Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Ra'd Sûresi, 16. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Ra'd Sûresi, 16. Ayet

    قُلْ مَنْ رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ قُلِ اللّٰهُۜ قُلْ اَفَاتَّخَذْتُمْ مِنْ دُونِه۪ٓ اَوْلِيَٓاءَ لَا يَمْلِكُونَ لِاَنْفُسِهِمْ نَفْعاً وَلَا ضَراًّۜ قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الْاَعْمٰى وَالْبَص۪يرُۙ اَمْ هَلْ تَسْتَوِي الظُّلُمَاتُ وَالنُّورُۚ اَمْ جَعَلُوا لِلّٰهِ شُرَكَٓاءَ خَلَقُوا كَخَلْقِه۪ فَتَشَابَهَ الْخَلْقُ عَلَيْهِمْۜ قُلِ اللّٰهُ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ وَهُوَ الْوَاحِدُ الْقَهَّارُ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Kul men rabbu-ssemâvâti vel-ardi kuli(A)llâh(u)(c) kul efetteḣażtum min dûnihi evliyâe lâ yemlikûne li-enfusihim nef’an velâ darrâ(an)(c) kul hel yestevî-l-a’mâ velbasîru em hel testevî-zzulumâtu ve-nnûr(u)(k) em ce’alû li(A)llâhi şurakâe ḣalekû keḣalkihi feteşâbehe-lḣalku ‘aleyhim(c) kuli(A)llâhu ḣâliku kulli şey-in vehuve-lvâhidu-lkahhâr(u)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Göklerin ve yerin Rabb'i kimdir? diye sor. Allah'tır diye de cevap ver; sonra de ki: Öyle ise O'nu bırakıp da kendilerine bile fayda sağlayacak veya zararı savacak güce sahip olmayan koruyucu putlar mı edindiniz? Hiç körle gören bir olur mu; yahut karanlıklarla aydınlık eşit olur mu? diye de sor. Yoksa Allah'ın yarattığı gibi yaratan ortaklar buldular da bu iki yaratma arasındaki benzerlikten dolayı mı şaşırdılar? De ki: Her şeyi yaratan Allah'tır. O birdir, karşı konulamaz güce sahiptir.

      Göklerin ve yerin Rabb'i kimdir? diye sor. 'Allah'tır' diye de cevap ver. Cenab-ı Hak önce onlara, göklerin ve yerin Rabb'i kimdir, diye sormasını Resûlullah'a (s.a.) emrediyor, sonra da Allah diyerek bunun cevabını onlara kendisinin vermesini emrediyor. Bu, görünüş itibariyle bir iddiadır. Bu suredeki ayetlerin ekserisi iddia, bazıları da delildir. Mesela Allah şöyle buyurmaktadır: Kendilerine bile fayda sağlayacak veya zararı savacak güce sahip olmayan şeyler ... Allah'ın yarattığı gibi yaratan ortaklar mı buldular? Çünkü onlar, taptıkları putların Allahın yarattığı gibi yaratamayacağını, kimseye fayda veremeyeceğini, kimseden de zararı gideremeyeceğini kabul ediyorlardı. Cenab-ı Hak, peygamberine şunu emrediyor: Göklerin ve yerin Rabb'i kimdir? diye sor. Allah ona Rabb'iniz kimdir? diye sormasını değil, Göklerin ve yerin Rabb'i kimdir? diye sormasını emrediyor. Onlara bunu sormayı emretmesinin sebebi, ancak göklerin ve yerin Rabb'inin, taptıkları putlar olduğunu söylemeye cesaret edememeleri içindir. Onlar göklerin ve yerin Rabb'inin Allah olduğunu kesin olarak ikrar ediyorlardı. O'nun göklerin ve yerin Rabb'i olduğunu ikrar ettikleri zaman, bu ikrarın içine göklerde ve yerde olan her şeyin O'nun rubûbiyeti altında olduğu hükmü de girer. Çünkü Allah gökleri ve yeri, ancak orada yaşayanlar için yaratmıştır. Buna göre Allah göklerin ve yerin Rabb'i olunca, aynı zamanda göklerde ve yerde olan her şeyin de Rabb'i olmuş olur. Göklerin ve yerin Rabb'i kimdir? diye sor. 'Allah'tır' diye de cevap ver. Allah önce onlara sormasını, sonra da cevabını onlardan önce yine kendisinin vermesini emrediyor. Çünkü Hz. Peygamber, her türlü hayır yarışında önde gidendir. Hz. Peygamber'in (s.a.) sorusuna insanlar, göklerin ve yerin Rabb'i Allah'tır, diye cevap vermişlerdi. Bunun delili, Übey, İbn Mes'ud ve Hafsa'nın mushaflarıdır. Onlar ayeti şu manada okudular: Göklerin ve yerin Rabb'i kimdir? '.Allah'tır' diye cevap verdiler. Yukarıdaki kıraat, Hz. Peygamber (s.a.) her türlü hayır yarışında önde olduğu gibi, bu soruya cevap vermekte de onları geçmesini emrettiğine işaret eder.

      Sonra de ki: Öyle ise O'nu bırakıp da koruyucu putlar mı edindiniz? En doğrusunu Allah bilir ya, Cenab-ı Hak şunu söylemektedir: Göklerin ve yerin Rabb'inin Allah olduğunu ve O'nun gerçek ilah olduğunu ikrar ettiğinize göre, Allah'ı bırakıp da şu putları nasıl rab edindiniz ve onlara nasıl taptınız? Yahut göklerin ve yerin Rabb'i olmayanı, bunların Rabb'i olduğunu ve ibadete layık olduğunu ikrar ettiğiniz Allah'tan nasıl daha üstün görürsünüz? En doğrusunu Allah bilir.

      Kendilerine bile fayda sağlayacak veya zararı savacak güce sahip olmayan; çünkü onlar kendilerine bile fayda sağlayacak güce sahip olmadıkları gibi zararı gidermeye de güçleri yetmiyor. Böyle iken nasıl başkasına fayda verebilir veya başkasından zararı nasıl defeder? Cenab-ı Hak onların buna güçlerinin yetmeyeceğini, gerçek güç ve kudret sahibinin kendisi olduğunu onlara öğretiyor. O güç ve kudrete sahip olanı nasıl bıraktınız ve güçsüz olana nasıl taptınız? Bu ayet iki şekilde yorumlanabilir. Birincisi, Allah'ı bırakıp da kendilerine bile fayda sağlayacak veya zararı savacak güce sahip olmayanı nasıl ilah edindiniz? İkincisi, kendilerine bile fayda sağlayacak veya zararı savacak güce sahip değil iken, faydayı elde etme ve zararı ortadan kaldırma ihtiyacı da varken, "Bunlar Allah katında bizim aracılarımız" diyerek fayda sağlamak için onlara nasıl taptınız?

      Hiç körle gören bir olur mu? diye de sor. Yani taptığınız putların kör olduğunu, hiçbir şeyi göremediğini, Allanın ise her şeyi gördüğünü biliyorsunuz, böyleyken her şeyi görene kulluğu nasıl bırakır, hiçbir şeyi görmeyene kulluğu nasıl tercih edersiniz? Bunlar eşit midir? Hayır, eşit değildir. Yahut Allah onlara şunu söylüyor: Siz putlara tapmakla, onların Allah nezdindeki şefaatlerine tamah ettiniz, halbuki onlar kördürler, siz ise görüyorsunuz, kör olan birinin gören kişiye rehberlik yaptığını dünyada gördünüz mü? Veyahut gözleri görmeyen birinin gören kişiye kılavuz olacağını nasıl düşünürsünüz? Eğer böyle düşünmüyorsanız, putların şefaatine nasıl tamah edersiniz?

      Hiç körle gören bir olur mu? diye de sor. Kör olandan maksat kâfirdir, gören de mümindir. Yahut karanlıklarla aydınlık eşit olur mu? diye de sor. Buradaki karanlıktan maksat küfürdür, aydınlık ise imandır. Karanlığı küfre, aydınlığı imana benzetmelerinin sebebi şudur: Karanlık her şeyi örter ve perdeler, aydınlık ise örtüyü ve perdeyi kaldırır. İmanın delilleri ve kanıtları vardır, bu deliller o örtüleri ve perdeleri kaldırır ve her şeyi aydınlatır. Küfrün ise onları kaldıracak delilleri ve kanıtları yoktur, bu yüzden karanlıktır, hiçbir şeyi aydınlatamaz. İman aydınlıktır, söylediğimiz gibi delillerle ve kanıtlarla her şeyi aydınlatıp parlatır. Kâfir, hiçbir şeyi göremeyen kör gibidir, çünkü karanlıktadır. Mümin ise gören kimse gibidir, çünkü yanında delilleri ve kanıtları vardır.

      Yoksa Allah'a ortaklar mı buldular? Yani aksine onlar, taptıklarında kendilerine fayda veremeyeceğini, tapmadıklarında da zarar veremeyeceğini bildikleri halde ibadet konusunda onları Allah'a ortak ettiler. Yoksa Allah'ın yarattığı gibi yaratan ortaklar buldular da bu iki yaratma arasındaki benzerlikten dolayı mı şaşırdılar? Yani onların taptığı ve ulûhiyet konusunda Allah'a ortak koştukları o putlar, Allah'ın yarattığı gibi bir nesne yarattılar da, Allah'ın yaratması ile putların yaratmasını mı karıştırdılar? Aslında onlar, putların, Allah'ın yarattığı gibi bir şey yaratmadığını biliyorlar, üstelik onlar Allah'ın her şeyin yaratıcısı olduğunu ikrar etmelerine rağmen ibadet ve ulûhiyet konusunda o putları nasıl Allah'a ortak ederler? Bu ayet, Mutezile'nin iddiasını geçersiz kılmaktadır, çünkü onlar şöyle diyorlar: Allah kulların fiillerini yaratmamıştır, onları yaratmaya gücü yetmez. Onların iddiasına göre insanların fiillerini Allah yaratmadı, insanlar kendileri yarattı. Buna göre burada bir yaratma benzerliği vardır. İşte bu bakımdan bu ayet, onların iddialarının yanlışlığına ve görüşlerinin bozukluğuna işaret etmektedir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.

      De ki: Her şeyi yaratan Allah'tır. Yani göklerde ve yerde olan her şeyi yaratan Allah'tır. O birdir, karşı konulamaz güce sahiptir. Yani her şey O'nun gücü, kudreti ve hükümranlığı altındadır. Onların taptığı putlar ise, yenik ve mağlupturlar.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Rab (رَبُّ)

        İbn Fâris, (r-b-b) kökünün bir şeyi ıslah etmek, ona malik olmak ve üzerinde tasarruf sahibi olmak anlamlarına geldiğini belirtir. Kelimenin özünde "sahiplik" ve "yönetim" fikrinin yattığını ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "rab" kavramını bir şeyi kademe kademe büyüterek, onu yetkinliğe ve olgunluğa ulaştırmak (terbiye) olarak tanımlar. Bu ayette göklerin ve yerin Rabbi olarak zikredilmesi, evrenin sadece yaratıcısı değil, her anını sevk ve idare eden mutlak yöneticisi olduğunu vurgular. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dilleri havzasındaki (İbranice "rabbi", Süryanice "rabbân") tarihsel arka planına değinerek, Kur'an'ın bu terimi kabilevi bir efendi kavramından çıkarıp evrensel ve mutlak bir İlahlık makamına taşıdığını analiz eder. Toshihiko Izutsu, "rab" kelimesini Kur'an'ın anahtar terimlerinden biri olarak görür ve bunun "abd" (kul) ile olan karşılıklı ilişkisini, mutlak otorite ve mutlak teslimiyet ekseninde inceler.

        El-Evliyâe (الْأَوْلِيَاءَ)

        İbn Fâris, (v-l-y) kökünün bir şeye çok yakın olmak, bitişmek ve arada hiçbir engel bulunmaması anlamına geldiğini ifade eder. Yardımcıya ve dosta "velî" denmesinin sebebinin, ona olan yakınlık ve duyulan güven olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "velâyet" kavramının hem destek hem de yönetim (idare) yetkisini kapsadığını, ayette ise Allah dışındaki varlıkların "velî" edinilmesinin, insanın sahte bir yakınlık ve koruma arayışı içinde olduğunu temsil ettiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, bu kelimeyi "velî-mevlâ" semantik alanı içinde inceler ve cahiliye dönemindeki kabile içi koruma/dayanışma sisteminin Kur'an tarafından metafizik bir düzleme aktarıldığını savunur. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin burada çoğul gelmesinin (evliyâ), insanın Allah'ın tekliğine karşılık sığındığı sahte güçlerin parçalı ve istikrarsız yapısını sembolize ettiğini analiz eder.

        Nef'an (نَفْعًا)

        İbn Fâris, (n-f-a) kökünün bir şeyden elde edilen yarar, kazanç ve fayda anlamına geldiğini; "dar" (zarar) kelimesinin tam zıddı olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "nef'" kavramının insanın arzu ettiği hayırlı bir sonuca ulaşması veya bir iyilikten nasiplenmesi olduğunu ifade eder. Ayetteki bağlamıyla, sahte ilahların kendilerine bile fayda sağlayamayacak kadar aciz olduklarını gösteren bir niteleme olarak kullanılır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin burada "ontolojik bir güç" olarak sunulduğunu; gerçek fayda ve hayrın ancak varlığı ayakta tutan mutlak iradeden (Allah) gelebileceği gerçeğinin altını çizdiğini analiz eder.

        Darran (ضَرًّا)

        İbn Fâris, (d-r-r) kökünün bir şeye dokunan çirkinlik, hastalık, darlık ve sıkıntı anlamına geldiğini belirtir. Faydanın (nef') zıddıdır. Râgıb el-İsfahânî, "dur" kelimesinin özellikle insanın vücudunda veya yaşamında hissettiği acı verici, eksiltici durumları kapsadığını ifade eder. Ayette sahte velilerin kendilerinden bir zararı savuşturma gücüne sahip olmadıkları vurgulanarak, ilahi otorite karşısındaki edilgenlikleri resmedilir. Toshihiko Izutsu, nef' ve dar kutuplarının Kur'an'da "kudret" kavramını tanımlamak için kullanıldığını; gerçek ilahın bu iki kutup üzerinde tam tasarrufa sahip olması gerektiğini analiz eder.

        El-A'mâ (الْأَعْمَىٰ)

        İbn Fâris, (a-m-y) kökünün bir şeyin üzerinin kapanması, ışığın kaybolması ve yön bulma yetisinin yitirilmesi anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "a'mâ" kelimesinin hem fiziksel göz körlüğünü hem de kalp gözünün (basiret) hakikati görememesini ifade ettiğini söyler. Ayette bu kelime, gerçekliği algılama yetisini kaybetmiş, şirk ve cehalet içinde kalan insanı temsil eden bir metafor olarak kullanılır. Angelika Neuwirth, Kur'an'ın bu görsel zıtlıkları (kör-gören) kullanarak muhatabı zihinsel bir uyanışa davet ettiğini ve "körlük" imgesinin bilgiye ulaşma imkânının kasten reddedilmesiyle ilişkilendirildiğini analiz eder.

        El-Basîru (الْبَصِيرُ)

        İbn Fâris, (b-s-r) kökünün bir şeyi tüm detaylarıyla görmek, fark etmek ve bir işin sonunu önceden sezinlemek (basiret) anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "basar"ın gözle görme, "basîret"in ise kalp ile idrak etme olduğunu; Allah için kullanıldığında ise hiçbir şeyin O'nun görüş ve bilgisinden kaçamayacağını ifade eder. Ayetteki karşılaştırmada, hakikati gören mümin ile ondan mahrum olan kâfir arasındaki uçurumu temsil eder. Toshihiko Izutsu, bu kelimeyi "ilm" (bilgi) ile ilişkili bir "üstün algı" düzeyi olarak görür. Ona göre "basîr" olan, nesnelerin sadece dış yüzünü değil, ilahi anlamını da kavrayan kişidir.

        Ez-Zulümâtü (الظُّلُمَاتُ)

        İbn Fâris, (z-l-m) kökünün nurun (ışığın) yokluğu anlamına geldiğini belirtir. Ayrıca bir şeyi kendi yerinden başka bir yere koymak (zulüm) anlamıyla da kökensel bir bağ kurarak, karanlığın eşyanın hakikatini saptıran bir örtü olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "zulümat" kelimesinin Kur'an'da her zaman çoğul gelmesine dikkat çekerek, batılın, şirkin ve cehaletin çok yollu ve karmaşık doğasına işaret ettiğini söyler. Theodor Nöldeke, karanlık ve ışık dualizminin (ikiciliğinin) bölgedeki dini kültürlerdeki yerini incelerken, Kur'an'ın bu imgeleri ahlaki ve ontolojik bir tercihe dönüştürdüğünü not eder. Angelika Neuwirth, bu kelimeyi "kaos" ve "yolunu kaybetmişlik" sembolü olarak analiz eder.

        En-Nûru (النُّورُ)

        İbn Fâris, (n-v-r) kökünün aydınlık, ışık ve açıklık anlamına geldiğini; her şeyi belirgin kılan temel unsur olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "nur"u hem fiziksel olarak ışık saçan nesneler (güneş, ay) hem de manevi olarak insanı doğru yola sevk eden ilahi rehberlik (vahiy) olarak tanımlar. Ayette tekil gelmesi (en-nûr), hakikatin ve hidayetin tek bir kaynaktan gelen, sarsılmaz ve berrak bir yol olduğunu simgeler. Toshihiko Izutsu, nur kavramını Allah'ın zatı ve kelamı ile ilişkilendirerek, bunun varlığın karanlığını (yokluğunu) gideren ontolojik bir lütuf olduğunu analiz eder.

        Şürekâe (شُرَكَاءَ)

        İbn Fâris, (ş-r-k) kökünün bir şeyi iki veya daha fazla kişi arasında bölüştürmek, ortak etmek ve araya başkasını sokmak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "şirk" kavramını Allah'a mahsus olan sıfatlarda veya ibadette başkasını O'na denk tutmak olarak açıklar. Ayetteki "şürekâ" (ortaklar), müşriklerin kendi zihinlerinde kurguladıkları ve yaratma eyleminde pay sahibi olduklarını iddia ettikleri sahte otoriteleri temsil eder. Toshihiko Izutsu, bu kelimeyi Kur'an'ın "Tevhid" doktrininin tam karşıtı olan en büyük ontolojik sapma olarak görür. Ona göre bu ortaklar, yaratılanın yaratıcıya ait olan alanı gasp etme teşebbüsünü ifade eder.

        Teşâbehe (تَشَابَهَ)

        İbn Fâris, (ş-b-h) kökünün iki şeyin birbirine benzemesi, birinin diğerini andırması ve bu benzerlikten dolayı bir karmaşa (iltibas) oluşması anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "teşâbüh" eyleminin hakikat ile batılın birbirine karıştırılmasına yol açan dışsal bir benzerlik durumunu ifade ettiğini söyler. Ayette müşriklerin, kendi ilahlarının da Allah gibi yarattığını zannederek bir yanılgıya düşmeleri bu kelimeyle tasvir edilir. Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin burada bir "algı sapması"nı ifade ettiğini, yaratılana ait özelliklerin yaratıcıya atfedilmesiyle oluşan zihinsel bulanıklığa dikkat çektiğini analiz eder.

        El-Kahhâru (الْقَهَّارُ)

        İbn Fâris, (k-h-r) kökünün bir şeyi zorla ele geçirmek, ona üstün gelmek, boyun eğdirmek ve galip gelmek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "Kahhâr" isminin Allah için kullanıldığında, tüm varlıkları kendi iradesi altında tutan, her türlü direnci kıran ve mutlak egemenlik sahibi olan varlık manasına geldiğini ifade eder. Ayette "Vâhid" (Tek) ismiyle birlikte zikredilmesi, Allah'ın benzersizliğini ve evrendeki her türlü gücün O'nun karşısında eriyip yok olduğunu vurgular. Toshihiko Izutsu, bu sıfatı Tanrı'nın mutlak "Celâl" sıfatlarından biri olarak analiz eder; yaratılmışların herhangi bir yaratma iddiasını kökten sarsan ve yok eden nihai otoriteyi temsil eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimenin evrensel bir hiyerarşinin zirvesini nitelediğini ve tüm alt sistemlerin (sahte ilahlar dahil) bu mutlak güç karşısında hiçbir hükmünün olmadığını belirtir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X