Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Ra'd Sûresi, 3. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Ra'd Sûresi, 3. Ayet

    وَهُوَ الَّذ۪ي مَدَّ الْاَرْضَ وَجَعَلَ ف۪يهَا رَوَاسِيَ وَاَنْهَاراًۜ وَمِنْ كُلِّ الثَّمَرَاتِ جَعَلَ ف۪يهَا زَوْجَيْنِ اثْنَيْنِ يُغْشِي الَّيْلَ النَّهَارَۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vehuve-lleżî medde-l-arda vece’ale fîhâ ravâsiye veenhârâ(an)(s) vemin kulli-śśemerâti ce’ale fîhâ zevceyni-śneyn(i)(s) yuġşî-lleyle-nnehâr(a)(c) inne fî żâlike leâyâtin likavmin yetefekkerûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Yeryüzünü enine boyuna uzatan, onda sabit dağlar ve ırmaklar meydana getiren, orada meyvelerin her birinden çifter çifter yaratan O'dur. Geceyi de gündüzün üzerine O bürüyüp örtüyor. Düşünen insanlar için şüphesiz bütün bunlarda ibretler vardır.

      Yeryüzünü enine boyuna uzattı. Başka bir ayette şöyle buyurdu: "Bundan sonra da yeryüzünü döşeyip yaydı". Başka bir ayette de Allah Teala, "Yeryüzünün nasıl yayıldığına bakmazlar mı?" buyuruyor. Bu iki ayet de aynı anlama gelir. Bir ayette yeryüzü için döşek anlamına gelen "fırâş" (فِرَاشًا), başka bir ayette de yine döşek anlamına gelen "mihâd" (مِهَادًا) kelimesi kullanılmaktadır. Bu lafızlarla Allah, insanlara vermiş olduğu nimetlerini hatırlatmaktadır.

      Yeryüzünü enine boyuna uzattı, yani yeryüzünü yaydı. Onda sabit dağlar meydana getirdi. Yeryüzünün su üzerinde yayıldığı, bu yüzden tıpkı bir geminin sallanması gibi üzerindekilerle birlikte sallandığı, arkasından ağır dağları dikerek sallanmanın durdurulduğu ve sabitleştirildiği belirtildi. Aynı zamanda onun havada uzatılıp yayıldığı, sonra sözü edilen dağlarla onu sabitleştirdiği de hatırlatıldı. Ancak eğer mesele bu söylenenler gibi olsaydı, onun sabitleşip istikrara kavuşması dağlarla sağlanamazdı. Çünkü yeryüzü ve dağlar, tabiatı gereği olarak suda ve havada aşağıya doğru düşerler; ağırlıkları çoğaltıldıkça aşağıya doğru düşmeleri de hızlanır, dolayısıyla sabitlik ve yerinde durma gerçekleşmezdi. Aksine sabit kalma ve yerinde durma ancak yükselmek ve yukarıya doğru çıkmak tabiatında olan bir nesnenin bu tabiatını, aşağı düşmekten engellemekle mümkün olur. Fakat şöyle söylenebilir: Yeryüzünün kendisi aşağıya düşmüyor, kendi başına sallanmıyor, ancak üzerindekileri sallıyor ve sarsıyor, nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor: "Yeryüzüne onları sarsmasın diye sağlam dağlar yerleştirdik". Eğer durum böyle ise, o zaman dağlar, yeryüzünün sabit kalmasını ve yerinde durmasını sağlamış ve onu sallanıp sarsılmaktan engellemiş olur. Yahut Cenab-ı Hak bunu, lütfu ve kudreti bilinsin diye belirtmiştir, çünkü her konuda Allah'ın sınırsız kudreti ve lütfu bilinsin diye tabiatı düşmek olan yeryüzünü düşmekten alıkoyuyor, tutuyor. Bunun nasıl olduğunu en iyi Allah bilir.

      Yeryüzünü enine boyuna uzattı. Yani yeryüzünü bu şekilde yarattı, yoksa gökyüzünün yükseltilmesinde söylendiği gibi yeryüzü bir yerde toplu halde idi de sonra yaymış değildir.

      Onda sabit dağlar ve ırmaklar meydana getirdi. Aziz ve Celil olan Allah, her ne kadar nesneleri bir sebebe bağlı olarak veya sebepsiz olarak yaratması mümkün ise de, -çünkü O buna kadirdir- her şeyin kendisi tarafından yaratıldığını insanların daha kolay anlamaları için nesnelerin ekserisini bir sebebe bağlı olarak yaratmıştır. İşte Allah ya verdiği nimetleri hatırlatmak ve böylece insanların şükür görevlerini yerine getirmeleri için yeryüzünü yayıp uzattığını, sözünü ettiği dağlarla onu sabitleştirdiğini, canlıların faydalanmaları için ırmaklar koyduğunu belirtmektedir; yahut da bunları, kudretini ve hükümranlığını haber vermek maksadıyla hatırlatmaktadır. Çünkü Allah yeryüzünü, içine bir şeyin girmeyeceği şekilde yarattığını, hemen arkasından da gücünü ve kudretini anlamaları için son derece ağır ve azametli dağları yeryüzüne dahil ettiğini haber vermektedir.

      Irmaklar meydana getirdi. Cenab-ı Hak yeryüzünü uzatıp yaydığını, yaratılanların istikrarlı bir şekilde yaşamaları için onu yerinde duran ve sabit halde yaratıldığını haber vermektedir. Sonra sağladığı bütün faydalarından yararlanmaları için orada ırmakları var ettiğini bildirmektedir.

      Sonra da yeryüzünde her meyveyi çifter çifter yarattığını haber vermektedir. Bazı müfessirler şöyle dedi: Meyvelerin her birinden çifter çifter yarattı, yani iki renkte yarattı. Bazıları da buna iki tatta yarattı diye anlam verdi. Ancak meyvelerde ikiden fazla renk vardır: Kırmızı, beyaz, siyah, sarı gibi. Meyvelerin tatları da öyledir; ekşi, tatlı, acı ve mayhoş olanları var. Ancak şöyle söylenebilir: Çifter çifter, yani lezzetli ve tatsız, bunun üçüncü bir şıkkı yoktur. Bu ibare renge tahsis edilirse, çeşitli renkte ve tatta anlamına gelir. Bazıları buna erkek ve dişi manasını verdi. Eğer maksat ağaçlar ise bu anlam doğrudur, çünkü ağaçların bazısı meyve veriyor, bazısı vermiyor. Meyve veren ağaç dişidir, meyve vermeyen de erkektir. Başka bir anlam vermek doğru olmaz. Çift anlamına gelen "zevceyn" (زَوْجَيْنِ) kelimesi esas olarak, benzer, birbirinin dengi ve zıddı olanlara verilen isimdir. Bunda da Allahın dengi ve zıddı olamayacağına dair delil vardır. Zevc kelimesinin aslı, benzeri ve zıddı şeklinde mukabili olan kimse demektir. Cenab-ı Hak burada bütün yaratılanları gece ve gündüz, erkek ve dişi gibi benzeri ve zıddı olacak şekilde yarattığını haber vermektedir. Bu da çiftin, faydalanma konusunda tek nesne gibi, bizzat kendileri hakkında ise ayrı ayrı nesneler gibi olduklarını gösterir.

      Geceyi de gündüzün üzerine O bürüyüp örtüyor. Yani gecenin karanlığını gündüzün aydınlığı ile, gündüzün aydınlığını da gecenin karanlığı ile yok ediyor. Yahut birini diğerine elbise gibi giydiriyor. Veyahut gündüzün yaratılanlara görünenleri gece ile örtüyor, gecenin örtüp sakladığı nesneleri de yaratılanlara gündüzün aydınlığı ile gösteriyor. En doğrusunu Allah bilir.

      Düşünen insanlar için şüphesiz bütün bunlarda ibretler vardır. Bütün hu belirtilenlerde, Allahın ayetlerine inatla karşı koyan ve kibirlenen insanlar için değil, fakat Allahın ayetlerini ve kanıtlarını düşünen insanlar için ölümden sonra dirilmenin delili, ince bir yönetimin, ilmin ve hikmetin delili ve Allah'ın birliğinin kanıtı vardır. Düşünen insanlar için şüphesiz bütün bunlarda ibretler vardır mealindeki cümlede Cenab-ı Hak, bunların ancak düşünüp tefekkür eden insanlar için ibret olacağını, fakat -en doğrusunu Allah bilir ya- çaba göstermeyen insanlar için durup dururken ibret olmayacağını söylemektedir. Yahut bu ayetler ancak düşünen insanlara fayda verir, düşünmeyi ve tefekkürü terkeden insanlara faydası olmayacağını belirtmektedir. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Medde (مَدَّ)

        İbn Fâris, bu kelimenin (m-d-d) kök anlamının bir şeyi çekip uzatmak, yaymak, genişletmek ve artırmak olduğunu ifade eder. Mekânsal bir büyüklüğü ve devamlılığı temsil ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "med" eyleminin hem zaman hem de mekân boyutu olduğunu, bu ayette ise yeryüzünün yaşamaya elverişli bir genişlikte serilip döşenmesi anlamında kullanıldığını vurgular. Bu eylemin bir sınırın ötesine doğru yayılmayı ve bir şeyi varlık sahasında sürdürmeyi de içerdiğini ekler. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin burada yeryüzünün jeolojik oluşum süreçlerine ve insanın yerleşebileceği bir satıh haline getirilmesine matuf bir "sergi" metaforu olarak kullanıldığını analiz eder.

        El-Arda (الْأَرْضَ)

        İbn Fâris, (e-r-d) kökünün aşağıda olan, alçakta kalan ve ayak basılan yer anlamına geldiğini belirtir. Her zaman üst kısmın (semâ) zıddı olarak alt tabakayı temsil ettiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "arz" kelimesinin her ne kadar yer küreyi ifade etse de, kelime anlamı itibarıyla "boyun eğen" ve "üzerinde işlem yapılabilen" bir tabiatı olduğunu; bu ayette insanların üzerinde yürümesi, tarım yapması ve hayatını idame ettirmesi için hazırlanan fiziksel zemini temsil ettiğini analiz eder. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin Kur'an kozmolojisindeki yerini inceleyerek, onun sadece bir toprak parçası değil, "gök" ile birlikte yaratılışın iki temel kutbundan birini ve insanın imtihan sahasını oluşturduğunu belirtir.

        Ceale (جَعَلَ)

        İbn Fâris, (c-a-l) kökünün bir şeyi bir halden başka bir hale dönüştürmek, yaratmak veya bir nesne üzerinde yeni bir tasarrufta bulunmak anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ceale" kelimesinin mutlak yoktan var etme olan "halaka" fiilinden farklı olarak, mevcut bir yapıya yeni bir nitelik, vazife veya konum yükleme anlamı taşıdığını savunur. Ayette dağların ve nehirlerin yeryüzüne yerleştirilmesi bağlamında, yeryüzünün ham yapısının düzenlenip belirli bir amaca (denge ve yaşam kaynağı) hizmet eder hale getirilmesi eylemini karşıladığını vurgular.

        Ravâsiye (رَوَاسِيَ)

        İbn Fâris, (r-s-v) kökünün sabit olmak, sarsılmamak ve bir yere kök salıp yerleşmek anlamında olduğunu belirtir. Geminin limana yanaşıp sabitlenmesi (liman/iskele) için de aynı kökün kullanıldığını hatırlatır. Râgıb el-İsfahânî, "ravâsî" kelimesini yeryüzünün sarsılmasını engelleyen, ağır ve yerinden oynamayan "ulu dağlar" olarak tanımlar. Bu kelimenin sadece fiziksel bir kütleyi değil, aynı zamanda o kütlenin fonksiyonel olan "dengeleyici" vasfını da taşıdığını ifade eder. Angelika Neuwirth, bu terimin Kur'an kozmolojisinde yeryüzünün istikrarını sağlayan mimari bir unsur olarak geçtiğini, evrenin bir çadır gibi kurgulandığı tasvirlerde zemini sabitleyen "kazıklar" ile eşdeğer bir işlev gördüğünü analiz eder.

        Enhâra (أَنْهَارًا)

        İbn Fâris, (n-h-r) kökünün genişlik ve akışkanlık ifade ettiğini belirtir. Gündüz (nehâr) kelimesiyle kök birliği olduğunu, zira her ikisinin de bir nevi "açıklık" ve "yayılma" barındırdığını söyler. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin suyun yeryüzünde açtığı yatak ve bu yatakta sürekli akan büyük su kütlesi için kullanıldığını ifade eder. Ayette dağlarla birlikte anılmasının, dağların su mahzeni olma vasfı ile nehirlerin bu suyu taşıma vasfı arasındaki ekolojik bütünlüğe işaret ettiğini vurgular.

        Es-Semerâti (الثَّمَرَاتِ)

        İbn Fâris, (s-m-r) kökünün bir şeyin ortaya çıkan ürünü, sonucu ve elde edilen faydası anlamlarına geldiğini belirtir. Ağacın meyvesine, o ağacın yaşam döngüsünün "sonucu" olduğu için bu ismin verildiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin sadece ağaçtan toplanan gıdalarla sınırlı olmadığını, her türlü çabanın ve oluşumun olgunlaşmış nihai verimi anlamında kullanıldığını, ayette ise yeryüzündeki bitkisel çeşitliliğin ve rızkın somut birer karşılığı olarak zikredildiğini analiz eder.

        Zevceyni (زَوْجَيْنِ)

        İbn Fâris, (z-v-c) kökünün bir bütünün parçası olan, diğerine benzeyen veya onunla birleşen her bir unsuru ifade ettiğini belirtir. Tek olanın zıddıdır. Râgıb el-İsfahânî, "zevc" kavramının sadece biyolojik cinsiyet için değil, birbirini tamamlayan her türlü ikili yapı (tatlı-ekşi, sıcak-soğuk) için kullanılabileceğini, bu ayette meyvelerin tür ve nitelik bakımından ikili eşler halinde yaratıldığına dikkat çektiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, Kur'an'daki "zevc" kavramını ontolojik bir yasa olarak görür. Ona göre evrendeki her şey "çift" yaratılarak kendi noksanlığına ve bir eşe olan ihtiyacına işaret eder; bu durum mutlak "tek" (vâhid) olan yaratıcı ile yaratılan arasındaki en temel farkı ortaya koyar.

        Yugşî (يُغْشِي)

        İbn Fâris, (g-s-y) kökünün bir şeyi tamamen örtmek, kaplamak, bürümek ve gizlemek anlamına geldiğini ifade eder. Bir örtünün nesneyi tamamen sarması (gaşiye) gibidir. Râgıb el-İsfahânî, gecenin gündüzü örtmesinin, ışığın tamamen gizlenip karanlığın her yeri kaplaması eylemini anlattığını belirtir. Bu kelimenin sadece fiziksel bir karanlığı değil, bir durumun (gece) diğer bir durumu (gündüz) tamamen bastırıp hükmü altına alması şeklindeki periyodik döngüyü temsil ettiğini vurgular.

        Âyât (آيَاتٌ)

        İbn Fâris, (e-y-y) kökünden gelen bu kelimenin işaret, alamet ve insanı bir hedefe yönelten açık delil olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimeyi duyularla algılanan bir şeyin, akıl yoluyla algılanan gizli bir gerçeğe (Allah'ın varlığına) rehberlik etmesi olarak tanımlar. Bu ayette yeryüzü, dağlar, meyveler ve gece-gündüz döngüsünün her birinin birer "ayet" olarak sunulması, bunların kendi başlarına birer amaç değil, yaratıcıyı tanıtan birer "sembolik dil" olduğunu gösterir. Angelika Neuwirth, Kur'an'ın bu doğal fenomenleri "ayet" olarak isimlendirmesinin, muhatabı doğaya teolojik bir gözle bakmaya davet eden retorik bir yöntem olduğunu analiz eder.

        Yetefekkerûn (يَتَفَكَّRُونَ)

        İbn Fâris, (f-k-r) kökünün bir konuyu derinlemesine incelemek, kalbin ve zihnin bir şeyi evirip çevirerek aslına ulaşmaya çalışması olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "tefekkür" eylemini, insanın sahip olduğu mevcut bilgilerini (doğa gözlemini) kullanarak, henüz ulaşamadığı gizli bilgilere (marifetullah) varması için yürüttüğü zihinsel bir faaliyet olarak tanımlar. Toshihiko Izutsu, bu kelimeyi Kur'an'ın bilgi felsefesinin kalbi olarak görür. Ona göre tefekkür, eşyanın dış görünüşünde takılıp kalmayıp, o görüntünün arkasındaki ilahi iradeyi kavrama çabasıdır. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu eylemin Kur'an'da "kavim" (topluluk) vurgusuyla verilmesinin, düşünmenin sadece bireysel bir edim değil, toplumsal bir bilinç ve medeniyet inşası için gerekli olan kolektif bir akıl yürütme biçimi olduğunu analiz eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X