لِلَّذ۪ينَ اسْتَجَابُوا لِرَبِّهِمُ الْحُسْنٰىۜ وَالَّذ۪ينَ لَمْ يَسْتَج۪يبُوا لَهُ لَوْ اَنَّ لَهُمْ مَا فِي الْاَرْضِ جَم۪يعاً وَمِثْلَهُ مَعَهُ لَافْتَدَوْا بِه۪ۜ اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ سُٓوءُ الْحِسَابِۙ وَمَأْوٰيهُمْ جَهَنَّمُۜ وَبِئْسَ الْمِهَادُ۟
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Ra'd Sûresi, 18. Ayet
Daralt
X
-
Rablerinin emrine uyanlar için mükafatın en güzeli vardır. Ona uymayanlara gelince, eğer yeryüzünde olanların tamamı ve ek olarak bir misli daha onların olsa (kurtuluş için) onu mutlaka feda ederlerdi. Onlar var ya, hesabın en kötüsü işte onları bekliyor; varacakları yer de cehennemdir. Orası ne kötü kalacak yerdir!
Rablerinin emrine uyanlar için mükafatın en güzeli vardır. Yani Allah'ın kendilerini davet etmiş olduğu dini kabul edenler için ... Cenab-ı Hak onları ancak, selamet yurduna, yani cennete gitmelerine vesile olacak olan dine davet etti: "Allah esenlik yurduna çağırıyor ve dilediğini doğru yola iletiyor". Allah onları selamet yurduna çağırdı ve kendilerine de bu çağrıyı kabul veya reddetmek imkanını verdi. Daveti kabul edene selamet yurdu ve belirtilen en güzel mükafat, daveti reddedene de cehennem ve zillet yurdu vardır. Hangi yolu seçerse, vadedilen o karşılık kendisine verilecek; daveti kabul yolunu seçerse kendisine vadedilen ebedi nimetler ve selamet yurdu verilecek, eğer reddetmek şıkkını seçerse, o zaman da kendisine vadedilen ebedi azap ve zillet yurdu verilecek. Rablerinin emrine uyanlar için mükafatın en güzeli vardır mealindeki ayetle benzeri diğer ayetler müminler içindir, çünkü en güzel mükafattan yararlanacak olanlar onlardır. Aynı şekilde Kur'an-ı Kerim de müminler için hidayet ve rahmet, kâfirler için ise körlük ve dalalettir. "İnananların kalplerine şifa verir" mealindeki ayet de böyledir. Kâfirlerin kalplerine verdiği şey de şöyle açıklanmaktadır: "Bu, onların (manevi) kirlerine kir katmıştır". "Kalplerinde bir bozukluk vardır, Allah da onlardaki bozukluğu arttırmıştır".
Rablerinin emrine uyanlar için mükafatın en güzeli vardır. Ona uymayanlara gelince, eğer yeryüzünde olanların tamamı ve ek olarak bir misli daha onların olsa (kurtuluş için) onu mutlaka feda ederlerdi. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenab-ı Hak burada şunu söylemektedir: Onların, yapılan daveti kabul etmelerine engel olan şey, bu dünyaya olan düşkünlükleri ve meyilleridir, fakat azap ve zorluk başlarına geldiğinde ondan kurtulmak için yeryüzünde olan her şeyin kendilerinin olmasını isterler.
Onlar var ya, hesabın en kötüsü işte onları bekliyor. Yani onlar çok kötü bir şekilde hesaba çekilecekler. Çünkü onların yaptıkları güzel işlerin ve fayda göreceklerini umdukları işlerin hiçbirinden fayda göremeyecekler, aksine bunlar, ayet-i kerimede belirtildiği gibi seraptan ibarettir: "Susamış kimsenin su zannettiği serap gibidir; sonunda gelip ona ulaşınca orada bir şey bulamaz". Cenab-ı Hak onların yaptığı kötülükleri görmezden gelmez. Varacakları yer de cehennemdir. Orası ne kötü kalacak yerdir! Onların gidecekleri yer cehennemdir. Orası ne kötü kalacak yerdir! Onlara kötü muamele edecek olan yerdir. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
İstecâbû (ٱسْتَجَابُوا۟)
İbn Fâris, bu kelimenin kökünün (c-v-b) bir şeyi kesmek, yarmak ve bir sözün önünü keserek ona karşılık vermek anlamına geldiğini belirtir. Bir cevabın, sorunun veya çağrının boşluğunu doldurması yönüne dikkat çeker. Râgıb el-İsfahânî, "isticâbe" formunun, yapılan bir çağrıya istenen doğrultuda, olumlu ve tam bir teslimiyetle cevap verme eylemi olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu fiili Allah ve insan arasındaki "dinî iletişim" (religious communication) modelinin kilit taşı olarak analiz eder. Ona göre bu, kulun Allah'ın çağrısına (da've) verdiği aktif ve ontolojik cevaptır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin burada pasif bir duyuş değil, bilakis vahyin inşa ettiği hayat tarzına tam bir entegrasyonu ve ilahi daveti eyleme dönüştürmeyi temsil ettiğini belirtir.
Lirabbihim (لِرَبِّهِمُ)
İbn Fâris, (r-b-b) kökünün bir şeye malik olmak, onu ıslah etmek, korumak ve üzerinde tasarruf sahibi olmak anlamlarına geldiğini belirtir. Kelimenin temelinde "yöneticilik ve sahiplik" fikrinin bulunduğunu vurgular. Râgıb el-İsfahânî, "rab" kavramını bir şeyi kademeli olarak mükemmele ulaştıran (terbiye eden) mutlak otorite olarak tanımlar. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki (İbranice "rab", Süryanice "rabbân") tarihsel arka planını inceleyerek, Kur'an'ın bu terimi kabilevi anlamından koparıp evrensel bir ilahlık makamı olarak kullandığını analiz eder. Toshihiko Izutsu, "rab" kelimesini mutlak efendilik ve mülkiyet üzerinden, kulun sığınağı ve nihai yöneticisi olarak konumlandırır.
El-Husnâ (ٱلْحُسْنَىٰ)
İbn Fâris, (h-s-n) kökünün her türlü güzellik, hoşluk, tamlık ve mükemmellik anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "husnâ" kelimesini hem dünyada hem de ahirette insanın karşılaşabileceği en güzel sonuç, en iyi ödül (cennet) ve Allah'ın razı olduğu hal olarak açıklar. Toshihiko Izutsu, bu kelimeyi "estetik-ahlaki" bir kategori olarak görür; ona göre bu, Allah'ın vaat ettiği mutlak iyilik ve güzelliğin zirvesidir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin burada bir "akıbet" nitelemesi olduğunu ve yapılan salih amellerin ontolojik bir karşılığı olarak sunulduğunu, varlığın kemale erişini simgelediğini belirtir.
Cemîan (جَمِيعًا)
İbn Fâris, (c-m-a) kökünün bir şeyi bir araya getirmek, dağılmış parçaları toplamak ve bütünleşmek anlamına geldiğini belirtir. Ayrılığın (fark) zıddıdır. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin ayette yeryüzündeki tüm varlıkların ve imkânların hiçbir istisna olmaksızın, bir bütün halinde toplanmasını ifade ettiğini söyler. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin burada "toplam" ve "tastamam" bir miktara işaret ederek, insanın fidye olarak sunabileceği her türlü maddi değerin kuşatıcılığını ve büyüklüğünü vurguladığını analiz eder.
Liftedev (لَٱفْتَدَوْا۟)
İbn Fâris, (f-d-y) kökünün bir şeyi bir bedel karşılığında kurtarmak, esaretten çıkarmak ve bir şeye karşılık başka bir şeyi feda etmek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "fidye" eyleminin bir zararı veya cezayı önlemek amacıyla kişinin sahip olduğu en değerli şeyi feda etmesi durumu olduğunu ifade eder. Ayette, ahiretteki azaptan kurtulmak için tüm dünya malını vermeye hazır olma halini temsil eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimenin bir "çaresizlik metaforu" olduğunu, dünyadaki mülkiyet algısının ahiretteki mutlak adalet karşısında tamamen hükümsüz kalacağını gösterdiğini analiz eder.
Sûu (سُوٓءُ)
İbn Fâris, (s-v-e) kökünün çirkinlik, fenalık, hüzün ve nefsin nefret ettiği her türlü durum anlamına geldiğini belirtir. Güzelliğin (husn) zıddıdır. Râgıb el-İsfahânî, "sû'" kelimesinin hem yapılan kötü işi hem de o işin sonucu olarak başa gelen şiddetli cezayı ve musibeti kapsadığını ifade eder. Ayette "hesabın kötüsü" tamlamasıyla, sorgulamanın en ince detayına kadar yapıldığı ve hiçbir affın veya kolaylığın bulunmadığı bir süreci nitelediğini analiz eder. Toshihiko Izutsu, bu kavramı "ahlaki-ontolojik bir yıkım" ve karanlık bir akıbet olarak görür.
El-Hisâbi (ٱلْحِسَابِ)
İbn Fâris, (h-s-b) kökünün saymak, miktarını belirlemek ve yeterli bulmak (hasb) anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "hisâb" eyleminin amellerin hassas bir teraziyle ölçülmesi ve sonuçlarının adaletle takdir edilmesi süreci olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu kelimeyi Kur'an'ın "ticarî-etik" terminolojisi içinde değerlendirir; ona göre hisâb, insanın hayat boyu yaptıklarının Tanrı katındaki nihai dökümüdür. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, hesabın "kötü" (sû') ile nitelenmesinin, inkârcılar için hiçbir hafifletici sebebin bulunmadığı sert ve tavizsiz bir yargılama dönemine işaret ettiğini analiz eder.
Me'vâhum (مأْوَىٰهُمْ)
İbn Fâris, (e-v-y) kökünün bir yere sığınmak, barınmak, bir şeye yönelmek ve orada yerleşmek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "me'vâ" kelimesinin bir kimsenin döneceği, sığınacağı ve son durağı olan mekan anlamına geldiğini ifade eder. Ayette bu sığınağın "cehennem" olarak nitelenmesi, ironik bir vurguyla onların kaçacak veya sığınacak başka hiçbir yerlerinin olmadığını gösterir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin burada "nihai varış yeri" anlamında kullanıldığını ve bir daha ayrılmamak üzere ebedi kalışı simgelediğini belirtir.
Cehennemu (جَهَنَّمُ)
El-Cevâlîkî, bu kelimenin Arapça "cihinnâm" (derin kuyu) kelimesinden türemiş olabileceğini veya yabancı kökenli olup Arapçalaştığını belirtir. Celaleddin el-Suyuti, kelimenin yabancı kökenli (muarreb) olduğunu kabul eden görüşleri aktarır. Arthur Jeffery, kelimenin İbranice "Ge-Hinnom" (Hinnom Vadisi) teriminden Süryanice aracılığıyla Arapça'ya geçtiğini ve zamanla "azap mekanı" anlamını kazandığını analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin Kur'an'da mutlak azap ve ebedi mahrumiyet mekanı olarak teknik ve sarsıcı bir terime dönüştüğünü ifade eder.
El-Mihâdu (ٱلْمِهَادُ)
İbn Fâris, (m-h-d) kökünün bir şeyi yaymak, döşemek, hazırlamak ve bebek için hazırlanan beşik/yatak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "mihâd" kelimesinin üzerinde rahatça oturulan veya yatılan yer (döşek) olduğunu, ancak ayette cehennem için kullanılmasının bir "alay" (tehekküm) ve dehşetli bir zıtlık vurgusu taşıdığını ifade eder. Onlar için hazırlanan "yatak"ın aslında ateşten bir azap olduğunu belirtir. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin bu şekilde seçilmesinin, inkârcıların dünyadaki konfor ve güven beklentilerine karşılık ahiretteki korkunç ve sarsıcı gerçeği çarpıcı bir biçimde resmettiğini analiz eder.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla