Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Ra'd Sûresi, 22. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Ra'd Sûresi, 22. Ayet

    وَالَّذ۪ينَ صَبَرُوا ابْتِغَٓاءَ وَجْهِ رَبِّهِمْ وَاَقَامُوا الصَّلٰوةَ وَاَنْفَقُوا مِمَّا رَزَقْنَاهُمْ سِراًّ وَعَلَانِيَةً وَيَدْرَؤُ۫نَ بِالْحَسَنَةِ السَّيِّئَةَ اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ عُقْبَى الدَّارِۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Velleżîne saberû-btiġâe vechi rabbihim veekâmû-ssalâte veenfekû mimmâ razeknâhum sirran ve’alâniyeten veyedraûne bilhaseneti-sseyyi-ete ulâ-ike lehum ‘ukbâ-ddâr(i)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Ve onlar Rab'lerinin rızasını elde etmek için sabreden, namazı dosdoğru kılan, kendilerine rızık olarak verdiklerimizden Allah yolunda gizli açık harcayan, kötülüğü iyilikle savan kimselerdir. İşte dünya hayatının güzel sonu (cennet) sadece onlarıdır.

      Onlar sabrederler. Sabrın, insana, nefsinin hoşlanmadığı ve ağır bulduğu davranışlara karşı kendini tutması ve engellemesi anlamına geldiğini daha önce söylemiştik. Sabır, belalara feryat etmekten insanın kendini tutması ve Allahın emrettiği ve farz kıldığı şeyleri edaya mecbur etmesi anlamına da gelebilir. Yahut onlar, Allah'a asi olmaktan kendilerini tutarlar ve nefislerini bu türlü davranışlardan alıkorlar. Sabır, işte belirtilen bu üç manada yorumlanır. En doğrusunu Allah bilir.

      Rablerinin rızasını elde etmek için. Burada geçen ve sözlükte yüz anlamına gelen "vech" (وَجْه) kelimesi iki anlama yorumlanır. Biri, Rab'lerinin rızasını aramak için manasına, diğeri de Allah katında yerleri ve üstün bir makamları olsun diye, anlamına gelebilir. Bundan dolayı üstün olana ve bir mevki sahibi olana gözde ve itibarlı denilir, nitekim bir ayette Allah şöyle buyurur: "O, dünyada da ahirette de itibarlı kılınanlardandır". Yani dünyada da ahirette de üstün ve mevki sahibi olandır. "Nereye dönerseniz Allahın zatı (vechi) oradadır" mealindeki ayet de bu anlama gelir; yani Allahın, yönelinmesini emrettiği yön orasıdır. Onlar Rab'lerinin rızasını elde etmek için sabrederler; yani Rab'leri katında bir mevki ve üstün bir makam elde etmek için, yahut da Allahın rızasını elde etmek için sabrederler. En doğrusunu Allah bilir.

      Namazı dosdoğru kılarlar; yani namazlarını düzenli olarak kılarlar, hazan kılıp hazan kılmamak şeklinde değil, devamlı olarak kılarlar. "Namaz kılın!" mealindeki ayet de bu anlamdadır, yani namazınızı muntazaman kılın demektir. Namazı dosdoğru kılarlar cümlesinin, namazı daima canlı ve ayakta tutarlar anlamına da gelebilir.

      Kendilerine rızık olarak verdiklerimizden Allah yolunda gizli açık harcarlar. Bu cümle, her türlü meşru harcamayı, sadakayı, zekatı ve insanın ailesine ve çocuklarına yaptığı harcamayı içine alır. Gizli ve açık mealindeki ifade de, her zaman demektir, insanlardan gizli olarak da, onların göreceği şekilde de verir; yani insanların bilgisi dahilinde de, hiç bilgileri olmadığı halde de verir. Her durumda verir, Allah'ın rızasını esas aldıktan sonra insanların bilgi sahibi olmaları onun vermesini engellemez.

      Kötülüğü iyilikle savan kimselerdir. Bu cümle iki şekilde yorumlanabilir. Birincisi, aralarında düşmanlık bulunan kişilere güzellikle karşılık verirler. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurur: "Sen kötülüğü en güzel olan davranışla sav; o zaman bir de göreceksin ki seninle aranızda düşmanlık bulunan kimse kesinlikle sıcak bir dost oluvermiş!". İkincisi, kendilerine yapılan kötülüğü hayırla ve onlara iyi karşılık vermekle savarlar. Kötülüğe kötülükle, çirkinliğe çirkinlikle karşılık vermezler, aksine iyilikle karşılık verirler. Kötülüğü iyilikle savarlar mealindeki cümleye bazıları, kendilerine kötülük yapıldığında yumuşak davranırlar anlamını verdiler. "Sefeh" (سَفَه) kötülük demektir, "hilm" (حِلْم) de güzel davranmaktır. İşte dünya hayatının güzel sonu (cennet) sadece onlarındır. Yani yukarıda belirtilen ahde vefa göstermek, korumaları emredilen hususları korumak, yapmaları emredilen ve farz kılınanları sabırla yerine getirmek, yasaklanan davranışlardan uzak durmak gibi fiiller karşısında sabredenlerin akıbeti Allah'ın insanları davet ettiği (cennet) yurdudur. Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: "Allah esenlik yurduna çağırıyor". İkincisi, İşte dünya hayatının güzel sonu (cennet) sadece onlarındır; yani onların yaptıkları güzelliklerin akıbeti cennettir. Yahut bu dünya hayatının akıbeti cennettir, veyahut onların akıbetleri cennet yurdudur.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Vellezîne (وَالَّذِينَ)

        İbn Fâris, bu sözcüğün bir işaret ve tayin işlevi gördüğünü, belirli niteliklere sahip bir grubu diğerlerinden ayırarak zihinlere sabitlediğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bir ilgi zamiri (ism-i mevsûl) olarak bu kelimenin, kendisinden sonra gelen ahlaki erdemleri önceki ayetlerde zikredilen "ulü'l-elbâb" (öz akıl sahipleri) kimliğine bağlayan bir eklemleme unsuru olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu tür ifadelerin Kur'an'ın ideal "mümin" tipolojisini inşa ederken kullandığı tanımlayıcı kategoriler olduğunu analiz eder.

        Saberû (صَبَرُوا)

        İbn Fâris, kelimenin kökünün (s-b-r) bir şeyi tutmak, hapsetmek ve sınırlandırmak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, sabrı nefsi aklın ve şeriatın gerektirdiği şey üzerinde tutmak, onu telaş ve taşkınlıktan alıkoymak olarak tanımlar. Ayetteki bağlamıyla bu eylemin, sadece pasif bir bekleyiş değil, ilahi rıza için gösterilen aktif bir direnç ve kararlılık olduğunu analiz eder. Toshihiko Izutsu, sabır kavramını Kur'an'ın etik yapısında "cahiliye"nin fevri ve kontrolsüz doğasına karşı geliştirilmiş sarsılmaz bir iç disiplin ve ontolojik bir duruş olarak görür.

        İbtigâe (ابْتِغَاءَ)

        İbn Fâris, (b-g-y) kökünün bir şeyi şiddetle arzu etmek, istemek ve bir hedefe doğru yönelmek olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "ibtigâ" kelimesinin rastgele bir istek değil, bir şeyi en ince detayına kadar talep etmek ve ona ulaşmak için her türlü çabayı göstermek olduğunu belirtir. Ayette bu isteğin "Rabb'in vechi" ile sınırlanması, niyetin halisane bir şekilde sadece Allah'a yöneltildiğini gösterir. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin bu formunun (ifti'âl) bir şeyi büyük bir özen ve iştiyakla aramayı temsil ettiğini analiz eder.

        Vechi (وَجْهِ)

        İbn Fâris, (v-c-h) kökünün bir şeyin ön yüzü, karşısı ve yönelinen tarafı olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "vech" kelimesinin burada fiziksel bir organı değil, Allah'ın zatını, rızasını ve O'na yönelişin asıl gayesini temsil eden metaforik bir kavram olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu kelimeyi insanın Tanrı ile kurduğu ilişkinin "yönelimsel" (intentional) boyutu olarak analiz eder; müminin her eyleminin nihai olarak Tanrı'nın zatına ve hoşnutluğuna matuf olmasıdır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, buradaki vech kavramının antroposantrik bir dilden hareketle Allah'ın hoşnutluğunu simgeleyen merkezi bir mecaz olduğunu belirtir.

        Rabbihim (رَبِّهِمْ)

        İbn Fâris, (r-b-b) kökünün malik olmak, sahiplenmek ve bir şeyi ıslah edip kemale erdirmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "rab" kavramının bir şeyi adım adım terbiye ederek nihai olgunluğuna ulaştırma vasfını öne çıkarır. Ayette sabrın kaynağı ve amacı olarak zikredilmesi, kulun tüm bu meşakkatlere kendisini yetiştiren ve hayat veren makama olan bağlılığı sebebiyle katlandığını vurgular. Toshihiko Izutsu, bu kelimeyi mutlak otorite ile mutlak teslimiyet arasındaki bağı kuran ontolojik merkez olarak analiz eder.

        Ekâmû (أَقَامُوا)

        İbn Fâris, (k-v-m) kökünün dik durmak, devam etmek ve bir işi hakkıyla yerine getirmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ikâme" eyleminin namaz için kullanıldığında, onun sadece şekilsel bir yerine getirme değil, tüm rükünleriyle, vaktinde ve süreklilik içinde (istikrarla) ifa edilmesi anlamına geldiğini vurgular. Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu kelimenin namazın toplumsal ve bireysel hayatta ayakta tutulması gereken bir "sütun" olma vasfına işaret ettiğini analiz eder.

        Es-salâte (الصَّلَاةَ)

        İbn Fâris, (s-l-v) kökünün bir şeye bağlanmak ve dua etmek olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin terimsel olarak Allah'a yönelişi, tazimi ve O'nunla kurulan o büyük bağı (sıla) temsil ettiğini belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin köken olarak Süryanice (slōthā) dillerindeki ibadet kavramlarıyla ilişkisine dikkat çekerek, Kur'an'ın bu kelimeyi İslam'ın temel direği olarak teknik bir anlama kavuşturduğunu analiz eder. Toshihiko Izutsu, namazı Tanrı-insan arasındaki sembolik ve en yüksek düzeydeki iletişim formu olarak tanımlar.

        Enfakû (أَنْفَقُوا)

        İbn Fâris, (n-f-k) kökünün bir şeyin bitip tükenmesi veya bir tünel/çıkış yolu (nefek) açmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "infak" eyleminin malı Allah yolunda sarf ederek onu mülkiyet hapishanesinden çıkarmak ve toplumsal bir dolaşıma sokmak olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu eylemin ekonomik bir harcamadan öte, insanın sahip olduklarını bir "emanet" olarak gördüğünü kanıtlayan ahlaki bir arınma süreci olduğunu analiz eder.

        Rezeknâhum (رَزَقْنَاهُمْ)

        İbn Fâris, (r-z-k) kökünün faydalanılan her türlü nasip, pay ve rızık anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, rızkın hem maddi hem de manevi boyutları olduğunu; ayette "bizim onlara verdiğimizden" ifadesiyle, infakın kaynağının yine Allah olduğu vurgulanarak insanın mülkiyet iddiasının kırıldığını analiz eder. Toshihiko Izutsu, rızık kavramının Allah'ın "Rezzâk" sıfatının bir tecellisi olarak evrensel bir besleme nizamını temsil ettiğini belirtir.

        Sırran (سِرًّا)

        İbn Fâris, (s-r-r) kökünün temelinde gizlemek, saklamak ve bir şeyi içte tutmak anlamlarının bulunduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "sır" kelimesinin burada infakın gösterişten uzak, sadece Allah ile kul arasında kalan mahrem tarafını temsil ettiğini ifade eder. Mustafa Öztürk, gizli infakın nefis terbiyesindeki etkisine dikkat çekerek bunun ihlasın bir göstergesi olduğunu analiz eder.

        Ve-alâniyeten (وَعَلَانِيَةً)

        İbn Fâris, (a-l-n) kökünün açıklık, aşikârlık ve bir şeyin her yönden görünür olması anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "alâniye" kelimesinin burada toplumsal teşvik, örnek olma ve dayanışmanın kamusallaşması anlamına geldiğini ifade eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), gizli ve açık infakın birlikte zikredilmesinin, hayrın her türlü zaman ve mekana yayılan kuşatıcı bir karakterde olması gerektiğini vurguladığını analiz eder.

        Yedraûne (يَدْرَءُونَ)

        İbn Fâris, (d-r-e) kökünün bir şeyi şiddetle itmek, savuşturmak ve defetmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "der'" eyleminin bir kötülüğü ona misliyle değil, onu ortadan kaldıracak daha üstün bir iyilikle (hasene) bertaraf etmek olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimenin burada toplumsal barışı sağlayan ve kötülük sarmalını kıran aktif bir "etik müdahale"yi temsil ettiğini analiz eder. Toshihiko Izutsu, bu eylemi müminin "cahiliye" mantığı olan intikama karşı geliştirdiği vahyî bir üst-ahlak düzeyini yansıttığını belirtir.

        Bil-haseneti (بِالْحَسَنَةِ)

        İbn Fâris, (h-s-n) kökünün güzellik, iyilik ve mükemmellik olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, haseneyi burada kötülüğü yok eden affedicilik, yumuşak huyluluk ve ihsan olarak tanımlar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, hasenenin buradaki işlevinin, varlığın nizamını bozan kötülüğü yapıcı bir güçle onarmak olduğunu analiz eder.

        Es-seyyi'ete (السَّيْئَةَ)

        İbn Fâris, (s-v-e) kökünün çirkinlik, fenalık ve insana hüzün veren her türlü durum olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "seyyi'e"nin burada muhataplardan gelen kaba davranışlar, haksızlıklar ve ahlaki zaaflar olduğunu ifade eder. Ayette bu kötülüğün iyilikle savuşturulması, bir çatışma çözme yöntemi olarak sunulur.

        Ukbâ ed-dâr (عُقْبَى الدَّارِ)

        İbn Fâris, (a-k-b) kökünün bir şeyin arkasından gelen sonuç (akıbet) olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ukbâ"nın bir yolculuğun veya çabanın nihai ve kalıcı durağı olduğunu ifade eder. "Dâr" (yurt) kelimesiyle birleştiğinde, bu dünya hayatındaki imtihanların sonucunda ulaşılan ebedi ve huzurlu yurdu (cenneti) temsil eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin burada "nihai başarı" ve "hayırlı son" anlamında, yapılan tüm bu ahlaki yatırımların karşılığı olan ontolojik ödülü nitelediğini analiz eder. Angelika Neuwirth, bu tamlamanın Kur'an'ın eskatolojik vizyonunda "başarılı bir hayatın nihai tescili" olarak merkezi bir yer tuttuğunu belirtir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X