Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Ra'd Sûresi, 17. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Ra'd Sûresi, 17. Ayet

    اَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَسَالَتْ اَوْدِيَةٌ بِقَدَرِهَا فَاحْتَمَلَ السَّيْلُ زَبَداً رَابِياًۜ وَمِمَّا يُوقِدُونَ عَلَيْهِ فِي النَّارِ ابْتِغَٓاءَ حِلْيَةٍ اَوْ مَتَاعٍ زَبَدٌ مِثْلُهُۜ كَذٰلِكَ يَضْرِبُ اللّٰهُ الْحَقَّ وَالْبَاطِلَۜ فَاَمَّا الزَّبَدُ فَيَذْهَبُ جُفَٓاءًۚ وَاَمَّا مَا يَنْفَعُ النَّاسَ فَيَمْكُثُ فِي الْاَرْضِۜ كَذٰلِكَ يَضْرِبُ اللّٰهُ الْاَمْثَالَۜ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Enzele mine-ssemâ-i mâen fesâlet evdiyetun bikaderihâ fahtemele-sseylu zebeden râbiyâ(en)(c) vemimmâ yûkidûne ‘aleyhi fî-nnâri-btiġâe hilyetin ev metâ’in zebedun miśluh(u)(c) keżâlike yadribu(A)llâhu-lhakka velbâtil(e)(c) feemmâ-zzebedu feyeżhebu cufâ-â(en)(s) veemmâ mâ yenfe’u-nnâse feyemkuśu fî-l-ard(i)(c) keżâlike yadribu(A)llâhu-l-emśâl(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      O, gökten su indirdi; su, vadiler dolusunca sel olup aktı. Bu sel, üste çıkan köpüğü taşıyıp götürdü. Yaktıkları ateşin üzerine koyup eriterek süs eşyası veya alet yapmak istedikleri madenlerden de üste böyle köpük çıkar. İşte Allah hak ile batıla böyle misal verir. Köpük atılıp gider; insanlara fayda veren şeye gelince, o dünya durdukça durur. İşte Allah böyle misaller getirir.

      Bazı müfessirler şöyle dediler: Allah bu ayette yakin ile şekke (kesin imanla şüpheli olana) bir misal getiriyor. Kalp, yapılan işin yakin ve şek halinde olma durumuna göre onu taşır. Şüpheli olana hiçbir ameli fayda vermez, kesin iman ile amel edenleri ise Allah faydalandırır. İşte ayetteki köpük atılıp gider ifadesi şüpheli olana işaret etmekte, insanlara fayda veren şeye gelince, o dünya durdukça durur mealindeki ifade ise kesin imanla yapılana işaret etmektedir. Altın ateşe konulup halis olanı alındığı ve işe yaramaz olan maddeleri atıldığı gibi Cenab-ı Hak da kesin bir imanla yapılanı kabul etmekte, şüphe ile yapılanı reddetmektedir. Bu, İbn Abbas'ın (r.a.) sözüdür. Katade şöyle dedi: O, gökten su indirdi; su, vadiler dolusunca sel olup aktı; yani küçük küçüklüğü ile, büyük de büyüklüğü ile aktı. Bu sel, üste çıkan köpüğü taşıyıp götürdü; yani suyun üzerine çıkan nesneleri götürdü. Yaktıkları ateşin üzerine koyup eriterek süs eşyası veya alet yapmak istedikleri madenlerden de üste böyle köpük çıkar. İşte Allah hak ile batıla böyle misal verir. Köpük atılıp gider. Buradaki "cüfâ'" (جُفَاءً) kelimesi ağaca sarılan maden cürufu vb. şeyler demektir. İnsanlara fayda veren şeye gelince, o dünya durdukça durur. Cenab-ı Hak burada hak ile batıla örnek vermektedir. En doğrusunu Allah bilir ya, şöyle demektedir: Suyun üzerinde görünen o köpük nasıl dağılıp yok oluyor ve atılıyor, istifade edilemez hale geliyor ve artık ondan bir bereket beklenmiyorsa, batıla bulaşan insanların durumu da aynen öyle olur, köpüğün dağılıp gitmesi gibi olur. Aynı şekilde su yerde kaldığı ve orada istikrar bulup kaldığında arazi nasıl bitek hale gelir, oradan bereket beklenir ve ekin elde edilirse, hakka katılan insanların durumu da böyledir; su yerde kaldığı gibi hak da onlarda sürekli kalır. Yaktıkları ateşin üzerine koyup eriterek süs eşyası yapmak istedikleri madenler ... Burada Allah şunu söylüyor: O maden ateşe atıldığında altının ve gümüşün halis olan kısmı kalır, cürufu yanıp gider. İşte hakkın, sahibi için devamlı var olması da bunun gibidir. Veya alet yapmak istedikleri ... Bu ibare ile Allah, kendisinden istifade edilen ve çeşitli faydalar bulunan demiri ve tunçu kastetmektedir. Yani maden ateşe atıldığında onun halis olan demiri ve tunçu kalıp cürufu yandığı gibi, hak da sahibi için, aynen halis demirin ve tunçun kaldığı gibi, baki kalır.

      O, gökten su indirdi; yani Kur'anı indirdi. Kur'an, kesin inanç sahibinin kalbini inancı ölçüsünde, şüphelinin kalbini de şüphelerine göre kendi arzuları istikametine doğru çeker. Bu arzular çoğu kez batıl ve köpük gibi yok olup gidicidir. Ayetteki su haktır, vadiler kalplerdir, sel arzular, köpük de batıldır. Hak, yanmayan madendir ve zinettir. Cenab-ı Hak buyurdu ki: İşte Allah hak ile batda böyle misal verir. Köpük atılıp gider; insanlara fayda veren şeye gelince, o dünya durdukça durur. Köpük, demir ve altın madeninin cürufu batıldır, bunları alan hiçbir fayda görmez. Aynı şekilde batıla sapan kişi de kıyamet günü batılından hiçbir fayda göremeyecek. Su, zinet ve saf maden ise haktır, bunları bulan onlardan yararlanır, aynı şekilde hak ehli de kıyamet günü o haktan yararlanır. Zinetten maksat, altın ve gümüştür, madenden (metadan) maksat da tunç, demir, kurşun, bakır ve benzeri şeylerdir; bunlardan da ancak ateşe girip saf olanı cürufundan ayrıldığında yararlanılır.

      Hüseyin b. Vâkıd, Mukâtil'in şu sözünü nakleder: Allah küfür ile imana ve hak ile batıla şöyle bir misal getirdi: O gökten su indirdi; su, vadiler dolusunca sel olup aktı; vadi büyük ise oradan vadinin büyüklüğü ölçüsünde sel aktı, küçük ise küçüklüğü ölçüsünde sel aktı. Bu sel, üste çıkan köpüğü taşıyıp götürdü; yani suyun üzerinde kalan köpüğü alıp götürdü. Sonra buyurdu ki: Yaktıkları ateşin üzerine koyup eriterek süs eşyası, yani altın ve gümüş gibi, veya alet yapmak istedikleri, yani demir, tunç ve kurşun gibi, madenlerden de üste böyle köpük çıkar. Yani akan selin üzerindeki köpüğün kimseye faydası yoktur, sudan ise faydalanılır. Selin köpüğü olduğu gibi, zinet eşyası ve alet elde etmek için maden ateşe atıldığında onun da köpüğü, yani cürufu vardır ve bu cürufun hiçbir faydası yoktur. Halis maden olan zinet eşyası ve aletten ise istifade edilir. Ayette vadiler kalplere benzetilmiştir. Sel de beşeri arzulara benzetilmiştir. Su, zinet ve alet de insanların yararlandıkları hakka benzetilmiştir. Suyun köpüğü, zinetin posası ve aletin işe yaramayan cürufu da batıla benzetilmiştir. Sudan, halis altından ve kullanılan aletlerden insanlar dünyada yararlandıkları gibi, hak da sahiplerine ahirette fayda verecektir. Köpük, altının posası ve aletin cürufu insana dünyada fayda vermediği gibi, batıl da sahibine ahirette fayda vermeyecektir.

      İşte Allah hak ile batıla böyle misal verir. Yani Allah Teala, hak ile batılı, belirttiği bu örnekte açıklıyor. Köpük atılıp gider; yani kurur gider ve ondan istifade edilmez. İnsanlara fayda veren şeye gelince, yani suya gelince, o dünya durdukça durur; insanlar ondan içerler, tarlalarını sularlar ve her işte ondan faydalanırlar. Yüce Allah bu üç örneği, bir örneğin içinde söz konusu etmiştir. Yüce Mevla, "Rablerinin emrine uyanlar için", yani dünyada Rab'lerine iman eden ve O'nun birliğini kabul edenler için, "mükafatın en güzeli" vardır, yani ahirette ona cennet vardır, buyurmaktadır.

      Cenab-ı Hak iman ve hakkı ve onlarda sebatı, istikrarı ve güzel kokuyu, önce temiz bir toprağa, sonra güzel bir ağaca benzetmektedir, küfrü ve batılı da kötü bir toprağa ve kötü bir ağaca benzetmekte, onları kötülükle ve yok olup gitmekle nitelemektedir. Şöyle buyurmaktadır: ''.Allah'ın nasıl bir misal getirdiğini görmedin mi? Güzel sözü, kökü sabit, dalları gökte olan güzel bir ağaca benzetti. O ağaç, Rabb'inin izniyle her zaman meyvesini verir". "Kötü sözün misali de kökü yerden sökülmüş, ayakta duramayan kötü bir ağaçtır". "Güzel memleketin bitkisi Rabb'inin izniyle (güzel) çıkar". Cenab-ı Hak hazan da mümini gören ve duyan insana, kâfiri de kör ve sağır insana benzetmektedir: "Bu iki grubun durumu, kör ve sağır olan kimse ile gören ve işiten kimsenin durumuna benzer. Bunlar eşit olur mu?". Küfrü de hazan karanlığa, hazan küle ve ölüme benzetmekte, imanı da aydınlığa, ışığa ve canlı olmaya benzetmektedir. Cenab-ı Hakk'ın verdiği bütün bu örnekler zahirde iddia manasına gelir; çünkü bu örneklerde hakkın beyanı olmadığı gibi haklı olanla haklı olmayanın ayırdedilmesi de söz konusu değildir, yalnız şu söylenmektedir: Şununla şu eşit midir? -belirtilen şeyler eşit değildir-, iyi ile kötü, yahut gören ve duyan ile kör ve sağır, veyahut ölü ile diri, veyahut da karanlık ile aydınlık bir midir? Bunların hiçbiri eşit değildir. Farklı mezheplerden olsalar da din mensuplarının her biri şunu söylerler: Hak üzere olan benim, batılda olan da başkalarıdır! Herkes kendisinin kör ve sağır olmadığını, karanlıklar içinde bulunmadığını, aksine aydınlıklar içinde olduğunu iddia eder. Verilen bu örneklerde hakkın batıldan, hak üzere olanın olmayanından ayırdedilmesi söz konusu değildir, bu, başka şeylerle anlaşılır: Delillerle, kanıtlarla ve burhanlarla! Cenab-ı Hak "işte biz, insanlara bu misalleri anlatıyoruz" buyuruyor. Hakkın batıldan, hak üzere olanın olmayanından ayırdedilmesi, ancak delillerle, kanıtlarla ve burhanlarla mümkündür. İmanın ve hakkın, güzelliğini, hoşluğunu ve ortaya çıkan neticelerini akıl sahibi olanların akıl yoluyla anlayacakları delilleri ve kanıtları vardır. Küfrün ve batılın çirkinliğini, bozukluğunu ve neticesinin ne kadar kötü ve çirkin olduğunu da akıl sahibi olanlar akıl yoluyla net olarak anlarlar.

      İbn Kuteybe şöyle dedi: Bu sel, üste çıkan köpüğü, yani suyun üstüne çıkan köpüğü; süs eşyası, yani zinet eşyası; veya alet, yani çeşitli kap-kaçak ... Yani yerden çıkan bakır madeni ile kurşun ve demir gibi cevherler ve altın ve gümüş gibi madenler eritildiğinde suyun üstüne çıkan köpük gibi onların da cüruf kısmı ayrışır. Ayette geçen "cüfâ'" (جُفَاءً) kelimesinden maksat, sel sularının vadinin iki yakasına attığı şeylerdir. Nitekim tencere kaynayıp köpüğünü dışarı attığında "ecfeeti'l-kıdru bi-zebedihâ" (أَجْفَأَتِ الْقِدْرُ بِزَبَدِهَا) denilir.

      Ebu Avsece şöyle dedi: Ayetteki "râbiyen" (رَابِيًا) kelimesi, suyun üstüne çıkan şey demektir. Bu da köpükle aynı manaya gelir. Su köpürdüğünde "zebede'l-mâu" (زَبَدَ الْمَاءُ) denilir. Süs eşyası yapmayı istemek, bundan maksat, altın ve gümüş gibi zinetlerden üzerlerine takınacakları süs eşyalarıdır. Köpük atılıp gider, yani lüzumsuzdur ve hiçbir işe yaramaz. "Cufâ'" insanın önemsemediği, kaybından çok az üzüntü duyduğu ve hafife aldığı şeydir. "*Cufâ'": nesnelerin posa kısmıdır. Bu türlü şeylerle vadi dolduğu ve sonra da sel onları götürdüğünde "kad incefâ el-vâdî" (قَدِ انْجَفَى الْوَادِي) denilir. Ebu Avsece dedi ki: Bana göre "ğusâ" (غُثَاءً) selin götürdüğü ağaçlar, hayvanlar ve benzeri şeyler demektir. İbn Kuteybe "Onları kapkara bitki kalıntısı haline getiren" mealindeki ayete kurumuş bitki diye anlam verdi. Ebu Ubeyde şöyle dedi: "Cufâ'" donmuş demektir. "Zebed" kelimesinin de, suyun üstünde toplanıp kütle haline gelen ve sonra sel tarafından götürülen şey olduğu kanaatindedir. Ferrâ da şöyle dedi: "Feyezhebu cufâen" (فَيَذْهَبُ جُفَاءً) ifadesi, geldiği gibi süratle gider demektir.

      Burada su ile sanki dine örnek verilmektedir. O da gökten indirilen ve tek olan hak dindir. Fakat insanlar farklı dinler ve farklı mezhepler edindiler. Cenab-ı Hak şöyle buyurdu: "Şüphesiz bu benim dosdoğru yolumdur. Buna uyun; (başka) yollara sapmayın". Uyulması emredilen din ile ona tabi olmak aynı şeydir. Gökten inen su da aynı saflıktadır, asıl olan odur, fakat sonra ondan önemsenmeyen ve üzüntü duyulmayan bir takım şeyler ortaya çıkıyor, sel de odur. Yahut suyun örnek verilmesinin anlamı şudur: Su gökten temiz ve tatlı olarak gelir, ancak sonra toprakta bulunan unsurların farklılığına göre suyun rengi ve tadı da farklılaşır; bazısı yerden tuzlu ve acı olarak çıkar, bazısı kullanılamayacak derecede acı, bazısı da tatlı su olarak çıkar. Bu farklılık, topraktaki özlerin farklılığından kaynaklanır, yoksa gökten inen suyun hepsi tatlı ve temiz idi. Bu sulardan istifade edileni tektir, o da tatlı olanıdır. Buna göre faydalanılacak olan din de tektir, diğerlerinden ise tıpkı acı ve tuzlu su gibi yararlanılmaz. Yahut ayetin bundan başka bir anlamı vardır ve biz onun ne olduğunu bilmiyoruz. En doğrusunu Allah bilir.

      İşte Allah böyle misaller getirir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Enzele (أَنْزَلَ)

        İbn Fâris, bu kelimenin kökünün (n-z-l) bir şeyin yüksekten aşağıya inmesi, bir yere konaklamak ve misafir edilmek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "inzâl" eyleminin bu ayette hem fiziksel bir fenomen olan yağmurun gökten indirilmesini hem de bu fiziksel olay üzerinden bir hakikatin (vahyin/bilginin) kalplere indirilmesini temsil eden ikili bir anlam taşıdığını ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu fiili Tanrı ile insan arasındaki dikey iletişimin (vahyî veya rahmanî) somut bir eylemi olarak görür. Ona göre yağmurun indirilmesi, ilahi rahmetin maddileşmiş halidir ve bu ayette "hakikat" ile "su" arasındaki ontolojik benzerliği kuran anahtar eylemdir.

        Mâen (مَاءً)

        İbn Fâris, (m-v-h) kökünden gelen bu kelimenin akışkanlık ve hayatın temel maddesi anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin Kur'an kozmolojisinde sadece biyolojik hayatı değil, aynı zamanda manevi hayatın kaynağı olan "bilgi" ve "iman"ı temsil eden en temel metaforlardan biri olduğunu vurgular. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki (İbranice "mayim", Süryanice "mayyâ") yaygınlığına dikkat çekerek, Kur'an'ın bu kelimeyi rızık ve ilahi ihsanın evrensel simgesi olarak kullandığını belirtir. Toshihiko Izutsu, suyun Kur'an semantiğinde "hayat verici" (muhyî) sıfatının bir yansıması olduğunu ve bu ayette "hak" kavramının kalıcılığını resmetmek için seçildiğini analiz eder.

        Evdiyetün (أَوْدِيَةٌ)

        İbn Fâris, (v-d-y) kökünün bir şeyin akması, yol bulması ve dağlar arasındaki alçak arazi (vadi) anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "vadi" kelimesinin burada suyun akışına yataklık eden, onu barındıran ve taşıyan bir kapasiteyi temsil ettiğini ifade eder. Ayetteki "bi-kaderihâ" (kendi miktarınca) ifadesiyle birlikte, her vadinin kendi genişliği kadar su almasını, insanların da ilahi bilgiden kendi kabiliyet ve kalbi genişlikleri oranında nasiplenmeleri şeklinde analiz eder. Mustafa Öztürk, kelimenin coğrafi bir terimden ziyade, ilahi rahmetin her bir varlıkta farklı ölçeklerde tecelli ettiğini gösteren bir "kapasite" metaforu olduğunu belirtir.

        Es-Seylü (السَّيْلُ)

        İbn Fâris, (s-y-l) kökünün bir şeyin engelsizce, hızla ve güçlü bir şekilde akması anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "seyl" kelimesinin suyun bir araya gelerek oluşturduğu o büyük ve önlenemez kütleyi ifade ettiğini, bu ayette ise hakikatin (suyun) harekete geçtiğinde beraberindeki sahte ve yabancı unsurları (köpüğü) yüzeye çıkarıp sürükleyen gücünü temsil ettiğini analiz eder. Toshihiko Izutsu, sel imgesini Kur'an'ın dinamik doğa tasvirleri arasında görür; bu imge, durağan olmayan, sürekli bir dönüşüm ve ayıklama sürecini ifade eden sosyal ve dini bir hareketliliğin sembolüdür.

        Zebeden (زَبَدًا)

        İbn Fâris, (z-b-d) kökünün suyun veya sütün üzerinde oluşan beyaz köpük, kabarcık ve özün dışında kalan fazlalık anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "zebed" kelimesini faydasız, uçucu, dayanıksız ve sadece yüzeyde görünen aldatıcı bir kabartı olarak tanımlar. Ayette bu kelimenin "batıl"ı temsil ettiğini, batılın görünüşte üste çıkmış ve hacimli gibi durmasına rağmen aslında hiçbir ağırlığı ve kökü olmadığını vurgular. Toshihiko Izutsu, köpüğü ontolojik olarak "yok hükmünde olan" (non-existent) bir gölge-varlık olarak analiz eder. Ona göre köpük, hakikatin akışıyla ortaya çıkan ama o akışın özüne ait olmayan her türlü sahteliğin simgesidir.

        Yûkıdûne (يُوقِدُونَ)

        İbn Fâris, (v-k-d) kökünün ateşi alevlendirmek, tutuşturmak ve parlatmak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "îkad" eyleminin bir cevheri (altın, gümüş veya demir) saflaştırmak için yapılan yüksek ısılı eritme işlemi olduğunu ifade eder. Ayette suyun ayıklama gücüne (sel) paralel olarak, ateşin de maddeyi saflaştırma ve posayı (köpüğü) öze ayırma gücünü temsil eden ikinci bir metafor olarak kullanıldığını analiz eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu eylemin bir "imtihan" ve "tasfiye" süreci olduğunu, insanın veya toplumun ancak zorlu süreçlerden (ateşten) geçerek içindeki sahte unsurlardan arınabileceğine dikkat çektiğini belirtir.

        Hılyetin (حِلْيَةٍ)

        İbn Fâris, (h-l-y) kökünün bir şeyi süslemek, güzelleştirmek ve dış görünüşüne değer katmak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "hılye" kelimesinin özellikle madenlerin (altın, gümüş) eritilerek işlenmesi sonucu elde edilen değerli takı ve zinetleri ifade ettiğini söyler. Ayette, ateşin içinde kalan "özün" (değerli madenin) sonucunun bir güzellik ve değer olduğunu vurgular. Toshihiko Izutsu, bu kelimeyi Kur'an'ın estetik ve değer hiyerarşisi içinde ele alır; saflaşma sürecinin sonunda ortaya çıkan "kalıcı güzellik" olarak analiz eder.

        El-Bâtıla (الْبَاطِلَ)

        İbn Fâris, (b-t-l) kökünün bir şeyin zayi olması, boşa gitmesi, asılsız ve tutarsız olması anlamına geldiğini belirtir. Gerçekliğin (hakkın) tam zıddıdır. Râgıb el-İsfahânî, "batıl"ı varlık sahasında bir kökü olmayan, akıbeti yokluk olan ve insanı aldatan her türlü düşünce ve eylem olarak tanımlar. Ayetteki köpük metaforuyla birleştirilerek, batılın sadece geçici bir görüntüden ibaret olduğu analiz edilir. Toshihiko Izutsu, batıl kavramını "ontolojik boşluk" olarak görür; ona göre batıl, hakikatin ışığı veya suyun akışı karşısında sönüp gitmeye mahkum olan karanlık ve asılsız kısımdır.

        Cufâen (جُفَاءً)

        İbn Fâris, (c-f-e) kökünün bir şeyi fırlatıp atmak, kazanın taşması ve değersiz şeyin kenara itilmesi anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "cufâ" kelimesinin selin kenara attığı, işe yaramayan çer çöp ve posa olduğunu ifade eder. Ayette batılın (köpüğün) sonunun bu şekilde "atılmak" ve "itilmek" olduğunu vurgular. Mustafa Öztürk, kelimenin burada "boşa gitmek" ve "etkisizleşmek" anlamında bir akıbeti nitelediğini, batılın toplum hafızasından ve varlık zemininden bu şekilde elenip gideceğini analiz eder.

        Yenfaun-nâse (يَنْفَعُ النَّاسَ)

        İbn Fâris, (n-f-a) kökünün bir şeyden elde edilen yarar ve hayır anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "nef'" kavramının insana hem dünyada hem ahirette gerçek katkı sağlayan, onun varlığını tahkim eden her türlü iyiliği kapsadığını ifade eder. Ayetteki "insanlara fayda veren şey" (su ve saf maden) ifadesinin, hakikatin pratik sonuçlarına ve toplumsal kalıcılığına işaret ettiğini analiz eder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın "fayda" anlayışının pragmatik bir yarardan öte, ontolojik bir "hakkaniyet" ve "gereklilik" üzerine kurulu olduğunu belirtir.

        Yemküsu (يَمْكُثُ)

        İbn Fâris, (m-k-s) kökünün bir yerde durmak, beklemek, sebat etmek ve varlığını sürdürmek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "müks" eyleminin kararlılık ve devamlılık ifade ettiğini, ayette ise hakikatin (suyun/özün) yeryüzünde kalıcı olduğunu, batılın ise uçucu olduğunu vurgulayan temel eylem olduğunu belirtir. Mustafa Öztürk, bu kelimenin "hakikatin tarihsel kalıcılığı"na işaret ettiğini, faydalı olanın elenmeden hayatın içinde kök salacağını analiz eder.

        El-Emsâl (الْأَمْثَالَ)

        İbn Fâris, (m-s-l) kökünün bir şeyin benzeri, örneği, sıfatı ve ibret verici durumu anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "mesel" kavramını soyut ve derin gerçekleri, muhatabın zihninde canlanması için somut ve bilinen bir örnekle (yağmur, sel, köpük gibi) anlatma sanatı olarak tanımlar. Theodor Nöldeke, Kur'an'ın "mesel" kullanımını, çöl hayatının ve doğanın diliyle inşa edilmiş çok güçlü bir pedagojik ve retorik yöntem olarak analiz eder. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin Kur'an'ın sembolik dilini temsil ettiğini, Allah'ın bu misallerle insan aklını fiziksel dünyadan metafizik dünyaya bir köprü kurmaya davet ettiğini belirtir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X