Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Ra'd Sûresi, 9. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Ra'd Sûresi, 9. Ayet

    عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ الْكَب۪يرُ الْمُتَعَالِ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    ‘Âlimu-lġaybi ve-şşehâdeti-lkebîru-lmute’âl(i)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      O, görüneni de görünmeyeni de bilir; O, büyüktür, yücedir.

      O, görüneni de görünmeyeni de bilir. Bazıları şöyle dedi: Hiçbir şey O'nun bilgisinin dışında (ğayb) değildir, O yaratıkların görmediklerini (ğayb) de, onların gördüklerini de bilir. Yani insanlara görünen ve görünmeyen her şey, Allah katında aynı bilgi seviyesindedir. Bazıları da şunu söyledi: O, görüneni de görünmeyeni de bilir, bilfiil duyu ötesinde (ğayb) olanı da, bizzat görüneni de bilir. Bilfiil gaybın kapsamına yokken henüz var olmayan demektir, görünen de olan giren mevcut olan demektir. Cenab-ı Hak henüz var olmayanı, sonra varedip etmeyeceğini de bilir. Var olunca da onu nasıl, ne zaman ve hangi vakitte varedeceğini de bilir. Var olan ve görüneni de var olarak bilir. Ayet-i kerimenin bu iki anlama gelmesi caizdir. En doğrusunu Allah bilir. Cenab-ı Hak gözlemledikleri halde özelliklerini bilmedikleri nesnelerin özelliklerini bilir. Mesela yemekte bulunan yemek gücünü, sudaki gücü, göz ve kulağın mahiyetini, aklı, ruhu ve onların keyfiyetini de bilir. Bunların hepsi insanların bilmediği şeylerdir.

      Allah'ın Sıfatlarını Nasıl Anlamak Gerekir?

      O, büyüktür, yücedir. Yani Allah yaratıkların hayal edemeyecekleri kadar yücedir. İnsanlar arasında şöyle sözler söylenir: Bu, kavminin büyüğüdür, bu zamanının biriciğidir. Bununla insanlar onun şahsen büyük ve iri olduğunu veya sayı itibariyle bir tane olduğunu kastetmezler, ancak emrinin ve iradesinin etkinliğini, şanını ve hükümranlığını, insanların ise onun karşısında düşük ve ona boyun eğer konumda olduklarını kastederler. Buna göre Allah'ın sıfatlarından anlaşılması gereken mana, insanların beden büyüklüğünden anlaşılan anlam gibi değildir. Buna göre Allah'ın isimlerle nitelemesi de yaratılanların nitelenmesi ile aynı manaya gelmez. Mesela Allah için şöyle denilir: O evveldir, ahirdir, zahirdir, batındır, büyüktür ve latiftir, yani lütufkardır. Cenab-ı Hakk'a bu sıfatların nispet edilmesinden, yaratılanlara nispet edildiğinde anlaşılan mana anlaşılmaz. Çünkü dünyada biri için, o büyüktür denildiğinde, o lütufkardır denilmiş olmaz. O evveldir denilince de, ahirdir denilmez. Zahir ve batın sıfatları da böyledir. Dünyada bir insan bunlardan biriyle nitelendiğinde diğeri tabii olarak yok olur. Duyu ötesinde olan varlık nitelendiğinde ve ona bir isim nispet edildiğinde de böyledir. Bunun böyle olması, yaratılanlara nispet edildiğinde anlaşılması gereken mananın Allah'a nispet de anlaşılmayacağı bilinmesi içindir. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Âlim (عَالِمُ)

        İbn Fâris, bu sözcüğün (a-l-m) kökünden geldiğini ve bir şeyi diğerinden ayıran açık iz, nişan ve alamet anlamına sahip olduğunu belirtir. Bilginin nesneleri birbirinden ayırması sebebiyle bu ismin verildiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "âlim" vasfının bir şeyi hakikatiyle kavrayan, künhüne vakıf olan varlığı temsil ettiğini söyler. Bu ayetteki bağlamıyla Allah'ın bilgisinin, yaratılanların sınırlı bilgisinden farklı olarak her şeyi ihata eden, mutlak ve doğrudan bir kavrayış olduğunu vurgular. Toshihiko Izutsu, Kur'an semantiğinde "ilm" kökünün ilahi bir sıfat olarak, nesnelerin hem zahirini hem batınını eş zamanlı olarak kuşatan bir farkındalık düzeyini ifade ettiğini analiz eder.

        El-Gayb (الْغَيْبِ)

        İbn Fâris, (g-y-b) kökünün gözden gizlenmek, duyulardan uzaklaşmak ve bir şeyin içinde kaybolmak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "gayb" terimini duyularla algılanamayan ve akılla da ancak işaretler yoluyla kavranabilen gerçeklikler olarak tanımlar. Ayette bu kelimenin, insanın idrak sınırları dışında kalan tüm metafizik alemi ve henüz gerçekleşmemiş olayları temsil ettiğini vurgular. Arthur Jeffery, kelimenin Arapça "örtmek/saklamak" anlamından geldiğini ancak "ilahi sırlar" anlamında teknik bir terim olarak kullanımında Aramice "ayb" (gizli/ayıplı olmayan saklı şey) ile fonetik benzerlikler olabileceğini, fakat temel olarak Arapça dinamikler içinde geliştiğine değinir. Toshihiko Izutsu, gayb kavramını Kur'an'ın ontolojik yapısındaki iki temel alandan biri olarak görür; ona göre gayb, insan bilgisinin aşamayacağı "Tanrısal mahremiyet alanı"dır.

        Eş-Şehâdeh (الشَّهَادَةِ)

        İbn Fâris, (ş-h-d) kökünün bir yerde hazır bulunmak, görmek ve müşahede etmek anlamına geldiğini ifade eder. Gizliliğin zıddıdır. Râgıb el-İsfahânî, "şehâdet"in hem gözle görmeyi hem de bir gerçeğe şahitlik etmeyi kapsadığını belirtir. Ayette gaybın zıddı olarak kullanılması, yaratılmışların duyularıyla algılayabildiği, fiziksel olarak mevcut olan maddi alemi simgeler. Toshihiko Izutsu, gayb ve şehâdet ikiliğini Kur'an kozmolojisinin iki kutbu olarak analiz eder. Allah'ın her iki alanı da bilmesi, O'nun varlığın tüm katmanları üzerindeki mutlak hakimiyetini gösterir.

        El-Kebîr (الْكَبِيرُ)

        İbn Fâris, (k-b-r) kökünün bir şeyin hacimce, makamca veya yaşça büyük ve yüce olması anlamına geldiğini belirtir. Küçüklüğün (sağîr) zıddıdır. Râgıb el-İsfahânî, "Kebîr" isminin Allah için kullanıldığında fiziksel bir büyüklüğü değil, zatının ve sıfatlarının ulaşılamaz yüceliğini, mutlak kibriyasını ifade ettiğini vurgular. Arthur Jeffery, kelimenin diğer Sami dillerinde de (Aramice: kabîr) "güçlü, çok, büyük" anlamlarında kullanıldığını, Kur'an'ın bu kelimeyi Tanrı'nın sınırsız otoritesini nitelemek üzere seçtiğini belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin burada yaratılmışların tasavvur edebileceği her türlü büyüklük ölçüsünün ötesinde bir azamet ve ihtişamı temsil ettiğini analiz eder.

        El-Müte'âl (الْمُتَعَالِ)

        İbn Fâris, (a-l-v) kökünün yükseklik, üstünlük ve bir şeyin diğerinin üzerinde olması anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "teâlî" formunun bir zorlama olmaksızın, bizatihi yüce olma ve tüm eksikliklerden, noksanlıklardan münezzeh bulunma durumunu anlattığını ifade eder. Ayetteki "Müte'âl" kelimesi, Allah'ın yaratılanların sıfatlarından ve mahlukatın ulaştığı her türlü makamdan mutlak surette daha üstün ve beri olduğunu vurgular. Toshihiko Izutsu, bu kavramın Tanrı'nın "aşkınlık" (transcendence) vasfını en güçlü şekilde niteleyen isimlerden biri olduğunu, O'nun hiçbir varlıkla kıyaslanamayacak bir yücelik düzeyinde bulunduğunu analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin sonundaki "yâ" harfinin düşürülmüş (el-müte'âlî yerine el-müte'âl) olmasının, bu yüceliğin sonsuzluğunu ve kavranamazlığını ifade eden bir belagat inceliği taşıdığını belirtir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X