Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Ra'd Sûresi, 30. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Ra'd Sûresi, 30. Ayet

    كَذٰلِكَ اَرْسَلْنَاكَ ف۪ٓي اُمَّةٍ قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهَٓا اُمَمٌ لِتَتْلُوَ۬ا عَلَيْهِمُ الَّـذ۪ٓي اَوْحَيْنَٓا اِلَيْكَ وَهُمْ يَكْفُرُونَ بِالرَّحْمٰنِۜ قُلْ هُوَ رَبّ۪ي لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۚ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَاِلَيْهِ مَتَابِ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Keżâlike erselnâke fî ummetin kad ḣalet min kablihâ umemun litetluve ‘aleyhimu-lleżî evhaynâ ileyke vehum yekfurûne bi-rrahmân(i)(c) kul huve rabbî lâ ilâhe illâ huve ‘aleyhi tevekkeltu ve-ileyhi metâb(i)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      İşte seni de kendilerinden önce nice benzerlerinin gelip geçtiği bir ümmete gönderdik ki sana vahyettiğimizi onlara okuyasın. Onlar ise Rahman'ı inkar ediyorlar. De ki: Benim Rabbim O'dur, O'ndan başka tanrı yoktur; sadece O'na güvenip dayandım, dönüş de yalnız O'nadır.

      İşte seni de kendilerinden önce nice benzerlerinin gelip geçtiği bir ümmete gönderdik. Yani senden önce diğer ümmetlere elçiler gönderdiğimiz gibi, her ne kadar Rahman'ı inkâr etmiş olsalar da seni de onlara elçi olarak gönderdik. Daha önce gönderdiğimiz elçilerden her biri, Rabb'imiz O'dur, O'ndan başka tanrı yoktur; sadece O'na güvenip dayandım demiş, fakat insanlar Rahman'ı inkâr etmişlerdi, yani senden önce insanlara gönderilen her peygamber sözü edilen daveti yapmakla emrolunmuştu. Sen de o peygamberlerin söylediği gibi Rabbim O'dur, O'ndan başka tanrı yoktur, diye söyle. Kendilerine peygamber gönderilmeyen hiçbir ümmet yoktur: "Hiçbir ümmet yoktur ki içlerinden bir uyarıcı gelip geçmemiş olsun''.

      Sana vahyettiğimizi onlara okuyasın. Bu ayet-i kerime, "Ona Rabb'inden bir mucize indirilseydi ya!" mealindeki ayetin sılası gibidir. Cenab-ı Hak buyuruyor ki: Seni, önceki peygamberlerin ve ümmetlerin haberlerini onlara okuyasın ve bu, senin peygamberliğinin delili olsun, senin bu haberleri Allah Tealadan aldığını onlar da anlasınlar diye gönderdik.

      Onlar ise Rahmanı inkâr ediyorlar. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenab-ı Hak bu sözü, bütün yaratılanlarda senin peygamberliğinin delili vardır anlamında değil, bütün yaratılanlarda Allah'ın birliğinin ve uluhiyetinin delili vardır anlamında söylemektedir. Bütün bunlara rağmen onlar yine de Rahmanı inkâr ediyorlar. Buna göre onlar senin peygamberliğine dair delilleri de inkar edecekler, demektir. Ebu Bekir el-Esam şöyle dedi: Onlar ise Rahmanı inkâr ediyorlar cümlesi, "Ona Rabb'inden bir mucize indirilseydi ya!" mealindeki ayetin sılasıdır. Onlar, kibirlerinden dolayı inatçılık yapan insanlardı. Bundan dolayı Allah şöyle söylemektedir: Eğer onlara "Kendisiyle dağların yürütüldüğü veya yerin parçalandığı yahut ölülerin konuşturulduğu bir Kur'an" getirmiş olsaydın yine inanmazlardı, bütün bunları getirsen dahi onların yapacakları şey yine yalanlamak ve yine inatla direnmek olacaktı. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "Eğer (istedikleri gibi) onlara melekleri indirseydik ... ". "Onlara gökten bir kapı açsak ... ". Cenab-ı Hak inatçılıkları yüzünden onların, Allah dilemedikçe ne kadar büyük olursa olsun mucize ile iman etmeyeceklerini haber vermektedir. Şöyle buyurmaktadır: "Bütün işler Allah'a aittir". 'Allah dilemedikçe onlar yine de inanacak değildirler". Yani her şey Allah'ın elindedir; Allah kimin iman etmesini dilemişse o iman eder, kimin iman etmemesini dilemişse o da kesinlikle iman etmez.

      Bazıları şöyle dedi: Onlar Rahmanı inkâr ediyorlar, yani Rahman ismini inkar ediyorlar, çünkü onlar şöyle diyorlardı: Muhammed (s.a.) bizi Allah'a kulluğa ve O'nun birliğini kabule davet etmişti, şimdi ise bizi Rahman'a kulluğa ve O'nun uluhiyetini kabul etmeye çağırıyor, bu iki kişiye kulluk yapmak demektir. Bunun üzerine Allah şöyle buyurdu: De ki: Benim Rabbim O'dur, O'ndan başka tanrı yoktur! Yani benim Rahman'a kulluk yapmaya ve O'nun uluhiyetini kabule davet etmem, Allana kulluğa davet etmemle aynı anlama gelir. Bu kelimelerin ikisi de aynı şeydir, iki ayrı varlığa kulluk yapmak anlamında değildir. Nitekim Allah, "İster Allah diyerek, ister Rahman diyerek yakarın!" buyurmaktadır. Yani isimlerin birden çok olması, zatın da birden çok olduğu anlamına gelmez. Dünyada da bir şeyin birden çok isminin olduğu görülmektedir. Dolayısıyla isimlerin farklılığı zatın da farklılığını gerektirmez, aynı şey Allah hakkında da geçerlidir. Bazıları şöyle dedi: Rahman, önceki kitaplarda geçen Allahın isimlerindendir. Dediler ki: Bunu Resûlullah (s.a.) yazmış, ama onlar onu kabulden kaçınmışlar ve Rahman nedir, biz onu bilmiyoruz, demişlerdi. İşte bunun üzerine onlar Rahmanı inkâr ediyorlar mealindeki ayet gelmişti. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Kezâlike (كَذَٰلِكَ)

        İbn Fâris, bu kelimenin "kâf" harfinin teşbih (benzetme) ve "zâlik" ism-i işaretinin birleşimiyle oluştuğunu belirtir. Önceki peygamberlerin gönderiliş tarzı ile Hz. Muhammed’in gönderilişi arasındaki yöntemsel benzerliği vurgular. Râgıb el-İsfahânî, bu ifadenin sadece bir benzerlik değil, aynı zamanda ilahi bir sünnetin (yasasının) tekerrür ettiğini gösteren güçlü bir atıf olduğunu ifade eder. Angelika Neuwirth, bu kelimenin Kur'an'ın bölümleri arasındaki geçişlerde "tarihsel sürekliliği" sağlayan bir bağlaç vazifesi gördüğünü, vahyî sürecin geçmişle olan kopmaz bağını temsil ettiğini analiz eder.

        Erselnâke (أَرْسَلْنَاكَ)

        İbn Fâris, (r-s-l) kökünün bir şeyi serbest bırakmak, peşi sıra göndermek ve bir iş için görevlendirmek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "irsal" eyleminin belirli bir mesajı (risalet) taşıyan kişiye özgü bir görevlendirme olduğunu ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin Arapça kökenli olmakla birlikte, "Rasul" (elçi) kavramının teknik bir dini terim olarak yerleşmesinde bölgedeki diğer Sami dilleriyle (Süryanice: "rišlā") olan semantik etkileşime dikkat çeker. Toshihiko Izutsu, bu fiili Tanrı ile insan arasındaki dikey iletişimin kurumsal ve kişisel boyutu olarak görür; ona göre "irsal", Tanrı'nın iradesinin tarihsel düzleme bir insan elçi aracılığıyla müdahale etmesidir.

        Ümmetin (أُمَّةٍ)

        İbn Fâris, (e-m-m) kökünün bir şeyin aslı, kaynağı ve yönelinen hedef anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ümmet" kelimesini din, zaman veya mekân gibi ortak bir paydada birleşen insan topluluğu olarak tanımlar. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerinde (İbranice "ummâh", Aramice "umthâ") ortak bir geçmişe sahip olduğunu ve Kur'an'ın bu terimi kabilevi bağın ötesinde, inanç merkezli bir toplumsal birim olarak yeniden kurguladığını savunur. Toshihiko Izutsu, ümmet kavramının Kur'an'da "İslam öncesi toplumsal yapı" ile "vahiy sonrası toplumsal yapı" arasındaki geçişi temsil eden sosyolojik bir kategori olduğunu analiz eder.

        Halet (خَلَتْ)

        İbn Fâris, (h-l-v) kökünün boş kalmak, tenha olmak ve bir sürenin sona erip gitmesi manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin ayette tarihsel bir sürece işaret ettiğini; önceki toplumların kendi dönemlerini tamamlayıp hayat sahnelerinden çekilmelerini temsil ettiğini açıklar. Angelika Neuwirth, "halet" fiilinin Kur'an'ın tarih felsefesinde merkezi bir yer tuttuğunu, geçmişteki kavimlerin akıbetlerinin şimdiki muhataplar için birer ibret (paralellik) teşkil ettiğini analiz eder.

        Li-tetlüve (لِتَتْلُوَ)

        İbn Fâris, (t-l-v) kökünün bir şeyin arkasından gelmek, onu takip etmek ve sözü peşi sıra düzgünce okumak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "tilavet" eylemini sadece sesli okuma değil, okunan metnin içeriğine tabi olma ve onu takip etme (teba'iyet) olarak tanımlar. Toshihiko Izutsu, bu kelimeyi Kur'an'ın kendi metnini ifade etme biçimi olarak inceler; ona göre tilavet, vahyî kelamın ilahi bir otoriteyle ve tertip üzere aktarılmasını temsil eden teknik bir eylemdir.

        Evhaynâ (أَوْحَيْنَا)

        İbn Fâris, (v-h-y) kökünün bir şeyi gizlice ve hızla bildirmek, işaret etmek ve fısıldamak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "vahy" kavramını ilahi bir bilginin peygamberin kalbine süratli ve özel bir yolla indirilmesi olarak tanımlar. Toshihiko Izutsu, bu kelimeyi Tanrı-insan arasındaki iletişimin "epistemolojik mucizesi" olarak görür; ona göre bu, beşerî dilin sınırlarını aşan mutlak bilginin dile dökülme sürecidir. Angelika Neuwirth, vahy kavramının peygamberin iç dünyasında gerçekleşen bir fenomen olmaktan öte, toplumsal bir dönüştürücü güce sahip olan "kelam" niteliğini analiz eder.

        Yekfurûne (يَكْفُرُونَ)

        İbn Fâris, (k-f-r) kökünün temel anlamının "örtmek ve gizlemek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, imanın zıddı olarak "küfr"ü, Allah'ın ayetlerini ve birliğini kasten görmezden gelerek hakikatin üzerini örtmek şeklinde tanımlar. Toshihiko Izutsu, kavramı "nankörlük" (ingratitude) merkezli olarak analiz eder; ona göre bu ayetteki inkârcılar, kendilerine sunulan rahmete ve hakikate karşı kayıtsız ve minnetsiz bir tavır içindedirler.

        Er-Rahmân (الرَّحْمَٰنِ)

        İbn Fâris, (r-h-m) kökünün incelik, merhamet ve acıma duygusu olduğunu belirtir. Arthur Jeffery, "Rahmân" isminin İslam öncesi Güney Arabistan yazıtlarında (Rachmanan) tek tanrıya atıf yapan teknik bir isim olarak geçtiğine ve kelimenin Aramice-Süryanice (Rachmana) kökenli bir dua terimi olduğuna dikkat çeker. Toshihiko Izutsu, bu ismi Allah'ın sonsuz ve kuşatıcı lütfunun bir tecellisi olarak görür; Kur'an'ın bu ismi cahiliye zihniyetine karşı "Mutlak Merhamet Sahibi" bir ilah tasavvuru inşa etmek için kullandığını analiz eder. Angelika Neuwirth, Rahmân isminin Kur'an'ın orta dönem surelerinde Allah ismine alternatif bir ana isim olarak vurgulandığını belirtir.

        Tevekkeltü (تَوَكَّلْتُ)

        İbn Fâris, (v-k-l) kökünün bir işi başkasına bırakmak, ona güvenmek ve işin sorumluluğunu ona devretmek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "tevekkül" eylemini insanın kendi gücünün yetmediği noktalarda ilahi otoriteye mutlak bir itimatla sığınması olarak tanımlar. Toshihiko Izutsu, bu kavramı Kur'an'ın "güven ahlakı" (ethics of trust) içinde ele alır; ona göre tevekkül, müminin Tanrı ile kurduğu ontolojik güven ilişkisinin en somut eylemidir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimenin burada bir "teslimiyet ve kararlılık" ifadesi olduğunu, her türlü dış baskıya karşı ilahi korumaya yaslanmayı temsil ettiğini analiz eder.

        Metâb (مَتَابِ)

        İbn Fâris, (t-v-b) kökünün bir şeyden dönmek ve geri gelmek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "tövbe" ve "metâb" kelimelerinin kulun günahından veya yabancı ilgilerden sıyrılıp aslına, yani yaratıcısına rücu etmesi olduğunu ifade eder. Ayetteki kullanımıyla, insanın nihai varış ve sığınma yerinin sadece Allah olduğunu vurgulayan bir "dönüş" yerini temsil eder. Toshihiko Izutsu, bu kavramı Kur'an'ın "eskatolojik dönüş" (return) vizyonu içinde değerlendirir; ona göre metâb, insanın manevi yolculuğunun Tanrı katında nihayete ermesini simgeler.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X