتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يَفْرَحُونَ بِمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ وَمِنَ الْاَحْزَابِ مَنْ يُنْكِرُ بَعْضَهُۜ قُلْ اِنَّـمَٓا اُمِرْتُ اَنْ اَعْبُدَ اللّٰهَ وَلَٓا اُشْرِكَ بِه۪ۜ اِلَيْهِ اَدْعُوا وَاِلَيْهِ مَاٰبِ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Velleżîne âteynâhumu-lkitâbe yefrahûne bimâ unzile ileyk(e)(s) vemine-l-ahzâbi men yunkiru ba’dah(u)(c) kul innemâ umirtu en a’buda(A)llâhe velâ uşrike bih(i)(c) ileyhi ed’û ve-ileyhi meâb(i)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Kendilerine kitap (Kur'an) verdiğimiz kimseler sana indirilen vahiyden memnun olurlar. Fakat inanç gruplarından onun bir kısmını inkar eden de vardır. De ki: Bana, sadece Allah'a kulluk etmem ve O'na ortak koşmamam emrolundu. Ben yalnız O'na çağırıyorum ve dönüş de yalnız O'nadır.

      Kendilerine kitap (Kur'an) verdiğimiz kimseler sana indirilen vahiyden memnun olurlar. Bu ayet-i kerime, "Onlar Rahman'ı inkar ediyorlar" mealindeki ayetin sılası gibidir. Allah şunu haber vermektedir: Kendilerine kitap (Kur'an) verdiğimiz kimseler sana indirilen vahiyden, Rahmanın zikrinden memnun olurlar. Sonra kendilerine kitap (Kur'an) verdiğimiz kimseler mealindeki beyanla kimin kastedildiğinde ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle dedi: Muhammed aleyhisselamın ashabı, Resûlullah'a (s.a.) indirilenden mutlu oluyorlardı. Bazıları da şöyle söyledi: Kendilerine kitap (Kur'an) verdiğimiz kimseler Tevrat ehli olan yahudiler kastedilmiştir, onlar sana indirilen vahiyden memnun oluyorlar. Cenab-ı Hak burada sana indirilen vahiyden yahudilerin memnun olduklarını söylüyor, ancak bir yerde de şöyle diyor: "Ehl-i Kitap'tan kâfirler ve putperestler Rabb'inizden size iyi bir şey indirilmesini istemezler". Başka bir yerde de şöyle buyurmaktadır: "Kendilerine kitap verdiğimiz ve onu hakkını vererek okumakta olanlar var ya, işte kitaba iman edenler onlardır". Bu kitabı hakkıyla okuyan, onu çarpıtmayan ve değiştirmeyen, ona iman etmektedir ve Muhammed'e (s.a.) indirilenden mutlu olmaktadır. Onu değiştiren ve çarpıtan da Muhammed'e (s.a.) indirilenden mutlu olmamaktadır. En doğrusunu Allah bilir ya, Kendilerine kitap (Kur'an) verdiğimiz kimseler sana indirilen vahiyden memnun olurlar ilahi kelamında Cenab-ı Hak sanki şunu söylemektedir: Kendilerine kitabın faydalarını verdiğimiz kimseler, işte onlar sana indirilen vahiyden memnun olurlar; bundan maksat da şu ayette söylenenlerdir: "Kendilerine kitap verdiğimiz ve onu hakkını vererek okumakta olanlar var ya, işte kitaba iman edenler onlardır:' Çünkü insanların çoğu Muhammed aleyhisselama indirilenden mutlu olmuyorlar.

      Fakat inanç gruplarından onun bir kısmını inkar eden de vardır. Muhtemelen Ehl-i Kitap, Hz. Muhammed'e (s.a.) indirilenlerin hepsini değil, bir kısmını inkâr ediyorlardı; onlar Hz. Peygamber'in (s.a.) özelliklerine ve sıfatlarına dair olan ayetleri inkâr ediyorlardı, çünkü kendi kitaplarında bulunan buna dair ayetleri gizliyorlardı. İnanç gruplarından onun bir kısmını inkâr eden de vardır Arap müşrikleri de kastedilmiş olabilir. Onlar da Hz. Peygambere (s.a.) indirilen ayetlerin bir kısmını inkâr ediyorlardı; bu hususa şu ayetlerde temas edilmektedir: "Onlar Rahman'ı inkâr ediyorlar:". "Tanrıları tek tanrıya mı indiriyor? Bu gerçekten şaşılacak bir şey!". Müşrikler de ayetlerin hepsini inkâr etmiyorlardı.

      De ki: Bana, sadece Allah'a kulluk etmem ve O'na ortak koşmamam emrolundu. Ben yalnız O'na çağırıyorum. Bunu sanki onların sözleri üzerine söylemişti; sanki onlar Hz. Peygamber'i (s.a.) putlara tapmak konusunda kendileriyle beraber olmaya veya babalarının yaptıklarını yapmaya davet etmişlerdi, bunun üzerine şöyle demişti: De ki: Bana, sadece Allah'a kulluk etmem emrolundu, aynı zamanda O'na hiçbir şeyi ortak koşmamakla emrolundum. O'na hiçbir şeyi ortak koşmam mealindeki cümleyi Hz. Peygamber'in kendiliğinden söylemiş olması muhtemeldir. Ben yalnız O'na çağırıyorum; ben Allah'ın birliğine çağırıyorum, böyleyken sonra gidip O'ndan başkasına kulluk mu edeyim? Dönüş de yalnız O'nadır; döneceğim yer O'nun yanıdır.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Âteynâ (آتَيْنَا)

        İbn Fâris, bu kelimenin kökünün (e-t-y) bir yere gelmek, bir nesneye ulaşmak ve bir şeyi birine kolaylıkla, lütufla vermek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "itâ" fiilinin bir şeyi karşılıksız ve ihsan olarak sunmak olduğunu ifade eder. Ayetteki kullanımıyla, önceki vahiylerin (Tevrat ve İncil) Ehl-i Kitab'a ilahi bir ikram ve emanet olarak tevdi edilmesini temsil eder. Toshihiko Izutsu, bu fiili Tanrı ile insan arasındaki iletişimin "aktarım" aşaması olarak analiz eder; vahiy, Tanrı katından gelerek (etâ) insanlık düzlemine verilir.

        El-Kitâbe (الْكِتَابَ)

        İbn Fâris, (k-t-b) kökünün dağınık şeyleri toplamak, bir araya getirmek ve harfleri dizerek deri veya kağıt üzerine yazmak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kitap" kelimesinin ilahi kelamın kaydedilmiş, korunmuş ve formel bir yapı kazanmış hali olduğunu ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin Arapça köklerinin yanı sıra, dini bir metin anlamında kristalleşmesinde Süryanice (kthâbhâ) ve Aramice geleneklerle olan tarihsel sürekliliğine dikkat çeker. Angelika Neuwirth, bu kelimenin Kur'an'da önceki vahiylerle kurulan tarihsel bağı ve ortak kutsal metin (scripture) geleneğini simgelediğini analiz eder.

        Yefrahûne (يَفْرَحُونَ)

        İbn Fâris, (f-r-h) kökünün bir şeyden dolayı sevinmek, ferahlamak ve göğsün genişlemesi anlamına geldiğini belirtir. Hüznün zıddıdır. Râgıb el-İsfahânî, "ferah" eyleminin bu ayette meşru ve olumlu bir sevinç olarak kullanıldığını; insanın kendi inancını doğrulayan bir hakikatle karşılaştığında hissettiği derin psikolojik tatmini ifade ettiğini söyler. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin burada Ehl-i Kitab'ın insaflı olanlarının, kendi metinlerindeki asıl mesajla Kur'an'ın mesajının örtüştüğünü gördüklerinde yaşadıkları teolojik huzuru ve tasdiki nitelediğini analiz eder.

        Ünzile (أُنْزِلَ)

        İbn Fâris, (n-z-l) kökünün bir şeyin yüksekten aşağıya doğru inmesi ve bir yere yerleşmesi anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "inzâl" eyleminin yüce bir makamdan beşerî düzleme bir bilgi aktarımı olduğunu ifade eder. Ayette edilgen (meçhul) formda kullanılması, Kur'an vahvinin kaynağının beşer ötesi mutlak otorite (Allah) olduğunu vurgular. Toshihiko Izutsu, bu eylemi "dikey iletişim" modeli olarak görür ve Ehl-i Kitab'ın sevincinin tam da bu kaynağın değişmezliğiyle (tek bir ilahi kaynaktan gelmesiyle) ilgili olduğunu analiz eder.

        El-Ahzâbi (الْأَحْزَابِ)

        İbn Fâris, (h-z-b) kökünün bir araya gelmek, toplanmak ve belirli bir amaç veya fikir etrafında kenetlenmek anlamına geldiğini belirtir. Özellikle bir meselede safları sıklaştıran gruba "hizb" denir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin Kur'an'da genellikle batıl inançlar veya çıkarlar etrafında toplanmış, hakikate karşı sert bir muhalefet sergileyen fanatik gruplar (partiler/zümreler) için kullanıldığını ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin Habeşçe (hezb) kökeniyle olan ilişkisini inceleyerek, "halk, topluluk veya ayrılıkçı grup" anlamlarında kullanıldığını belirtir. Toshihiko Izutsu, ahzâb kavramını tevhid mesajına karşı organize olmuş tarihsel ve sosyolojik muhalefet blokları olarak analiz eder.

        Yünkiru (يُنْكِرُ)

        İbn Fâris, (n-k-r) kökünün bilmemek, tanımamak, yabancılamak ve inkâr etmek anlamına geldiğini belirtir. İrfanın (tanımanın) zıddıdır. Râgıb el-İsfahânî, "inkâr" eylemini kalbin veya dilin bir gerçeği reddetmesi, ona kasten yabancılaşması olarak tanımlar. Toshihiko Izutsu, bu kavramı "ma'ruf" (bilinen/kabul gören gerçek) kavramının zıddı olarak değerlendirir; ona göre buradaki inkâr, gruplaşmış muhaliflerin ideolojik ön kabulleri sebebiyle vahyin belirli kısımlarını taammüden (bilerek) dışlamalarıdır.

        Ba'dahu (بَعْضَهُ)

        İbn Fâris, (b-a-d) kökünün bir bütünün parçası, bir kısmı ve cüzü anlamına geldiğini belirtir. Küll'ün (bütünün) zıddıdır. Râgıb el-İsfahânî, "ba'd" kelimesinin burada vahyin bölünmez bir bütün olduğu gerçeğini parçalama teşebbüsüne işaret ettiğini ifade eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin ayette "seçmeci ve keyfi bir dini tutumu" nitelediğini, muhalif grupların kendi inançlarına ve çıkarlarına uyan kısımları kabul edip diğerlerini reddetmelerindeki ahlaki sorunu temsil ettiğini analiz eder.

        A'büde (أَعْبُدَ)

        İbn Fâris, (a-b-d) kökünün boyun eğmek, itaat etmek, zelil ve teslim olmak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ibadet" eylemini sevgiyle karışık en yüksek dereceli boyun eğiş ve hudutsuz itaatin ifadesi olarak tanımlar. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki (özellikle Süryanice "abdâ") tarihsel geçmişine değinerek, kölelik ve kulluk kavramının monoteist gelenekte "mutlak itaat makamı" olarak dini bir terime dönüştüğünü belirtir. Toshihiko Izutsu, bu fiili "abd-rab" (kul-efendi) ilişkisinin ontolojik temeli olarak görür; peygamberin kendi misyonunun özünü bu mutlak teslimiyetle açıkladığını analiz eder.

        Uşrike (أُشْرِكَ)

        İbn Fâris, (ş-r-k) kökünün bir şeyi iki veya daha fazla kişi arasında bölüştürmek, paydaş yapmak ve ortak etmek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "şirk" kavramını Allah'ın zatında, sıfatlarında veya mutlak otoritesinde başkalarına pay vermek (ortak koşmak) olarak tanımlar. İbadetin (tevhidin) tam zıddıdır. Toshihiko Izutsu, bu kelimeyi Kur'an'ın kozmolojik ve ahlaki sistemindeki en büyük "ontolojik sapma ve yıkım" olarak analiz eder; tebliğin temel gayesi, bu zihinsel ve pratik sapmayı ortadan kaldırmaktır.

        Ed'û (أَدْعُو)

        İbn Fâris, (d-a-v) kökünün birini kendine çağırmak, seslenmek ve bir yöne sevk etmek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "da'vet" eylemini kişinin inandığı ve bağlandığı bir hakikate başkalarını da sözle ve fiille yönlendirmesi olarak tanımlar. Toshihiko Izutsu, bu kelimeyi "dini iletişim" modelinin merkezi eylemi olarak görür. Ona göre "da'vet", peygamberin Tanrı adına insanlık ile kurduğu bağın ve tebliğ vazifesinin teknik adıdır. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu çağrının pasif bir davet değil, şirke karşı tevhidin aktif bir ilanı ve toplumsal bir inşa süreci olduğunu analiz eder.

        Meâb (مَآبِ)

        İbn Fâris, (e-v-b) kökünün bir yere dönmek, rücu etmek ve sığınmak anlamına geldiğini belirtir. Özellikle günün sonunda veya bir seferin bitiminde asıl merkeze dönmeyi ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "meâb" kelimesinin bir varlığın döneceği ve son olarak sığınacağı nihai durağı nitelediğini söyler. Toshihiko Izutsu, bu kavramı Kur'an'ın "eskatolojik vizyonu" (ahiret inancı) içinde değerlendirir; ona göre "meâb", varlığın kaynağı olan Allah'a yönelik o kaçınılmaz ve zorunlu "ontolojik geri dönüşü" simgeler. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin burada peygamberin davasındaki kararlılığını ve asıl muhatabının sadece ilahi otorite olduğunu gösteren bir "nihai istikamet" vurgusu taşıdığını analiz eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X