وَالَّذ۪ينَ يَصِلُونَ مَٓا اَمَرَ اللّٰهُ بِه۪ٓ اَنْ يُوصَلَ وَيَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ وَيَخَافُونَ سُٓوءَ الْحِسَابِۜ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Ra'd Sûresi, 21. Ayet
Daralt
X
-
Onlar Allah'ın, korunmasını emrettiği bağı koruyan, Rab'lerine saygıda kusur etmeyen, hesabın kötü sonuç vermesinden korkan kimselerdir.
Muhafaza Edilmesi Gereken Davranışlar
Onlar Allah'ın, korunmasını emrettiği bağı korurlar. Cenab-ı Hakk'ın korunmasını emrettiği davranışlar, çeşitli konulara yöneliktir ve farklı seviyededir. İnsanın, kendisi ile diğer müminler arasında koruması gereken şey, kendisi için istediğini onlar için de istemesi ve ancak kendi başına gelen şeyin onların da başına gelmesini arzu etmesidir. Kendisi ile aile efradı arasında koruması gereken şey, Allah'ın onlar için belirlediği hakları koruması ve bunları yerine getirmesidir. Kendisi ile peygamberler arasında koruması gereken şey, bütün peygamberlere ve bütün kitaplara iman etme hakkını korumasıdır. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenab-ı Hakk'ın korunmasını emrettiği şeyden maksat bunlar olmalıdır. Rablerine saygıda kusur etmezler; ister Allahın korunmasını emrettiği bu davranışlara kusur etmek şeklinde olsun, ister bunları ihmal etmek ve korumaktan yüz çevirmek şeklinde olsun, yine Rab'lerine saygıda kusur etmezler ve O'ndan korkarlar. Hesabın kötü sonuç vermesinden korkarlar; yani iyilikleri fayda vermediği ve kötülüklerinden de vazgeçilmediği takdirde başlarına gelecek olan azabın şiddetinden korkarlar, işte kötü sonuç budur! En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Vellezîne (وَالَّذِينَ)
İbn Fâris, bu kelimenin bir işaret ve aidiyet belirteci olduğunu, belirli bir niteliğe sahip grubu diğerlerinden ayırarak tanımladığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bir ilgi zamiri (ism-i mevsûl) olarak "ellezîne"nin, kendisinden sonra gelecek olan eylemleri (eklemleme, haşyet, korku) önceki ayette geçen "ulü'l-elbâb" (öz akıl sahipleri) vasfına bağlayan sentaktik bir köprü olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu tür ifadelerin Kur'an'ın "mümin" tipolojisini inşa ederken kullandığı tanımlayıcı kategoriler olduğunu analiz eder.
Yasılûne (يَصِلُونَ)
İbn Fâris, kelimenin kökünün (v-s-l) iki şeyi birbirine eklemek, ulaştırmak ve aradaki kopukluğu gidermek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "sıla" kavramının sadece fiziksel bir birleşme değil, sevgi ve sorumluluk gereği kurulan manevi bağları da (özellikle akrabalık ve insani bağlar) kapsadığını ifade eder. Ayetteki kullanımıyla, Allah'ın emrettiği her türlü hukuki, ahlaki ve ontolojik irtibatın (sıla-i rahim, kul-Tanrı ilişkisi, insan-toplum ilişkisi) korunması eylemini temsil eder. Arthur Jeffery, kelimenin kökeninin kadim Sami dillerinde "birleşmek" anlamında ortak olduğunu, ancak Kur'an'da "sıla" kavramının ahlaki bir sadakat ve toplumsal dokuyu koruma anlamında teknikleştiğini belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, buradaki eylemin "bağları koparmak" (kat-ı rahim) eyleminin zıddı olarak, toplumsal dayanışma ve ilahi nizamı ayakta tutan "süreklilik" iradesi olduğunu analiz eder.
Mâ (مَا)
İbn Fâris, bu sözcüğün bir şeyi genel bir ifadeyle niteleyen, belirsizlikten belirliliğe taşıyan bir "şey" (ma-i mevsuledir) olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ayette bu kelimenin Allah'ın korunmasını ve birleştirilmesini murat ettiği tüm ahlaki ve hukuki yükümlülükleri (emanetler, akrabalık bağları, verilen sözler) kapsayan kuşatıcı bir isim olduğunu ifade eder.
Emera (أَمَرَ)
İbn Fâris, (e-m-r) kökünün bir şeye işaret etmek, bir işi talep etmek ve bir şeyi belirgin kılmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "emir" kelimesinin burada Allah'ın yasama (teşriî) iradesine işaret ettiğini; yani yapılması gereken işlerin ilahi bir otorite tarafından belirlenmesini ifade ettiğini söyler. Toshihiko Izutsu, "emir" kavramının Allah ile insan arasındaki hiyerarşik iletişimde "mutlak buyruk" düzeyini temsil ettiğini, insanın bu buyruğa "sıla" (bağ kurma) ile cevap vermesinin beklendiğini analiz eder.
Allâhu (اللَّهُ)
İbn Fâris, (e-l-h) kökünden hareketle, ibadet edilen ve her şeyin kendisine sığındığı mutlak varlık olduğunu belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin "el-İlah" formundan türediğini ve Sami dilleri havzasındaki (Süryanice Alaha) tek tanrı inancı mirasıyla bağını vurgular. Toshihiko Izutsu, bu ayet bağlamında Allah isminin, kurulan tüm bağların (sıla) nihai denetleyicisi ve emir mercii olarak "Mutlak Otorite"yi temsil ettiğini analiz eder.
Yûsale (يُوصَلَ)
İbn Fâris, (v-s-l) kökünün edilgen (meçhul) formda kullanılmasının, birleştirme eyleminin bizatihi kendisinin bir "amaç" ve "ilahi talimat" olduğunu vurguladığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin ayette "bitişik olması gereken şeylerin ayrılmaması" yönündeki ilahi iradeyi nitelediğini ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, "ulaştırılması/bağlanması" istenen şeyin, varlıktaki bütünlük ve düzenin (kozmik ve sosyal nizam) korunması olduğunu analiz eder.
Yahşevne (يَخْشَوْنَ)
İbn Fâris, (h-ş-y) kökünün bir şeyi yüceliğinden dolayı tazim ederek korkmak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "haşyet"i, basit bir korku olan "havf"tan ayırarak, bilginin ve saygının eşlik ettiği "nitelikli korku" olarak tanımlar. Ayette bu kelimenin "Rab" ismiyle birlikte gelmesi, Allah'ın azameti karşısında duyulan derin saygı ve sorumluluk bilincini temsil eder. Toshihiko Izutsu, haşyet kavramının Kur'an'da "takva"nın duygusal boyutunu oluşturduğunu; Tanrı'nın büyüklüğü karşısında insanın kendi küçüklüğünü ve acziyetini derinden hissetmesi olduğunu analiz eder.
Rabbehum (رَبَّهُمْ)
İbn Fâris, (r-b-b) kökünün bir şeyi ıslah etmek, ona sahip olmak ve onu yönetmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "Rab" isminin terbiye edici ve besleyici vasfına dikkat çekerek, bu korkunun (haşyet) kendilerini yetiştiren ve hayat veren makama duyulan bir minnet-korku dengesi olduğunu ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki egemenlik ve sahiplik anlamlarının Kur'an'da "Mutlak Terbiye Edici" anlamında derinleştiğini belirtir.
Yehâfûne (يَخَافُونَ)
İbn Fâris, (h-v-f) kökünün beklenen bir zarardan ötürü duyulan endişe ve çekinme olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "havf" kelimesinin burada "hesabın sonucu" (sûe'l-hisâb) ile ilişkilendirilmesinin, yapılan amellerin karşılığında uğranabilecek cezadan duyulan somut ve rasyonel çekinceyi ifade ettiğini söyler. Toshihiko Izutsu, haşyetin Tanrı'nın zatına, havfın ise Tanrı'nın adaletinin bir sonucu olan azaba (hesaba) yönelik olduğunu vurgulayarak aradaki semantik farkı analiz eder.
Sûe (سُوءَ)
İbn Fâris, (s-v-e) kökünün çirkinlik, fenalık ve insana acı veren her türlü durum anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "sû'" kelimesinin burada hesabın niteliğini belirlediğini; hiçbir affın olmadığı, her şeyin inceden inceye sorgulandığı "çetin ve kötü" bir akıbeti temsil ettiğini ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin burada "hüsran" ile sonuçlanan bir yargılama sürecini nitelediğini belirtir.
El-Hisâbi (الْحِسَابِ)
İbn Fâris, (h-s-b) kökünün saymak, miktarını belirlemek ve yeterli bulmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "hisâb" eyleminin ahiretteki amellerin dökümü ve karşılığının adaletle taksim edilmesi olduğunu söyler. Toshihiko Izutsu, bu kelimeyi Kur'an'ın "ticarî ve hukuki" ahlak terminolojisi içinde ele alır. Ona göre hisâb, insanın hayat boyu yaptıklarının "Tanrı katındaki nihai bilançosu"dur; "sûe'l-hisâb" ise bu bilançonun negatif (hüsran) çıkması endişesidir.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla