وَلِلّٰهِ يَسْجُدُ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ طَوْعاً وَكَرْهاً وَظِلَالُهُمْ بِالْغُدُوِّ وَالْاٰصَالِ ۩
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Ra'd Sûresi, 15. Ayet
Daralt
X
-
Göklerde ve yerde bulunan her şey ve bunların gölgeleri sabah akşam, isteseler de istemeseler de Allah'a secde ederler.
Secde
Göklerde ve yerde bulunan her şey isteseler de istemeseler de Allah'a secde ederler. Buradaki secde kelimesi ile gerçek secde kastedilmiştir, mümin ve kâfir herkes Allah'a secde eder; ancak mümin kendi tercihi ve arzusu ile secde eder, kâfir ise zaruret halinde, sıkıntıya ve zorluğa düştüğünde istemeyerek secde eder. Buradaki secdenin farklı manalarda kullanılmış olması da muhtemeldir. Birincisi, gerçek secde manasında kullanılmıştır, eğer maksat bu ise, o zaman ayet özellikle imtihan edilenler hakkındadır.
İkincisi, hilkat secdesi manasında kullanılmış olabilir, bu durumda da ayet yaratılanların hepsi ile ilgilidir, çünkü Allah her şeyin yaratılışında ve hilkatinde Cenab-ı Hakk'ın birliğine işaret eden, O'nun ulûhiyetini ve rablığını gösteren özelliği koymuştur.
Üçüncüsü, mümin ve kâfir herkeste ortaya çıkan durumların secdesi olabilir. Mümin her türlü ahvalde Allah'a secde eder, kâfir ise ancak dara ve zora düştüğünde secde eder, boyun büker, bolluk ve rahatlık halinde secde etmez. Ayet, kâfirin Allah'a secdesinin de kendi tercihi ve arzusu ile olduğu anlamına da gelir gibidir, çünkü onlar şöyle diyorlardı: "Sadece bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz". "Bunlar Allah katında bizim aracılarımız, diyorlar". Onlar putlara tapmış olsalar da, secdenin ve ibadetin Allah'a yapılması gerektiğini biliyorlardı. Fakat başkalarını Allah'a ortak koştukları için Cenab-ı Hak onlardan bunu kabul etmedi.
Her şey ve bunların gölgeleri sabah akşam ... Yani o nesnelerin gölgeleri sabah akşam Allah'a secde ederler. Her şeyin gölgesi, o şeyle birlikte döner, o şeyin döndüğü yöne döner. Cenab-ı Hak burada akşam ve sabah anlamına gelen "ğudüv" (غُدُوِّ) ve "âsâl" (آصَالِ) kelimelerini zikretti, çünkü gölge sabah ve akşama yakın zamanlarda belirgin olarak ortaya çıkar.
Göklerde ve yerde bulunan her şey isteseler de istemeseler de Allah'a secde ederler mealindeki secde ile, onların eğilmeleri ve boyun eğmeleri kastedilmiş olabilir. Eğer maksat eğilmek ise, o zaman sözü edilen secde, insan olsun olmasın, canlı olsun olmasın bütün yaratıklar içindir. Her şey ve bunların gölgeleri sabah akşam ... Yani o nesnelerin gölgeleri de sabah akşam eğilir. Buradaki secde lafzından maksadın hilkat secdesi olması da mümkündür, bu durumda da herkes hilkati, yani yaratılış özelliği ile Allah'a secde ediyor demektir.
Burada sabah akşam denilmesinin anlamı nedir? diye sorulursa, cevap olarak denilir ki: Bu ifadeden belli bir zaman dilimi değil, her zaman, daima, bütün vakitler, anlamı kastedilmiştir.
Yorumu Yorumla
-
Yescudü (يَسْجُدُ)
İbn Fâris, bu kelimenin kökünün (s-c-d) temel anlamının "alçalmak, boyun eğmek ve tevazu göstermek" olduğunu belirtir. Meyveli bir ağacın dallarının ağırlıktan dolayı yere doğru sarkmasına da bu kökten gelen ifadelerin kullanıldığını belirterek, fiziksel bir eğilmenin ötesinde bir "teslimiyet" durumuna işaret eder. Râgıb el-İsfahânî, secdeyi iki kısma ayırır: Birincisi, insanın kendi iradesiyle yaptığı şer’î secde; ikincisi ise bu ayette vurgulanan, varlıkların ilahi yasalara (sünnetullah) boyun eğerek yaratılış amaçlarının dışına çıkamamaları anlamındaki "teshirî" (zorunlu) secdedir. Toshihiko Izutsu, secde kavramını Kur'an'ın "üst-dil" (meta-language) yapısı içinde inceler. Ona göre secde, sadece bir ibadet formu değil, tüm varlığın Tanrı karşısındaki ontolojik statüsünü, yani O’nun mutlak otoritesine kayıtsız şartsız boyun eğişini simgeleyen en güçlü kelimedir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu eylemin evrensel bir ibadet lisanı olduğunu, galaksilerden atom altı parçacıklara kadar her şeyin kendi doğasına uygun hareket etmesinin bu kelimeyle karşılandığını analiz eder.
Es-Semâvâti (السَّمَاوَاتِ)
İbn Fâris, (s-m-v) kökünün yükseklik, yücelik ve üstünlük ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin her şeyin üst kısmını ve kuşatıcı tavanını temsil ettiğini ifade eder. Ayetteki çoğul kullanımın, göklerin farklı katmanlarını veya evrenin tüm boyutlarını kapsadığını belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin köken olarak Sami dillerindeki (İbranice "şamâyim", Süryanice "şmayyâ") ortak mirasa dayandığını ancak Kur'an'ın bu kelimeyi tevhid inancı ekseninde, Allah'ın mutlak mülkiyetinde olan yüce bir alem olarak tanımladığını vurgular. Angelika Neuwirth, "semâvât" kelimesinin Kur'an'ın kozmik sahnelerinde "arz" (yer) ile birlikte zikredilerek varlığın bütünlüğünü ve ilahi egemenliğin kuşatıcılığını gösteren bir yapı taşı olduğunu analiz eder.
El-Ardı (الْأَرْضِ)
İbn Fâris, (e-r-d) kökünün aşağıda olan, üzerinde yürünen ve boyun eğen zemin anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "arz" kelimesinin hem fiziksel yer küreyi hem de üzerinde yaşayan canlıların ihtiyaçlarını karşılayan verimli tabakayı ifade ettiğini söyler. Ayette göklerle birlikte zikredilmesiyle, yerdeki tüm varlıkların da semadakiler gibi ilahi iradeye tabi olduğu vurgulanır. Toshihiko Izutsu, arz kelimesinin Kur'an'daki fonksiyonunu "insanın imtihan sahası" ve "Allah'ın ayetlerinin sergilendiği mekan" olarak tanımlar. Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu kelimenin dikey bir hiyerarşide (gök-yer) en alt basamağı temsil ederek, yaratılan her şeyin —mertebesi ne olursa olsun— Allah karşısında eşit derecede "kul" (secdede) olduğunu gösterdiğini ifade eder.
Tav’an (طَوْعًا)
İbn Fâris, (t-v-a) kökünün bir şeye kolaylıkla boyun eğmek, itaat etmek ve zorlanmadan yapmak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "tav'" kelimesinin bir emri veya işi severek, arzulayarak ve gönüllü bir teslimiyetle yerine getirmek olduğunu ifade eder. Bu ayetteki kullanımıyla, müminlerin ve bazı meleklerin Allah'a olan bilinçli ve sevgiye dayalı itaatini temsil eder. Toshihiko Izutsu, bu kavramı "İslâm" (teslimiyet) kavramının psikolojik zemini olarak analiz eder; kişinin kendi iradesini ilahi iradeyle uyumlu hale getirmesi sürecini yansıtır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin burada "doğal uyum" anlamına da geldiğini, varlıkların kendi yaratılış programlarına (fıtrat) uygun hareket etmelerindeki kendiliğindenliği temsil ettiğini belirtir.
Kerhen (كَرْهًا)
İbn Fâris, (k-r-h) kökünün zorluk, şiddet, meşakkat ve nefsin hoşlanmadığı durumlar anlamına geldiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "kerh" kelimesinin kişinin kendi isteği dışında, bir dış zorlama veya doğa yasası gereği boyun eğmesi olduğunu belirtir. Ayette "tav'an"ın zıddı olarak kullanılması, inkârcıların bile fiziksel yasalar (hastalık, ölüm, biyolojik süreçler) noktasında Allah'a boyun eğmekten kaçamadıklarını gösterir. Toshihiko Izutsu, bu kelimeyi Kur'an'ın "irade" analizinde önemli bir noktaya yerleştirir; insanın ahlaki düzlemde özgür olsa da, ontolojik düzlemde (yaratılış yasalarında) mutlak bir zorunluluk (kerh) altında olduğunu analiz eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu boyun eğişin kaçınılmaz bir "evrensel disiplin" olduğunu vurgular.
Zilâlühüm (ظِلَالُهُمْ)
İbn Fâris, (z-l-l) kökünün güneş ışığının engellenmesiyle oluşan karanlık, örtü ve himaye anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "zıll" (gölge) kelimesinin bir şeyin aslına bağlı olan ve onun hareketini takip eden görüntüsü olduğunu, ayette ise gölgelerin bile Allah'ın koyduğu fiziksel yasalara göre uzayıp kısalmasının bir tür "secde" (itaat) olarak nitelendirildiğini ifade eder. Angelika Neuwirth, gölge imgesini Kur'an'ın doğa estetiği içinde "geçicilik ve bağımlılık" sembolü olarak görür. Gölgelerin secde etmesi, maddenin en uç ve en zayıf formunun bile ilahi kudretten bağımsız olamayacağını resmeder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, buradaki "gölgeler" ifadesinin, varlıkların sadece kendilerinin değil, onlara ait tüm uzantıların ve etkilerin de ilahi yasalara tabi olduğunu gösteren mecazi bir anlatım olduğunu analiz eder.
El-Guduvvi (الْغُدُوِّ)
İbn Fâris, (g-d-v) kökünün sabahın ilk saatlerinde, güneşin doğuşuyla birlikte yola çıkmak ve hareketlenmek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin zaman dilimi olarak sabah vaktini, eylem olarak ise bir işe erken başlamayı temsil ettiğini ifade eder. Ayette günün başlangıcını temsil ederek, zamanın her anında süregelen tesbihatın ilk durağına işaret eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin "âsâl" (akşamlar) ile birlikte kullanılmasının, zamanın tüm evrelerini kapsayan kuşatıcı bir zikri ve düzeni simgelediğini analiz eder.
El-Âsâl (الْآصَالِ)
İbn Fâris, (e-s-l) kökünün bir şeyin kökü, aslı ve sonu anlamına geldiğini; günün sonuna "asil" (çoğulu âsâl) denmesinin sebebinin, o vaktin günün tamamlandığı ve kökleştiği an olmasıyla ilgili olduğunu belirtir. İkindi ile akşam arası vakti ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "âsâl" kelimesinin çoğul gelmesinin, günlerin ve gecelerin sonsuz döngüsü içinde her akşam vaktinde gerçekleşen o büyük kozmik teslimiyete dikkat çektiğini vurgular. Toshihiko Izutsu, sabah (guduv) ve akşam (âsâl) zıtlığının, Kur'an'ın zaman algısında "sürekli ve kesintisiz ibadet" fikrini pekiştiren semantik bir çift olduğunu analiz eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu iki vaktin zikredilmesinin, insanın biyolojik ritmi ile evrenin ritminin ilahi huzurda birleştiği anları temsil ettiğini belirtir.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla