اَفَمَنْ يَعْلَمُ اَنَّـمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ الْحَقُّ كَمَنْ هُوَ اَعْمٰىۜ اِنَّمَا يَتَذَكَّرُ اُو۬لُوا الْاَلْبَابِۙ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Ra'd Sûresi, 19. Ayet
Daralt
X
-
Sana Rabb'inden indirilenin hak olduğunu görüp bilen kimse görmeyen gibi olur mu? Bunu ancak akıl sahipleri anlar.
Sana Rabb'inden indirilenin hak olduğunu görüp bilen kimse görmeyen gibi olur mu? Yani hakkı bilen kişi, hakka karşı gözünü kapatan ve onu bilmeyen kimse gibi olur mu? Yahut hakkı hak olarak bilen, onu batıl olarak bilen gibi olur mu? Onlar eşit değildirler. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor: "Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?"
Bunu ancak akıl sahipleri anlar. Yani ancak akıllarından yararlanan akıl sahipleri bunları anlar ve ibret alırlar.
Yorumu Yorumla
-
Ya'lemu (يَعْلَمُ)
İbn Fâris, bu kelimenin kökünün (a-l-m) bir şeyi diğerinden ayıran, belirgin kılan "iz ve alamet" anlamına geldiğini belirtir. Bilgiye "ilm" denmesi, zihnin gerçekliği diğer ihtimallerden ayırıp net bir işaret koymasıyla ilgilidir. Râgıb el-İsfahânî, "ilm" kavramını bir şeyin hakikatini tam olarak idrak etmek şeklinde tanımlar. Ayetteki kullanımıyla, vahyin kaynağını ve mahiyetini kuşkuya yer bırakmayacak bir kesinlikle kavrama halini temsil eder. Toshihiko Izutsu, bu fiili Kur'an'ın "epistemolojik" yapısı içinde ele alır. Ona göre buradaki "bilmek", sadece teorik bir veri değil, kişinin varoluşunu şekillendiren, onu körlükten kurtaran aktif bir dini bilinç düzeyidir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin burada "itiraf ve kabul" ile eşanlamlı bir bilişi ifade ettiğini, bilmenin kişiyi zorunlu bir ahlaki sorumluluğa taşıdığını analiz eder.
Unzile (أُنْزِلَ)
İbn Fâris, (n-z-l) kökünün bir şeyin yukarıdan aşağıya doğru hareket etmesi ve bir yere yerleşmesi anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "inzâl" eyleminin bu bağlamda yüce bir makamdan (Allah katından) beşerî düzleme yönelik bir bilgi aktarımı olduğunu ifade eder. Kelimenin edilgen yapıda (inzil/indirilmiş olan) gelmesi, mesajın kaynağının insan dışı ve aşkın olduğunu vurgular. Toshihiko Izutsu, bu eylemi Tanrı ile insan arasındaki "dikey iletişim" modeli olarak görür. Ona göre bu, mutlak olanın göreceli olana (insana) tenezzül ederek kendini bir dil kalıbıyla ifade etmesi sürecidir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, "indirilme" eyleminin vahyî bilginin hiyerarşik üstünlüğünü ve meşruiyetini simgelediğini analiz eder.
Er-Rab (رَّبِّ)
İbn Fâris, (r-b-b) kökünün malik olmak, sahiplenmek ve bir şeyi ıslah edip kemale erdirmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "rab" kavramının bir şeyi adım adım terbiye ederek nihai olgunluğuna ulaştırma vasfını öne çıkarır. Ayette "Rabbinden indirilen" ifadesiyle, vahyin insanın manevi gelişimi ve terbiyesi için gönderilen ilahi bir rehberlik olduğu vurgulanır. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki (Aramice ve İbranice) geniş kullanım yelpazesini hatırlatarak, Kur'an'ın bu terimi mutlak otorite ve şefkatli yönetim anlamında sabitlediğini belirtir. Toshihiko Izutsu, "Rab" kelimesini kulun tüm varlığıyla bağlı olduğu, sığındığı ve kendisinden beslendiği ontolojik merkez olarak analiz eder.
El-Hakku (الْحَقُّ)
İbn Fâris, (h-k-k) kökünün sabit, sağlam, değişmez ve gereklilik ifade eden gerçeklik olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "hak" kelimesini hem varlığı kesin olan Allah için hem de vakıaya tam uygun olan söz (vahiy) için kullanıldığını ifade eder. Ayette vahyin "Hak" ile nitelenmesi, onun içinde hiçbir batıl, yanılsama veya değişkenlik barındırmayan mutlak gerçeklik olduğunu gösterir. Toshihiko Izutsu, bu kavramın Kur'an'da "batıl" (illüzyon/geçicilik) kavramının tam zıddı olarak konumlandırıldığını, vahyin bu özelliğiyle insanın hayatına sarsılmaz bir anlam zemini sunduğunu analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "hak" kelimesinin burada vahyin hem kaynağının hem de muhtevasının meşruiyetini temsil ettiğini belirtir.
A'mâ (أَعْمَىٰ)
İbn Fâris, (a-m-y) kökünün bir şeyin üzerinin kapanması, ışığın perdelenmesi ve yol bulma yetisinin kaybolması anlamına geldiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "a'mâ" kelimesinin bu ayette fiziksel bir engel değil, hakikati görmeyi engelleyen "kalbi ve zihni bir körlük" (basiret yoksunluğu) anlamında kullanıldığını belirtir. Vahyi gören ile görmeyen arasındaki uçurum, ışık ile karanlık arasındaki zıtlık üzerinden kurgulanır. Angelika Neuwirth, Kur'an retoriğinde körlük imgesinin, delilleri reddeden ve kendi iç dünyasına hapsolan inkârcı karakterin tipik bir nitelenmesi olduğunu analiz eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimenin gerçeğe karşı duyarsızlaşan ve ontolojik irtibatını kaybeden insan tipini simgelediğini ifade eder.
Yetezekkeru (يَتَذَكَّرُ)
İbn Fâris, (z-k-r) kökünün bir şeyi dille anmak, kalpte muhafaza etmek ve unutulmuş bir şeyi tekrar zihne getirmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "tezekkür" eyleminin insanın doğasında var olan ama gündelik hayatın perdeleriyle örtülen hakikati (fıtratı) yeniden hatırlama ve üzerinde derinlemesine düşünme süreci olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu kavramı "ibret alma ve öğüt alma" eyleminin bilişsel boyutu olarak görür. Ona göre tezekkür, işaretlerden (ayetlerden) hareketle unuttuğu yaratıcıyı ve sorumluluklarını hatırlayan insanın zihni faaliyetidir. Prof. Dr. Hidayet Aydar, fiilin bu formunun (tefe'ul babı) bir çaba ve süreklilik gerektirdiğini, gerçeği hatırlamanın zihni bir egzersiz olduğunu belirtir.
Ülü'l-Elbâb (أُولُو الْأَلْبَابِ)
İbn Fâris, (l-b-b) kökünün bir şeyin en saf özü, içi ve çekirdeği anlamına geldiğini belirtir. Akla "lüb" denmesi, onun insanın en değerli ve asıl cevheri olmasıyla ilgilidir. Râgıb el-İsfahânî, "ülül elbâb" tamlamasını, vehimlerden, ön yargılardan ve yüzeysel bakıştan arınmış, eşyanın hakikatine nüfuz edebilen "halis akıl sahipleri" olarak tanımlar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kavramın Kur'an'ın en üst düzey "entelektüel ve ahlaki seçkinler" grubunu ifade ettiğini, sadece zekayı değil aynı zamanda sağduyu ve derin kavrayışı (hikmet) temsil ettiğini analiz eder. Toshihiko Izutsu, bu grubu vahyin dilini çözebilen, "ayetler" üzerinden metafizik sonuca ulaşabilen nitelikli muhataplar olarak görür. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin çoğul gelmesinin bu niteliğin toplumsal bir bilince ve derinliğe dönüşmesi gerekliliğine işaret ettiğini analiz eder.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla