وَيَسْتَعْجِلُونَكَ بِالسَّيِّئَةِ قَبْلَ الْحَسَنَةِ وَقَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهِمُ الْمَثُلَاتُۜ وَاِنَّ رَبَّكَ لَذُو مَغْفِرَةٍ لِلنَّاسِ عَلٰى ظُلْمِهِمْۚ وَاِنَّ رَبَّكَ لَشَد۪يدُ الْعِقَابِ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Ra'd Sûresi, 6. Ayet
Daralt
X
-
Senden, iyilik yerine bir an önce kötülüğün gelmesini istiyorlar. Oysa onlardan önce nice benzerleri gelip geçmiştir. Şüphesiz Rabb'in insanları zulümlerine rağmen bağışlayandır. Şüphesiz Rabb'inin azabı da çok çetindir.
Senden, iyilik yerine bir an önce kötülüğün gelmesini istiyorlar. İstif'al babı iki anlam taşır; biri o işin yapılmasını istemek, diğeri de bizzat fiilin kendisidir. Mesela Allah şöyle söylemektedir: "Bana dua edin, duanızı kabul edeyim". Buradaki "estecib" (أَسْتَجِبْ) fiili kabul edeyim anlamına gelir. Başka bir ayette de "Benim davetime gelsinler", yani benim davetimi kabul etsinler buyurmaktadır. Bir an önce gelmesini istiyorlar anlamına gelen "yesta'cilûneke" (يَسْتَعْجِلُونَكَ) kelimesine de, eğer talep manası verilirse, o zaman Resûlullah'tan (s.a.) azabın bir an önce gelmesini istediler anlamına gelir. Nitekim bir ayette şöyle buyurulur: "Gelecek olan azabın gelmesini istedi". Cenab-ı Hak başka ayetlerde şöyle buyurur: "Onlar, (alaycı bir tavırla), 'Rabb'imiz! Hesap gününden önce payımıza düşen azabı hemen şimdi ver!' dediler". "Eğer bu kitap senin katından gelmiş bir hakikat ise gökten üzerimize taş yağdır!". Onlar azabın ertelenmesini ve mühlet verilmesini istemeden önce onun hemen gelmesini istemişlerdi. Halbuki onlardan azabın ertelenmesi ve kendilerine mühlet verilmesi bir iyilikti, fakat onlar bundan önce öbürünün hemen gelmesini istediler. Bir an önce gelmesini istiyorlar mealindeki cümle eğer fiilin bizzat kendisi anlamı verilirse, o zaman ayete şöyle mana verilir: Ya Muhammed! Onlar senden bir iyilik getirmeni istemeden önce hemen kötülük istediler. Çünkü daha önce onlardan bir iyilik gelmeden onlar senin peygamberliğini yalanladılar ve senin şahsına eziyet ettiler. Bunun en doğrusunu Allah bilir.
Denildi ki: Kötülük anlamındaki "seyyie" (سَيِّئَة) lafzı ile söylediğimiz gibi azap kastedilmiş, iyilikten önce mealindeki ifade ile de aftan önce manası murat edilmiştir. Onların kötülüğü ve azabı istemeleri, Hz. Muhammed'in (s.a.) peygamber olduğunu ve doğru söylediğini bilmemelerindendir. Çünkü eğer onun peygamber olduğunu, haber verdiği şeylerde ve korkuttuğu azapta doğru söylediğini bilselerdi, böyle bir şey istemezlerdi. Çünkü onlar, Cenab-ı Hakk'ın kendilerine azap göndermeye kadir olduğunu biliyorlardı. Fakat onun peygamber olduğunu bilmedikleri için kendisiyle alay etmek amacıyla onu istemişlerdi. Eğer onların isteği üzerine azap gerçekleşmiş ise, o zaman ayet, bilme imkanına sahip olan ve düşünüp tefekkür edebilen bir cahile de cezanın ve azabın gerekli olduğuna işaret eder. Bunlar, onun Allahın elçisi olduğunu bilmedikleri için düşünüp tefekkür etmeyi de terketmişlerdi. En doğrusunu Allah bilir.
Oysa onlardan önce nice benzerleri gelip geçmiştir. Bazıları şöyle dedi: Benzerleri anlamındaki "mesülât" (مَثُلَات) kelimesinden maksat cezalardır; yani geçmiş ümmetler, azabı istemeleri ve gelen mucizelere karşı inatla direnmeleri yüzünden cezalandırıldılar. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenab-ı Hak sanki peygamberinden, azap ve mucizeler isteyen, sonra da inatla direnen kavminin akılsızlığına sabır göstermesini istemekte ve şöyle söylemektedir: Geçmiş ümmetler de peygamberlerinden azap ve mucizeler getirmesini istemişler, mucizeler geldikten sonra da inatla karşı çıkmışlardı, bunun üzerine tepelerine ceza yağdı. İşte bunların durumu da öyledir. Bazıları "mesülât" (مَثُلَات) kelimesine emsal ve benzer manasını verdi. Hafsa'nın mushafında da "emsâl" (أَمْثَال) kelimesi zikredilmektedir: "Ve kad halet min kablihimu'l-emsâl" (وَقَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهِمُ الْأَمْثَالُ). En doğrusunu Allah bilir ya, bunun tefsiri şudur: Bunun emsali daha önce geçti, eğer ibret alsalardı, bu onlara örnek olurdu. Fakat ibret almadılar, dolayısıyla bu durum geçmişteki örneğin onlar için de örnek olmasını engelledi.
Şüphesiz Rabb'in insanları zulümlerine rağmen bağışlayandır. Bazıları bağışlayandır anlamındaki "zû mağfiretin" (لَذُو مَغْفِرَةٍ) lafzına, onların zulümlerini örtendir ve azabı belli bir vakte kadar ertelemektedir manasını verdi. Nitekim bazı ayetlerde şöyle buyurdu: "Allah onların işini bir güne erteliyor ki ... ". "Biz o günü sadece belli bir süreye kadar erteleriz". Bazıları şöyle söyledi: İnsanları zulümlerine rağmen bağışlayandır mealindeki cümle, eğer tövbe ederler ve bu tövbe hali üzere ölürlerse manasına gelir. Yahut müminleri zulümlerine rağmen bağışlayandır, demektir. Şüphesiz Rabb'inin azabı da çok çetindir, yani tövbe etmeyip zulüm ve şirk üzere ölen kâfirlere azabı çok çetindir. Buna göre Şüphesiz Rabb'inin azabı da çok çetindir mealindeki cümle, kâfirlere azabı çok çetindir anlamına gelir. İlk yoruma göre ise, suçlulara azabı çok çetindir demektir.
Yorumu Yorumla
-
Yesta'cilûneke (Yesta'cilûneke - يَسْتَعْجِلُونَكَ)
İbn Fâris, kelimenin kök anlamının (a-c-l) bir şeyi vaktinden önce istemek, yavaşlığın zıddı olan bir hız ve ivme olduğunu belirtir. Bu ayetteki bağlamında, muhatapların gelecekteki bir olayı (azabı) alaycı bir tavırla erkene çekme talebini ifade ettiğini vurgular. Râgıb el-İsfahânî, "isti'câl" eylemini ikiye ayırır: Biri, meyvenin olgunlaşmasını beklemek gibi yerinde olan hız; diğeri ise bu ayette olduğu gibi, cehalet ve kibrin bir sonucu olarak helaki bir an önce istemektir. Bu durumun, inkârcıların ilahi hikmetten yoksun olduklarını gösteren bir davranış biçimi olduğunu analiz eder. Toshihiko Izutsu, bu kelimeyi "cahiliyye" ruhunun bir tezahürü olarak görür. Ona göre bu, Peygamber'in uyardığı metafizik gerçekliklere (azap) karşı gösterilen pervasızca bir meydan okuma ve alaycı bir aceleciliktir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, buradaki eylemin psikolojik arka planında "meydan okuma" (tahaddi) bulunduğunu, müşriklerin vadedilen azabın gelmemesini onun gerçek olmayışına yordukları için bu kelimeyle resmedildiklerini ifade eder.
Bis-seyyi'eti (Bis-seyyi'eti - بِالسَّيِّئَةِ)
İbn Fâris, (s-v-e) kökünün çirkinlik, kötülük, hüzün veren ve nefsin hoşlanmadığı her türlü durum anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "seyyi'e" kelimesini hem insanın işlediği kötülük hem de o kötülüğün bir sonucu olarak başına gelen musibet ve azap için kullanıldığını açıklar. Ayette bu kelimenin "hasene"den önce zikredilmesi, muhatapların akıl dışı bir tercihle esenlik yerine cezayı talep etmelerindeki çarpıklığa işaret eder. Arthur Jeffery, kelimenin köken olarak İbranice "şâ'â" ve Süryanice "şîvâ" (yıkım, kötü durum) formlarıyla semantik bir paralellik taşıdığını, Kur'an'da ise etik bir fenalık ile ontolojik bir yıkımı (azabı) aynı anda kapsayan teknik bir terime dönüştüğünü belirtir. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "seyyi'e"nin bu bağlamda sadece ahlaki bir kötülük değil, doğrudan doğruya "ilahi ceza ve azap" anlamını karşıladığını, bunun da inkârcıların peygamberden bekledikleri mucizelerin "yıkım" odaklı olmasından kaynaklandığını analiz eder.
El-haseneti (El-haseneti - الْحَسَنَةِ)
İbn Fâris, (h-s-n) kökünün her türlü güzellik, hoşluk, tamlık ve eksiksizlik anlamına geldiğini belirtir. Bu kök, hem göze hitap eden estetik güzelliği hem de akla hitap eden ahlaki ve maddi iyiliği kapsar. Râgıb el-İsfahânî, "hasene" kelimesini insanın dünyada ve ahirette karşılaştığı, onu sevindiren nimet, afiyet ve rızık olarak tanımlar. Ayetteki "hasene"nin, Allah'ın kullarına sunduğu mühlet, tövbe imkânı ve esenlik olduğunu, inkârcıların ise bu geniş imkânı bırakıp cezaya yöneldiklerini vurgular. Toshihiko Izutsu, bu kelimeyi "hayır" kavramıyla ilişkili ancak ondan daha estetik ve bütünsel bir iyilik ifadesi olarak görür. Ona göre bu ayetteki kullanımı, Allah'ın rahmet ve lütuf kapılarının açık olduğu gerçeğini temsil eden anahtar bir kavramdır.
Halet (Halet - خَلَتْ)
İbn Fâris, (h-l-v) kökünün boş kalmak, tenha olmak ve bir sürenin sona erip gitmesi manasına geldiğini belirtir. Mekân için kullanıldığında boşluğu, zaman için kullanıldığında ise o vaktin geçip tükendiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin ayette tarihsel bir sürece işaret ettiğini; önceki ümmetlerin ve toplulukların hayat sahnelerinden çekilmelerini ve arkada bıraktıkları akıbeti temsil ettiğini açıklar. Angelika Neuwirth, "halet" fiilinin Kur'an'ın tarih felsefesinde merkezi bir yer tuttuğunu, geçmişteki kavimlerin başından geçenlerin sadece birer hikâye değil, şimdiki zamanı etkileyen ve "geçip gitmişlikleri" ile ibret olan birer fenomen olduğunu analiz eder.
El-mesulât (El-mesulât - الْمَثُلَاتُ)
İbn Fâris, (m-s-l) kökünün bir şeyin benzeri, örneği ve ibretlik durumu anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "mesule" kelimesinin özellikle başkalarına ders verecek nitelikteki sarsıcı ve şiddetli cezalar için kullanıldığını ifade eder. Ona göre bu cezalar, benzerlerine örnek teşkil ettiği ve toplumun hafızasına "ibretlik bir model" olarak yerleştiği için bu ismi almıştır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin "emsal teşkil eden yıkıcı felaketler" anlamına geldiğini, geçmiş toplumların isyanları sonucu uğradıkları akıbetlerin canlı birer uyarı levhası olarak sunulduğunu belirtir. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin çoğul formda (mesulât) gelmesinin, bu tür cezaların tarihte defalarca tekerrür ettiğini ve bir yasa niteliği taşıdığını vurguladığını analiz eder.
Magfirah (Magfirah - مَغْفِرَةٍ)
İbn Fâris, (g-f-r) kökünün temel anlamının "örtmek" ve "gizlemek" olduğunu belirtir. Savaşçının başını koruyan "miğfer"in de aynı kökten geldiğini ve koruyucu bir örtü işlevi gördüğünü hatırlatır. Râgıb el-İsfahânî, ilahi mağfiretin, kulun günahlarının hem ayıbını örtmesi hem de o günahların doğuracağı cezadan kulu koruması manasına geldiğini vurgular. Ayette Allah'ın "mağfiret sahibi" olarak nitelenmesi, O'nun insanlara tanıdığı mühletin ve tövbe kapısının genişliğini temsil eder. Toshihiko Izutsu, bu kavramı "Gafûr" sıfatı üzerinden analiz ederek, bunun sadece bir suçun affı değil, Tanrı ile kul arasındaki kopan ilişkinin Tanrı tarafından merhametle yeniden onarılması ve örtülmesi süreci olduğunu ifade eder.
İkâb (İkâb - عِقَابِ)
İbn Fâris, (a-k-b) kökünün bir şeyin arkasından gelmek, topuk (akib) ve bir eylemin sonucunu takip etmek anlamlarına geldiğini belirtir. Ceza, suçun hemen arkasından geldiği ve onun bir sonucu olduğu için "ikâb" olarak isimlendirilmiştir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin özellikle hak edilen ve kaçınılmaz olan cezayı ifade ettiğini belirtir. Ayette mağfiret ile ikâbın (cezanın) birlikte zikredilmesi, ilahi dengenin merhamet ve adalet ekseninde yürüdüğünü gösterir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, "ikâb" kavramının Kur'an'da bir neden-sonuç ilişkisine dayandığını, Tanrı'nın bu cezayı kendiliğinden değil, kulun kendi elleriyle işlediği fiillerin "akıbeti" (sonucu) olarak verdiğini analiz eder.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla