وَلَقَدِ اسْتُهْزِئَ بِرُسُلٍ مِنْ قَبْلِكَ فَاَمْلَيْتُ لِلَّذ۪ينَ كَفَرُوا ثُمَّ اَخَذْتُهُمْ۠ فَكَيْفَ كَانَ عِقَابِ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Ra'd Sûresi, 32. Ayet
Daralt
X
-
Andolsun, senden önceki peygamberlerle de alay edildi; ancak ben inkâr edenleri bir süre serbest bıraktım, sonra da onları yakaladım. Görülsün işte azabım nasılmış?
Andolsun, senden önceki peygamberlerle de alay edildi; kavmin seninle alay ettiği gibi senden önceki peygamberlerle de kavimleri alay etmişlerdi. Cenab-ı Hak bu ayette, insanların verdikleri eziyetlere karşı peygamberine sabrı telkin ediyor. Ebu Bekir el-Esam şöyle dedi: Andolsun, senden önceki peygamberlerle de alay edildi; yani senden önceki peygamberlerden kavimleri alay ederek mucize ve azap istemişlerdi. Cenab-ı Hak burada, onların alay etmek için bunları istediklerini açıklamaktadır. Bu ayet, daha önce geçen "inkârcılar, 'Ona Rabb'inden bir mucize indirilseydi ya!' diyorlar" mealindeki ayetin sılasıdır.
Ancak ben inkâr edenleri bir süre serbest bıraktım. Cenab-ı Hak buyuruyor ki: Ben onları inkârlarında ve alay etmelerinde bir süre serbest bıraktım. Bu ayet, onlardan azabı ertelemenin kendileri için güvence anlamına gelmediğine delalet etmektedir.
Sonra da onları yakaladım; onlar emniyet içinde olduklarını düşündükleri sırada kendilerini yakaladım. Görülsün işte azabım nasılmış! Onların alaycı tavırlarla istedikleri cezayı başlarına indirdim. Bazıları şöyle dedi: Allah'ın azabı nasılmış! Yani azabının şiddeti nasılmış? Buna benzer başka bir ayet şöyle buyurur: "Nice belde var ki, onlara biraz süre verdim". [İkincisi], ayete şöyle bir anlam da verilmiştir: Onları verdiğim azabı nasıl buldun? Yani onlar o azabı şiddetli buldular mı? Üçüncüsü, Görülsün işte azabım nasılmış! Yani peygamberlerin korkuttukları azap hak ve gerçek mi imiş?
Yorumu Yorumla
-
İstuhzi-e (اسْتُهْزِئَ)
İbn Fâris, bu kelimenin kökünün (h-z-e) hafiflik ve bir şeyin ağırlığını yitirmesi anlamına geldiğini belirtir. Alay etmeye bu ismin verilmesi, muhatabın küçük görülmesi ve ciddiye alınmamasıyla ilgilidir. Râgıb el-İsfahânî, "istihzâ" eylemini birini söz veya davranışla hafifsemek, onunla eğlenerek değerini düşürmeye çalışmak olarak tanımlar. Ayetteki edilgen yapı, tarihsel süreçte pek çok peygamberin bu tür bir muameleye maruz kaldığını vurgular. Toshihiko Izutsu, alay etmeyi Kur'an'ın "küfür psikolojisi" içinde analiz eder; ona göre bu, hakikati kavrayamayan kâfirin, vahyî mesajın sarsıcı etkisi karşısında gösterdiği savunmacı ve küçümseyici bir tepkidir.
Rusulin (رُسُلٍ)
İbn Fâris, (r-s-l) kökünün bir şeyi bir yere sevk etmek, göndermek ve peşi sıra gitmek anlamına geldiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "rasûl" kelimesinin Allah ile kulları arasında elçilik yapan, vahyi taşıyan ve ilahi bir misyonu üstlenen kişi olduğunu belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki (özellikle Süryanice "rişlâ") tarihsel köklerine dikkat çekerken, Kur'an'ın bu terimi kurumsal bir "peygamberlik" makamı için sabitlediğini vurgular. Toshihiko Izutsu, "rasûl" kavramını Tanrı-insan arasındaki iletişimin yegâne meşru kanalı olarak analiz eder.
Emleytu (أَمْلَيْتُ)
İbn Fâris, (m-l-y) kökünün uzun zaman, süre ve genişlik anlamına geldiğini belirtir. Gündüz ve geceye "meliyân" denmesi, onların zamanın genişliğini temsil etmesiyle ilgilidir. Râgıb el-İsfahânî, "imlâ" eyleminin birine süre tanımak, cezayı ertelemek ve ona mühlet vermek olduğunu ifade eder. Ayette Allah'ın kâfirlere mühlet vermesi, onların inkârlarında iyice derinleşmeleri ve imtihanın tamamlanması için tanınan ilahi bir "zaman genişliği" olarak analiz edilir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kavramı "istidrâc" (adım adım yıkıma yaklaştırma) yasasıyla ilişkilendirir; ona göre bu mühlet, kâfirin kendi sonunu hazırlaması için bırakılan psikolojik ve tarihsel bir süredir.
Keferû (كَفَرُوا)
İbn Fâris, (k-f-r) kökünün temel anlamının "örtmek ve gizlemek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, imanın zıddı olarak "küfr"ü, Allah'ın ayetlerini ve birliğini kasten görmezden gelerek hakikatin üzerini örtmek ve nimetlere karşı nankörlük etmek şeklinde tanımlar. Toshihiko Izutsu, bu kelimeyi "şükür" ve "iman"ın zıddı olan bir "ontolojik kapalılık" olarak analiz eder; burada peygamberlerle alay edenlerin temel zihniyetini temsil eden anahtar terimdir.
Ehaztuhum (أَخَذْتُهُمْ)
İbn Fâris, (e-h-z) kökünün bir şeyi toplamak, kavramak ve güçle ele geçirmek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ahz" eyleminin bu bağlamda "ilahi yakalayış" olduğunu, yani mühletin sonunda gelen ani ve kaçınılmaz cezayı ifade ettiğini belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu yakalayışın sıradan bir tutma değil, varlık yasalarının (sünnetullah) ihlali sonucu ortaya çıkan kahredici bir müdahale olduğunu analiz eder.
İkâbi (عِقَابِ)
İbn Fâris, (a-k-b) kökünün bir şeyin arkasından gelmek, topuk ve sonuç anlamına geldiğini belirtir. Cezaya "ikâb" denmesi, onun yapılan kötü eylemin hemen "ardından" (sonucu olarak) gelmesiyle ilgilidir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin suçun cinsine göre verilen ve onu takip eden adil karşılık olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ikâbın sadece bireysel değil, toplumsal ve tarihsel bir "akıbet" olduğunu; peygamberlerini yalanlayan toplumların kaçınılmaz yıkımını temsil ettiğini analiz eder. Toshihiko Izutsu, bu kavramı ilahi adaletin tarihsel düzlemdeki tezahürü olarak görür.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla