Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Ra'd Sûresi, 7. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Ra'd Sûresi, 7. Ayet

    وَيَقُولُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَوْلَٓا اُنْزِلَ عَلَيْهِ اٰيَةٌ مِنْ رَبِّه۪ۜ اِنَّـمَٓا اَنْتَ مُنْذِرٌ وَلِكُلِّ قَوْمٍ هَادٍ۟​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Veyekûlu-lleżîne keferû levlâ unzile ‘aleyhi âyetun min rabbih(i)(k) innemâ ente munżir(un)(s) velikulli kavmin hâd(in)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      İnkarcılar, Ona Rabb'inden bir mucize indirilse ya! diyorlar. Sen ancak bir uyarıcısın; her topluluğun da bir kılavuzu vardır.

      Hissî Mucize Talebi

      İnkârcılar, 'Ona Rabb'inden bir mucize indirilse ya!' diyorlar. Başka bir ayette de şöyle buyurulur: "Bize, öncekilere gönderilenin benzeri bir mucize getirsin". Cenab-ı Hak başka bir ayette de şöyle buyurur: "Sen bizim için yerden bir pınar fışkırtmadıkça sana asla inanmayacağız". Onların, öncekilerin benzeri bir mucize getirmesini istemelerinden maksat, muhtemelen önceki peygamberlerin getirdiği mucizelerin aynısıdır. Halbuki Hz. Peygamber'in (s.a.) aynı mucizeyi getirmesi gerekmiyordu, onun yapması gereken onların tabiatına ve örfüne uygun bir mucize getirmesiydi. Bütün peygamberler hep aynı mucizeyi değil, aksine farklı farklı mucizeleri getirmişlerdi; her biri diğerinin getirdiği mucizeden farklı bir mucize getirmişti. Cenab-ı Hak peygamberine buyurdu ki: Bu senin işin değil, sen ancak bir uyarıcısın. Yahut onlar, daha öncekilerin yaptıkları gibi helak edilecekleri bir mucizenin kendilerine getirmesini inatla istiyorlardı, Cenab-ı Hak da sen ancak bir uyarıcısın buyurmuştu. Her ne kadar onlar inatla mucize istiyorlar idiyse de, yüce Allah mucize göndermek ve sonra yine karşı çıktıklarında onları helak etmeyi bu ümmete bağışlamıştır. Çünkü bunlar peygamberliğini ispat için mucize getirmesini ve kendilerine yetecek bir şeyi ortaya koymasını istemişlerdi, onlar ise inatçılık yapıyorlardı.

      Sen ancak bir uyarıcısın cümlesi mucize getirmek senin elinde değildir manasına gelir. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurur: "De ki: Mucizeler yalnız Allah'ın katındadır". "De ki: Acele istediğiniz şey (azap) benim elimde olsaydı, elbette iş bitirilmişti". Yahut Cenab-ı Hak şunu söylemektedir: Sen ancak bir uyarıcısın, yani mucizeleri var etmek ve onları yaratmak senin işin değildir; "De ki: Mucizeler yalnız Allah'ın katındadır."

      Her topluluğun da bir kılavuzu vardır. Yani insanları Allah'ın birliğine ve dinine çağıran bir davetçisi vardır. Nitekim başka bir ayette şöyle buyurur: "Hiçbir ümmet yoktur ki içlerinden bir uyarıcı gelip geçmemiş olsun''. Her topluluğun bir kılavuzu vardır cümlesi de, her zamanın bir kılavuzu vardır manasına gelebilir. Sonra bu davetçinin kim olduğu konusunda ihtilaf edilmiştir. Bazıları Allah'tır, bazıları da peygamberlerden biridir demiş, bazıları ise şöyle söylemiştir: Buradaki davetçi, peygamberden başka bir delildir. Batıniler şöyle dediler: Ondan maksat, haktan sapmaması için peygamber gibi masum imamdır. Ancak bize göre masum olsun olmasın, Kur'an’da sapıklığa düşmeye engel olacak, ve saptığı zaman onun haktan ayrıldığını gösterecek şeyler vardır. Her topluluğun da bir kılavuzu vardır. Yani bir davetçisi vardır. Nitekim Allah şöyle buyurur: "Hiçbir ümmet yoktur ki içlerinden bir uyarıcı gelip geçmemiş olsun".​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Yekûlü (Yekûlü - يَقُولُ)

        İbn Fâris, bu kelimenin kökünün (k-v-l) bir şeyi bir yerden bir yere aktarmak ve hareket ettirmekle ilişkili olduğunu, sözün de zihindekini dışarıya taşıdığı için bu ismi aldığını ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, ayetteki kullanımının inkârcıların sadece anlık bir telaffuzunu değil, içlerinde kökleşmiş olan itirazcı ve inatçı bir zihniyeti dışa vuran bilinçli bir beyanı temsil ettiğini belirtir. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), fiilin geniş zaman (muzari) kipinde gelmesinin, bu tür mucize taleplerinin ve itirazların sürekliliğine, her dönemdeki benzer inkâr modellerinin tekerrür ettiğine işaret ettiğini analiz eder.

        Keferû (Keferû - كَفَرُوا)

        İbn Fâris, bu kelimenin kökünün (k-f-r) temel anlamının örtmek ve gizlemek olduğunu belirtir. Tohumu toprağa gömen çiftçiye de gerçeği örten kişiye de bu kökten isim verildiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, imanın zıddı olarak "küfr"ü, Allah'ın birliğini veya vahyin kanıtlarını kasten görmezden gelerek üzerini örtmek şeklinde tanımlar. Toshihiko Izutsu, kavramı "nankörlük" (ingratitude) merkezli olarak analiz eder. Ona göre bu ayetteki inkârcılar, kendilerine sunulan hakikati kasten örterek ona karşı kayıtsız ve minnetsiz bir tavır içindedirler. Arthur Jeffery, kelimenin Arapça kökenli olduğunu vurgulamakla birlikte, dini bir terim olarak kazanmış olduğu "inançsızlık" anlamının gelişiminde diğer Sami dillerindeki kullanımlarla olan semantik paralellikleri not eder.

        Âyetün (Âyetün - آيَةٌ)

        İbn Fâris, kelimenin kökünü (e-y-y) bir şeyi diğerinden ayıran, hedefi gösteren açık ve kesin bir işaret olarak tanımlar. Râgıb el-İsfahânî, kelimeyi duyularla algılanan bir şeyin, akıl yoluyla kavranacak gizli bir gerçeğe rehberlik etmesi olarak açıklar. Bu ayette inkârcıların talep ettiği "ayet"in, peygamberliğin ispatı olarak gördükleri olağanüstü bir mucize olduğunu belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin "ilahi işaret" anlamını kazanmasında Süryanice (āthā) veya Aramice kullanımların etkili olduğunu savunur. Angelika Neuwirth, buradaki ayet talebinin, muhatapların peygamberliğin meşruiyetini sarsmaya yönelik polemikçi bir üslubunun yansıması olduğunu analiz eder.

        Münzir (Münzir - مُنْذِرٌ)

        İbn Fâris, (n-z-r) kökünün bir şeyi vaktinden önce haber vererek korkutmak ve kişiyi sakındırmak olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "inzâr" eyleminin sadece kuru bir korkutma değil, içinde şefkat barındıran ve kişiyi tehlikeli bir sondan kurtarmayı amaçlayan pedagojik bir uyarı olduğunu belirtir. Toshihiko Izutsu, peygamberin "münzir" (uyarıcı) vasfını, vahyin iletişimsel yapısında insana yaklaşmakta olan ontolojik tehlikeyi (kıyamet ve azap) haber veren merkezi bir görev olarak görür. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin bu ayetteki bağlamında peygamberin asıl misyonunu netleştirdiğini; onun bir "mucize makinesi" değil, sadece sorumlulukları hatırlatan bir uyarıcı olduğunu analiz eder.

        Kavm (Kavm - قَوْمٍ)

        İbn Fâris, (k-v-m) kökünün ayağa kalkmak, azmetmek ve bir işi üstlenmek manasına geldiğini belirtir. Ortak bir gaye veya durum etrafında birleşen topluluğa bu yüzden "kavm" dendiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin sadece bir soy bağını değil, belirli bir tebliğe muhatap olan ve ortak bir toplumsal irade gösteren biriteyi temsil ettiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, bu terimi sosyal ve dini bir grup birimi olarak ele alır; her kavmin kendi tarihsel ve kültürel bağlamında bir rehbere ihtiyaç duyduğunu analiz eder. Angelika Neuwirth, "kavm" kelimesinin vahyî hitabın sosyolojik sınırlarını belirlediğini ve mesajın evrenselliğine giden yolda yerel muhatap kitlesine dikkat çektiğini vurgular.

        Hâdin (Hâdin - هَادٍ)

        İbn Fâris, (h-d-y) kökünün yol göstermek, öne geçmek ve birine istikamet işaret etmek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "hidayet"in lütuf ve nezaketle yolu açıklamak olduğunu; ayetteki "hâd" kelimesinin ise toplumlara doğru yolu bizzat gösteren veya onlara ilahi prensipleri taşıyan rehber şahsiyeti temsil ettiğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, "hâd" kavramını "dalâlet" (sapıklık) kavramının zıddı olan ilahi bir rehberlik mekanizması olarak analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimenin her dönemde ve her toplumda ilahi hakikati hatırlatacak bir rehberin (peygamber veya elçi) mutlaka var olduğuna dair evrensel bir sünnetullahı dile getirdiğini savunur. Prof. Dr. Hidayet Aydar, "hâd" kelimesinin kapsamının geniş olduğunu, toplumları doğru istikamete sevk eden her türlü ilahi uyarı kaynağının bu isimle nitelendirilebileceğini belirtir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X