Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Ra'd Sûresi, 35. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Ra'd Sûresi, 35. Ayet

    مَثَلُ الْجَنَّةِ الَّت۪ي وُعِدَ الْمُتَّقُونَۜ تَجْر۪ي مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُۜ اُكُلُهَا دَٓائِمٌ وَظِلُّهَاۜ تِلْكَ عُقْبَى الَّذ۪ينَ اتَّقَوْاۗ وَعُقْبَى الْكَافِر۪ينَ النَّارُ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Meśelu-lcenneti-lletî vu’ide-lmuttekûn(e)(s) tecrî min tahtihâ-l-enhâr(u)(s) ukuluhâ dâ-imun vezilluhâ(c) tilke ‘ukbâ-lleżîne-ttekav ve’ukbâ-lkâfirîne-nnâr(u)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Takva sahiplerine vadolunan cennetin özellikleri şöyledir: Zemininden ırmaklar akar; yemişleri ve gölgesi süreklidir. İşte bu, günahtan çekinenlerin mutlu sonudur; inkar edenlerin sonu ise ateştir.

      Takva sahiplerine vadolunan cennetin özellikleri şöyledir. Yani takva sahiplerine vadolunan cennetin vasfı veya sıfatı şöyledir. Takva sahiplerine vadolunan cennet, kâfirlere vadolunan cehennemle mukayese manasında örneklendirilmiş gibidir; yani bunlar birbirine benzemezler ve aynı şey değildirler. Bu, öbürü gibi değildir, ona benzer de değildir. Nitekim Allah şöyle buyurmaktadır: "Rabb'ine itaatsizlikten sakınanlara vadedilen cennetin temsili şudur: İçinde doğal nitelikleri bozulmamış su ırmakları bulunan bir bahçedir". En doğrusunu Allah bilir ya, burada Cenab-ı Hak şunu söylüyor: Niteliği böyle olan ebedi nimetler, azabı ve niteliği şöyle olan ile aynı olur mu? Aynı olmaz. Açıklamaya çalıştığımız ayet de bu manaya gelir.

      Cennetin Nimetleri

      Zemininden ırmaklar akar; yemişleri süreklidir; yani cennetin meyveleri süreklidir, hiçbir zaman onların sonu gelmez. Cenab-ı Hak burada ahiret meyvelerinin ve oradaki nimetlerin yok olmayacağını ve tükenmeyeceğini, aynı şekilde ahiret azabının da ebedi olduğunu ve sonunun gelmeyeceğini haber vermektedir. Gölgeler de süreklidir. Allah cennetin gölgesinin de yok olmayacağını ve kesilmeyeceğini; orada güneş olmadığını, dolayısıyla güneşin zevaliyle gölgesinin de zeval bulmasının söz konusu olmadığını haber vermekte, orada bulunan her şeyi devamlı ve faydalı olmakla nitelemektedir. Gölge, zararı olmayan, aksine fayda veren bir şeydir, güneşin ise zararı da vardır, faydaları da. Aynı şekilde dünyada olan her şeyin hem faydası ve zararı vardır, hem de onlar zevale ve tükenmeye mahkumdur. Cenab-ı Hak, ahiretin gölgesinin ve oradaki nimetlerin, dünya nimetleri ve gölgesi gibi olmadığını, aksine onların ebedi ve kalıcı olduğunu, zevale ve tükenmeye mahkum olmadığını, zararlarının da bulunmadığını haber vermektedir. En doğrusunu Allah bilir.

      İşte bu, günahtan çekinenlerin mutlu sonudur; inkar edenlerin sonu ise ateştir. Yani inkârcıların cezası cehennemdir. Bu ayetin zahiri, şirkten sakınanlara işaret etmektedir, çünkü ayette inkâr edenlerin sonunun cehennem olduğu belirtilmektedir, buna göre belirttiğimiz gibi şirkten sakınanların sonu da cennettir, anlamına gelir. Yani o cennet, şirkten sakınanların alacağı karşılıktır. İnkâr edenlerin sonu ise ateştir, yani inkâr edenlerin cezası cehennemdir. Yahut bunun mutlu sonu, sakınan kimseler için cennettir, onların sonu ise cehennemdir. Bazıları şöyle dedi: İşte bu, günahtan çekinenlerin mutlu sonudur; yani onların yaptıkları amellerin ve işledikleri iyiliklerin sonu cennettir, Allah'ın birliğini inkar edenlerin akıbeti ise cehennemdir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Meselu (مَثَلُ)

        İbn Fâris, bu kelimenin kökünün (m-s-l) bir şeyin başka bir şeye benzemesi, örneği ve vasfı anlamına geldiğini belirtir. Kelimenin temelinde "benzeşme" ve "eşitleme" fikrinin bulunduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "mesel" kavramını, duyularla algılanamayan soyut bir hakikati (cennetin mahiyetini), muhatabın zihninde canlandırmak için sunulan "temsilî bir anlatım" veya "vasıf" olarak tanımlar. Ayetteki kullanımıyla, cennetin gerçek niteliklerinin insan idrakine yaklaştırılan bir tasviri olduğunu vurgular. Toshihiko Izutsu, bu kelimeyi Kur'an'ın "metaforik dili" içinde analiz eder; ona göre "mesel", bir gerçekliğin zihinsel bir modelidir ve burada cennetin ontolojik yapısı değil, insana vaat edilen hayatın bir prototipi sunulmaktadır.

        El-Cenneti (الْجَنَّةِ)

        İbn Fâris, (c-n-n) kökünün temel anlamının "örtmek ve gizlemek" olduğunu belirtir. Bahçeye bu ismin verilmesi, sık ağaçları ve bitki örtüsüyle yerin yüzeyini örttüğü içindir. Râgıb el-İsfahânî, "cennet" teriminin Kur'an'da hem dünyadaki verimli bağları hem de ahiretteki ebedi mutluluk yurdunu karşıladığını ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin Aramice (gannatâ) ve Süryanice (gantâ) dillerindeki karşılıklarına dikkat çekerek, monoteist geleneklerdeki "kutsal bahçe" tasavvurunun bu kelime üzerinden Arapçaya taşındığını analiz eder. Angelika Neuwirth, cennet imgesini Kur'an'ın "vaha estetiği" içinde değerlendirir; ona göre bu, çöl şartlarında yaşayan muhatap için en yüksek düzeydeki esenlik ve hayat sembolüdür.

        Uide (وُعِدَ)

        İbn Fâris, (v-a-d) kökünün bir şeyin gelecekte gerçekleşeceğine dair söz vermek anlamına geldiğini belirtir. Hayırlı işler için "va'd", kötü işler için "vaîd" (tehdit) kullanıldığını ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "va'd" eyleminin yerine getirilmesi gereken ilahi bir taahhüt olduğunu vurgular. Ayette edilgen (meçhul) formda gelmesi, sözü verenin (Allah) mutlaklığına ve bu vaadin gerçekleşmesinin ontolojik bir kesinlik taşıdığına işaret eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimenin müminler için bir "motivasyon ve teselli" unsuru olarak kurgulandığını analiz eder.

        El-Muttekûne (الْمُتَّقُونَ)

        İbn Fâris, (v-k-y) kökünün bir şeyi korumak, sakınmak ve araya engel koymak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "takva" kavramını nefsi günahtan ve ilahi azaba yol açacak eylemlerden korumak olarak tanımlar. Toshihiko Izutsu, bu kelimeyi Kur'an'ın etik sisteminin merkezine yerleştirir; ona göre "muttekî", Tanrı karşısında her an tetikte olan, O'nunla arasındaki bağı koparmaktan sakınan "sorumluluk bilinci yüksek" insandır. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin çoğul ve isim formuyla gelmesinin, bu niteliğin bir eylemden öte kalıcı bir "karakter ve kimlik" haline geldiğini gösterdiğini analiz eder.

        Tecrî (تَجْرِي)

        İbn Fâris, (c-r-y) kökünün akmak, süratle hareket etmek ve devam etmek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "cery" eyleminin hem suyun akışı hem de zamanın veya bir sürecin işlemesi için kullanıldığını ifade eder. Ayette nehirlerin akışını niteleyerek, cennetteki hayatın durağan değil, dinamik ve tazeleyici bir nitelikte olduğunu sembolize eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu akışın bir "canlılık ve bereket" göstergesi olduğunu, hayatın sürekli yenilenen bir enerjiyle devam ettiğini analiz eder.

        El-Enhâru (الْأَنْهَارُ)

        İbn Fâris, (n-h-r) kökünün genişlik ve akışkanlık olduğunu; nehre bu ismin verilmesinin yeryüzünü yararak geniş bir yatakta akmasıyla ilgili olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "enhâr" (nehirler) kelimesinin bolluk, süreklilik ve temizlik sembolü olduğunu ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki yaygın kullanımına değinir. Toshihiko Izutsu, nehir imgesini cennetin "ebedi rızık ve hayat" kaynağı olarak analiz eder; suyun akışı, ilahi rahmetin kesintisizliğini temsil eder.

        Ükülühâ (أُكُلُهَا)

        İbn Fâris, (e-k-l) kökünün bir şeyi yemek, tüketmek ve tadına bakmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ükül" kelimesinin bu ayette "meyveler, rızıklar ve faydalanılan her türlü gıda" anlamına geldiğini ifade eder. Kelimenin "daim" (sürekli) ile nitelenmesi, dünyadaki gıdaların aksine cennet nimetlerinin mevsimlere bağlı olmadığını ve tükenmediğini vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu ifadenin cennetteki refahın ve biyolojik/manevi tatminin sürekliliğini temsil eden somut bir tasvir olduğunu analiz eder.

        Dâimün (دَائِمٌ)

        İbn Fâris, (d-v-m) kökünün bir hal üzere kalmak, süreklilik arz etmek ve kesilmemek anlamına geldiğini belirtir. Suyun biriktiği ve hareket etmediği yere "dîme" denmesini, onun oradaki kalıcılığıyla açıklar. Râgıb el-İsfahânî, "devam" kavramını bir varlığın veya durumun zamana bağlı olmaksızın varlığını sürdürmesi olarak tanımlar. Ayette meyvelerin ve rızkın dâim olması, cennet hayatının "entropiden ve yok oluştan" beri olduğunu temsil eder. Toshihiko Izutsu, bu kelimeyi "ebediyet" (huld) kavramının semantik bir parçası olarak görür.

        Zillühâ (ظِلُّهَا)

        İbn Fâris, (z-l-l) kökünün güneş ışığının engellenmesiyle oluşan gölge, örtü ve himaye olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "zıll" kelimesinin burada yakıcı sıcaklıktan (zahmetten) kurtuluşu ve mutlak bir konfor alanını temsil ettiğini ifade eder. Gölgenin dâim olması, cennette hiçbir huzursuzluk ve yıpratıcı unsurun bulunmadığına işaret eder. Angelika Neuwirth, gölge imgesini Kur'an'ın "himaye ve sükunet" sembolü olarak analiz eder; göçebe bir zihin için sürekli gölge, nihai bir güvenlik ve rahatlık mekanıdır.

        Ukbâ (عُقْبَى)

        İbn Fâris, (a-k-b) kökünün bir şeyin arkasından gelen sonuç, topuk ve akıbet olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ukbâ" kelimesini bir çabanın veya hayatın ulaştığı "nihai ve kalıcı ödül" olarak tanımlar. Ayette takva sahipleri için bir "başarı", kâfirler için ise (ateş olarak) bir "hüsran" sonucu olarak iki zıt akıbeti nitelemek için kullanılır. Toshihiko Izutsu, bu kavramı ilahi adaletin "neden-sonuç" yasası içinde analiz eder; her dünya görüşü ve eylem biçimi kendine uygun bir "ukbâ" (akıbet) üretir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X