اَفَمَنْ هُوَ قَٓائِمٌ عَلٰى كُلِّ نَفْسٍ بِمَا كَسَبَتْۚ وَجَعَلُوا لِلّٰهِ شُرَكَٓاءَۜ قُلْ سَمُّوهُمْۜ اَمْ تُنَبِّؤُ۫نَهُ بِمَا لَا يَعْلَمُ فِي الْاَرْضِ اَمْ بِظَاهِرٍ مِنَ الْقَوْلِۜ بَلْ زُيِّنَ لِلَّذ۪ينَ كَفَرُوا مَكْرُهُمْ وَصُدُّوا عَنِ السَّب۪يلِۜ وَمَنْ يُضْلِلِ اللّٰهُ فَمَا لَهُ مِنْ هَادٍ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Ra'd Sûresi, 33. Ayet
Daralt
X
-
Herkesi hak ettiğine göre yönetip gözeten Allah, -bir de O'na ortaklar koşuyorlar- hiç başkalarıyla bir olur mu? De ki: Söyleyin bakalım onların isimlerini (onlar kimlermiş, ne yapmışlar)! Siz Allah'a yeryüzünde bilmediği bir şeyi mi bildiriyorsunuz? Yoksa kuru laf mı söylüyorsunuz? Doğrusu inkar edenlere tuzakları güzel göründü de doğru yoldan saptırıldılar. Allah'ın saptırdığı kimseyi doğru yola iletecek yoktur.
Herkesi hak ettiğine göre yönetip gözeten Allah; Ebu Bekir el-Esam şöyle dedi: Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor: Herkesi hak ettiğine göre yönetip gözeten kimdir, Allah mı yoksa sizin ortak koştuklarınız mı? Yaratmak da dahil olmak üzere her şeyi düzenleyerek yöneten ve koruyan kimdir? Ayetteki "kâim" (قَائِمٌ) kelimesi, burada sanki koruyan ve bilen anlamına gelmektedir. Buna göre ayet, herkesin hak ettiğini koruyan ve bilen, yahut onlara rızkı veren ve vermeyen Allah, bütün bunlardan habersiz ve kör olan gibi midir? Hayır, onlar aynı değildirler, anlamına gelir. Buna benzer başka bir ayet şöyledir: "Sana Rabb'inden indirilenin hak olduğunu görüp bilen kimse görmeyen gibi olur mu ?". Yahut Allah şunu söylüyor: Herkesi hak ettiğine göre yönetip gözeten, onları gözetmeyen kimse gibi midir? Hayır, onlar aynı değildir. Mukâtil şöyle dedi: Onların rızıklarını ve yiyeceklerini veren ve koruyan Allah. Sonra Allah şöyle buyurdu: Bir de Allah'a ortaklar koşuyorlar; yani Allah'ın ortakları olduğunu söylüyor ve onlara tapıyorlar. Halbuki yüce Allah, tapılmaya en layık olanıdır. Cenab-ı Hak buyuruyor ki: Herkesin rızkını koruyup gözeten ve herkesi yedirip içiren benim; benimle, bunların hiçbirini yapamayan ortaklarım aynı olur mu? Bu ayetin yorumu bizim söylediğimiz gibidir: Herkesi hak ettiğine göre yönetip gözeten; yani rızık veren, herkesin yaptığı ve hak ettiği şeyi gören ve bilen ve onları çeşitli belalardan koruyan, bütün bunlardan kör, cahil ve aciz olan kimse gibi olur mu? Böyle biri O'nun gibi olamaz. Cenab-ı Hak onların taptıkları putları Allah'a ortak koşmaları, ulûhiyet ve kendisine kulluk konusunda putları ortak saymaları sebebiyle onları akılsızlıkla nitelemektedir: Allah, kör ve aciz biri gibi olur mu? Yani onlar aynı değildirler.
Herkesi hak ettiğine göre yönetip gözeten. Bu beyan, herkesi muktedir kılan ve herkese güç veren anlamına gelebilir, yahut karşılık vermek manasına gelir, herkese hak ettiğinin karşılığını veren. Bir de Allah'a ortaklar koşuyorlar. Yani putlar insanların neyi hak ettiklerini bilmedikleri ve hak ettikleri şeyi vermeye de muktedir olmadıkları halde, onlara kulluk yaparak veya onları ilah diye isimlendirerek Allah'a ortak koşuyorlar. Putların sözü edilen eylemleri yapmaya muktedir ve hiçbir şeye sahip olmadıklarını bildikleri halde, kulluk yapmakta onları Allah'a ortak kılmaları ve onlara da tanrı adını vermeleri yüzünden Cenab-ı Hak kendilerini akılsız olmakla nitelemektedir.
De ki: Söyleyin bakalım onların isimlerini (onlar kimlermiş, ne yapmışlar)! Bazı müfessirler şöyle dedi: Söyleyin bakalım onların isimlerini! Yani onların isimleri ve sıfatları ne imiş? Şayet onların isimlerini söyleselerdi, yalan, batıl ve uydurma isimler söyleyeceklerdi. Bize göre ise ayetin anlamı şudur: Eğer onlara tanrı adını verir ve onları mabut edinirseniz, Allah'a vermiş olduğunuz Hâlik (yaratan), Râzık (rızık veren), Rahman (merhamet eden), Rahîm (acıyan) ve benzeri isimleri onlara da verin bakalım! En doğrusunu Allah bilir ya, Cenab-ı Hak şunu söylemektedir: O putlara tanrı ve mabut adını veriyorsanız, aynı zamanda Hâlik, Râzık, Rahman ve Rahîm gibi isimleri de vereceksiniz. Onlar, putların böyle olmadıklarını biliyorlardı. En doğrusunu Allah bilir.
Siz Allah'a yeryüzünde bilmediği bir şeyi mi bildiriyorsunuz? Yani Allah göklerde ve yerde olanı ve her şeyi bildiği halde, sizin tanrılar hakkında söyledikleriniz ve onları kendisine ortak kıldığınız gibi yeryüzünde olan ve O'nun bilmediği bir şeyi mi öğretiyorsunuz? Şu ayet-i kerime de aynı anlama gelir: "Onlara şöyle de: Göklerde ve yerde Allah'ın bilmediği bir şeyi O'na bildirmeye mi kalkışıyorsunuz?". Yoksa siz, söylediğimiz ve nitelediğimizden yeryüzünde herhangi bir şeyin olmadığını mı Allah'a bildiriyorsunuz? Yani Cenab-ı Hak şöyle diyor: Allah her şeyi bildiği halde, siz O'na göklerde ve yerde bilmediği bir şeyi mi bildiriyorsunuz? Siz, Allah'ın her şeyi bildiğini ikrar ediyorsunuz, böyleyken O, sizin söylediklerinizi, ortak tanıdıklarınızı ve diğer şeyleri bilmez mi? İkincisi, Allah'a bilmediği bir şeyi mi bildiriyorsunuz? Yani yeryüzünde Allah'ın bilmediği bir şey yoktur.
Yoksa kuru laf mı söylüyorsunuz? Müfessirler buna şöyle anlam verdiler: Aksine siz batıl ve uydurma sözler söylüyorsunuz. Bu cümle sanki zayıf ve hafif söz anlamına gelmektedir. Araplar asılsız ve sabit olmayan şeye görüntü diyorlardı. Cenab-ı Hak da bir ayette şöyle buyurdu: "Sana sığ görüşlü ayak takımımızdan başkasının uyduğunu da görmüyoruz". Yani dar ve hafif görüşlü olan, aslı ve kararı olmayan kişilerden başkasının sana uyduğunu görmüyoruz. Yoksa kuru laf mı söylüyorsunuz? Bu cümlenin, yaratılanlar ve geçmiş ümmetler hakkında olması da muhtemeldir. Yani onların putları Allah'a ortak koşmalarının ve onları tanrı ve mabut diye isimlendirmelerinin aslı çıkmadı. Bu yoruma göre buradaki "em" (أَمْ) edatı, hakikat ve asıl konumunda olur. En doğrusunu Allah bilir.
Doğrusu inkâr edenlere tuzakları güzel göründü. Bazı müfessirler şöyle dedi: Tuzakları anlamına gelen "mekruhum" (مَكْرُهُمْ) kelimesinden maksat, onların, putların tanrı ve Allah'ın ortakları olduğuna dair söyledikleri yalan ve uydurma sözlerdir. Ancak tuzakları anlamına gelen "mekruhum" kelimesiyle, onların Resûlullah'a (s.a.) kurdukları tuzaklar kastedilmiş gibidir; çünkü onlar bu dinin yeryüzünde yayılmaması, o nuru söndürmeleri ve kendi şan ve şereflerinin bu dünyada devam etmesi için Hz. Peygamber'i (s.a.) öldürmek amacıyla tuzaklar kuruyorlardı. Nitekim bir ayette Cenab-ı Hak şöyle buyurur: "Hatırlar mısın? İnkar edenler sana tuzaklar kuruyorlardı". "Mekr" kelimesi, hile yapmak ve insanı güvendiği taraftan yakalamak anlamına gelir. En doğrusunu Allah bilir.
Doğru yoldan saptırıldılar. Onların kurdukları tuzaklar ve tercih etmiş oldukları şeyler bilindiği için doğru yoldan saptırıldılar. "Sebîl" (السَّبِيل) kelimesi mutlak olarak kullanıldığında Allah'ın yolu manasına gelir, yoksa bütün dinlere ve mezheplere sebil adı verilir. Nitekim Allah, "Başka yollara sapmayın" buyurmaktadır. Söylediğimiz gibi "sebîl" kelimesi mutlak olarak kullanıldığında Allah'ın yolu anlamına gelir, "kitap" (الْكِتَاب) kelimesi de mutlak olarak kullanıldığında Allah'ın kitabı, "din" (الدِّين) kelimesi de mutlak olarak kullanıldığında Allah'ın dini kastedilir.
Allah'ın saptırdığı kimseyi doğru yola iletecek yoktur. Allah'ın saptırdığı birini kimse doğru yola getiremez, Allah'ın doğru yola soktuğu birini de kimse saptıramaz.
Yorumu Yorumla
-
Kâim (قَائِمٌ)
İbn Fâris, bu kelimenin kökünün (k-v-m) bir şeyin üzerinde durmak, onu yönetmek, gözetlemek ve bir işi deruhte etmek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kâim" vasfının Allah için kullanıldığında, her bir canlının rızkını, ecelini ve amellerini her an gözetim altında tutan, varlığı ayakta tutan mutlak yönetici (Kayyûm) manasına geldiğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu terimi Allah ile mahlukat arasındaki "ontolojik bağımlılık" ilişkisinin bir tezahürü olarak analiz eder; mahlukatın varlığını sürdürebilmesi, Allah’ın her an kâim olmasına bağlıdır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin burada "mutlak denetçi" vurgusu taşıdığını ve hiçbir eylemin bu ilahi kontrol mekanizmasının dışında kalamayacağını temsil ettiğini belirtir.
Nefs (نَفْسٍ)
İbn Fâris, (n-f-s) kökünün temelinde nefes almak, bir şeyin zatı, kan ve kıymetli olan öz anlamlarının bulunduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "nefs" kelimesinin bu ayette insanın bireysel sorumluluğunu, iradesini ve eylemlerinin kaynağı olan öz varlığını temsil ettiğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu kavramı Kur'an'ın "etik fail" (moral agent) tanımı içinde değerlendirir; ona göre buradaki kullanım, ilahi gözetimin her bir bireyin en mahrem ve öznel alanını (zihnini ve niyetini) kapsadığını gösterir.
Kesebet (كَسَبَتْ)
İbn Fâris, (k-s-b) kökünün bir şeyi elde etmek, fayda sağlamak için çalışmak ve bir eylemin sonucunu toplamak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kesb" eyleminin insanın kendi iradesi ve seçimiyle yaptığı işleri ifade ettiğini söyler. Ayetteki "bima kesebet" (kazandığı şeyler sebebiyle) ifadesi, insanın sorumluluğunun ancak kendi hür iradesiyle ortaya koyduğu eylemlere dayandığını analiz eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimenin ahlaki sorumluluğun ontolojik zemini olduğunu ve ilahi adaletin bu "kazanımlar" üzerinden tecelli ettiğini vurgular.
Şürekâ (شُرَكَاءَ)
İbn Fâris, (ş-r-k) kökünün bir şeyi iki veya daha fazla kişi arasında bölüştürmek ve ortak etmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "şürekâ" (ortaklar) kelimesinin burada müşriklerin Allah'ın yaratma ve yönetim yetkisine ortak koştukları sahte ilahları temsil ettiğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu kavramı "Tevhid" doktrinine yönelik en büyük ontolojik meydan okuma olarak analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin burada putperestlerin zihinsel kurgularıyla yarattıkları sahte otorite merkezlerini nitelediğini belirtir.
Tünebbiûne (تُنَبِّئُونَ)
İbn Fâris, (n-b-e) kökünün önemli ve büyük bir haberi ulaştırmak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "tenbiye" eyleminin sıradan bir bilgi aktarımı değil, muhatabın bilmediği veya farkında olmadığı sarsıcı bir gerçeği haber vermek olduğunu ifade eder. Ayetteki soru formuyla, müşriklerin Allah'a —hâşâ— O'nun bilmediği bir şeyi haber verme iddialarının saçmalığına (abesliğine) dikkat çekildiğini analiz eder.
Zâhir (ظَاهِرٍ)
İbn Fâris, (z-h-r) kökünün bir şeyin dış yüzü, arkası ve baskın gelmek/görünmek anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "zâhir" kelimesinin burada "bâtın"ın (gerçeğin özünün) zıddı olarak, sadece lafta kalan, gerçekliği olmayan yüzeysel sözler anlamında kullanıldığını ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "zâhirin mine'l-kavl" ifadesinin, hiçbir ontolojik karşılığı bulunmayan "içi boş iddialar" ve "boş laflar" anlamına geldiğini analiz eder.
Züyyine (زُيِّنَ)
İbn Fâris, (z-y-n) kökünün bir şeyi süslemek, güzelleştirmek ve albenili hale getirmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin edilgen (züyyine) gelmesinin, inkârcıların kendi kötü amellerini ve kurdukları tuzakları psikolojik bir yanılsama ile "iyi ve güzel" görmeye başladıklarını temsil ettiğini söyler. Toshihiko Izutsu, bu durumu "küfür psikolojisi"nin bir sonucu olarak, gerçeğin algılanmasını engelleyen bir estetik perdeleme olarak analiz eder.
Mekr (مَكْرُهُمْ)
İbn Fâris, (m-k-r) kökünün birine gizlice kötülük hazırlamak, hile yapmak ve plan kurmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "mekr"in bir şeyi hedefinden saptırmak için kullanılan gizli yöntemler olduğunu ifade eder. Ayette inkârcıların tuzaklarının kendilerine güzel gösterilmesi, onların kendi kurguladıkları sistem içinde kaybolduklarını gösterir. Mustafa Öztürk, kelimenin burada vahiyle mücadele etmek için geliştirilen her türlü sinsi stratejiyi temsil ettiğini analiz eder.
Suddu (صُدُّوا)
İbn Fâris, (s-d-d) kökünün bir şeyi engellemek, ondan yüz çevirmek ve araya set çekmek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "sadd" eyleminin hem insanın kendisinin haktan uzaklaşmasını hem de başkalarını bu yoldan alıkoymasını ifade edebileceğini söyler. Ayette bu eylemin edilgen formu (suddû), inkârcıların kendi tercihlerinin bir sonucu olarak artık hakikat yoluna giremeyecekleri bir engellenmişlik halini temsil eder.
Sebîl (السَّبِيلِ)
İbn Fâris, (s-b-l) kökünün üzerinde kolaylıkla yürünen yol ve akıp giden süreç anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "sebîl"in Kur'an'da genellikle hidayet ve Allah'a ulaştıran meşru yol için kullanıldığını ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu kelimeyi "doğru istikamet" (sırat-ı müstakim) kavramının semantik bir parçası olarak görür. Ayette bu yoldan alıkonulma, insanın varoluşsal rotasını kaybetmesi olarak analiz edilir.
Hâd (هَادٍ)
İbn Fâris, (h-d-y) kökünün yol göstermek, delalet etmek ve öncülük etmek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "hidayet"in bir lütuf olarak yolu açıklamak olduğunu, Allah birini saptırdığında (hür iradesiyle sapana yol vermediğinde) artık ona istikamet verecek hiçbir gücün bulunmayacağını ifade eder. Toshihiko Izutsu, "hâd" vasfının mutlak anlamda ancak Allah'a ait olduğunu, bu ayetteki vurgunun ise ilahi yardım kesildiğinde insanın tam bir rehbersizliğe mahkûm oluşu olduğunu analiz eder.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla