Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Nûr Sûresi, 63. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Nûr Sûresi, 63. Ayet

    لَا تَجْعَلُوا دُعَٓاءَ الرَّسُولِ بَيْنَكُمْ كَدُعَٓاءِ بَعْضِكُمْ بَعْضاًۜ قَدْ يَعْلَمُ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ يَتَسَلَّلُونَ مِنْكُمْ لِوَاذاًۚ فَلْيَحْذَرِ الَّذ۪ينَ يُخَالِفُونَ عَنْ اَمْرِه۪ٓ اَنْ تُص۪يبَهُمْ فِتْنَةٌ اَوْ يُص۪يبَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Lâ tec’alû du’âe-rrasûli beynekum kedu’â-i ba’dikum ba’dâ(an)(c) kad ya’lemu(A)llâhu-lleżîne yetesellelûne minkum livâżâ(en)(c) felyahżeri-lleżîne yuḣâlifûne ‘an emrihi en tusîbehum fitnetun ev yusîbehum ‘ażâbun elîm(un)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Resûlün çağrısını aranızda, birinizin diğerini çağırması gibi görmeyin. Aranızdan gizlice sıvışıp gidenleri Allah elbette bilir. Onun emrine aykırı davrananlar başlarına ya bir belânın gelmesinden yahut can yakan bir cezaya çarpılmaktan korksunlar!

      Resûlün çağrısını aranızda, birinizin diğerini çağırması gibi görmeyin. Bu beyanın iki şekilde yorumlanması muhtemeldir: Birincisi, Resûlullah’ın (s.a.) size yaptığı çağrıyı, birinizin diğerinize olan çağrısı gibi görmeyin; bazan olur icabet edersiniz, bazan olur kulak asmazsınız. Aynen içinizden birinin diğerini çağırdığı zaman bazan icabet edip bazan aldırmaması gibi. Aksine Resûlullah’ın (s.a.) yaptığı her davette ve içinde bulunduğunuz her halde ona icabet ediniz.

      İkincisi Resûlullah’ı çağırdığınız zaman, içinizden birinin diğerini çağırdığı gibi “Bre falan! Bre Filan!” diye çağırmayın. Aksine onun sizin gibi biri değil, aksine aranızdan seçilmiş bir elçi olduğuna imanınız doğrultusunda onu kendisine ait olan isimlerle çağırın: “Yâ Resûlallahl Ya Nebiyyallah!” gibi. Buna göre çağrıda ve icabette ona saygı göstermek için, şanını ve faziletini yüceltmek için ona karşı ayrıcalıklı davranın. Bu bir başka ilâhı beyanda sözü edilen husustur: “Ey iman edenler! Seslerinizi peygamberin sesinden fazla çıkarmayın, birbirinize bağırdığınız gibi ona bağırmayın!”.

      Aranızdan gizlice sıvışıp gidenleri Allah elbette bilir. Bazıları bu beyan hakkında şöyle dediler: Münafıklar bir toplantı halinde oldukları ve Hz. Peygamberden (s.a.) kendilerinin rezilliklerini, kötülüklerini, kusurlarını duyduklarında, duyduklarından hoşlanmamaları sebebiyle birbirlerini siper edinirler. Bazıları da şöyle demiştir: Bu âyet kendisinden izin istemeksizin Hz. Peygamber’in yanından sıvışarak çıkan münafıklar hakkında inmiştir. "Livâzen” (لِوَاذًا), yani bir şeyin arkasına saklanırlar, birbirlerinin ardına gizlenir, birbirlerini siper edinirler ve sıvışırlar.

      Onun emrine aykırı davrananlar... korksunlar! Bu beyan şu ihtimali içerir: “Yuhâlifûne an emrihî” (يُخَالِفُونَ عَنْ أَمْرِهِ) cümlesi "yuhâlifûne emrahû” (يُخَالِفُونَ أَمْرَهُ) anlamındadır. “An” (عَنْ) harfi zâiddir (sıla). “Yuhâlifûne an emrihî” (يُخَالِفُونَ عَنْ أَمْرِهِ) belirtildiği şekilde zahirî anlamı üzere olması da caizdir. Eğer böyle ise o takdirde sanki şöyle demiştir: Onun emrine aykırı davrananlar, yani onun emrinden sapıyorlar ve yan çiziyorlar. Tıpkı şu beyanda olduğu gibi: “Onlardan kim buyruğumuzdan sapsa, ona yakıcı ateşin azabını tattırırdık”.

      Başlarına ya bir belânın gelm esinden... Burada “fitne” kelimesinden maksat inkârcılık olabileceği gibi dünyada iken savaş ve işkence de olabilir. Yahut âhirette can yakan bir cezaya çarpılmaktan korksunlar! En doğrusunu Allah bilir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Tec'alû (تَجْعَلُوا)

        Kelimenin kökü cim-ayn-lam (ج ع ل) harfleridir. Etimolojik olarak bir şeyi yapmak, kılmak, bir durumu başka bir duruma dönüştürmek, varsaymak ve yeni bir statü vermek anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, Mekâyisü'l-Luğa eserinde bu kökün temel manasının "bir şeye yeni bir form kazandırmak veya onu belirli bir statüde var etmek" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât sözlüğünde "ce'l" eylemini, bir varlığa fiziksel, zihinsel veya hukuki olarak yeni bir hüküm ve vasıf yüklemek olarak tahlil eder. "Kılmayın" (lâ tec'alû) emri, müminlerin zihinlerinde Peygamber'in statüsünü sıradanlaştıran o tehlikeli zihniyet dönüşümünü etimolojik olarak yasaklar.

        Du'âe (دُعَاءَ)

        Kelimenin kökü dal-ayn-vav (د ع و) harfleridir. Çağırmak, seslenmek, davet etmek, hitap etmek ve talepte bulunmak anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, bu kökün "ses ve nida ile bir kimseyi veya nesneyi kendine doğru çekmek, yönlendirmek" manasını taşıdığını belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Ahlaki Kavramlar eserinde bu kelimenin sosyolojik zeminini inceler. Cahiliye döneminde Araplar birbirlerine isimleriyle veya kaba lakaplarıyla gelişi güzel "seslenirlerdi" (du'â). Kur'an, Peygamber'in davetini ve ona yapılan hitabı bu sıradan, kabilevi ve laubali sesleniş biçiminden kesin çizgilerle ayırır. Onun "duası" (çağrısı), ontolojik ve bağlayıcı bir otorite taşır.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin siyasi bağlamını tahlil eder. Peygamber'in çağrısını kendi aralarındaki sıradan bir çağrı gibi "kılmak" (tec'alû), Medine'deki hukuki ve siyasi otoriteyi hafife almaktır. Liderin çağrısı, vatandaşların birbirlerine olan çağrısıyla bir tutulamaz; zira onun nidası ilahi yasanın vücut bulmuş halidir.

        Er-Resûli (الرَّسُولِ)

        Kelimenin kökü ra-sin-lam (ر س ل) harfleridir. Bir mesajla gönderilen, elçi, peş peşe ve sükûnetle iletilen mesajın taşıyıcısı anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde "bir şeyi serbest bırakmak, kolaylık ve yumuşaklıkla göndermek" fikrinin yattığını belirtir.

        Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an eserinde bu kökün Sami dilleri havzasındaki (Süryanice ve Aramice) "elçi/gönderilen" kavramıyla olan akrabalığını inceler. Kelime, sıradan bir postacıdan ziyade, kendisini gönderen mutlak otoritenin (Allah'ın) tüm yetkilerini üzerinde taşıyan kurumsal bir temsilciyi ifade eder.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin "taşıyıcı" ve "temsil" gücüne odaklanır. Peygamber'e isimiyle değil de "Resul" sıfatıyla hitap edilmesinin zorunluluğu, onun şahsından ziyade omuzlarında taşıdığı "mutlak iradeye" (vahye) duyulması gereken felsefi ve ontolojik saygının bir tezahürüdür.

        Yetesellelûne (يَتَسَلَّلُونَ)

        Kelimenin kökü sin-lam-lam (س ل ل) harfleridir. Etimolojik olarak usulca çekilmek, kılıcı kınından yavaşça ve pürüzsüzce sıyırmak, gizlice sıvıvşmak ve hissettirmeden bir yerden ayrılmak anlamlarına gelir. Tefa'ul babındadır.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir şeyi bulunduğu yerden, hiçbir ses çıkarmadan, nazikçe ve gizlice çekip çıkarmak" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "tesellül" eylemini, kişinin kendi bedenini bir topluluğun (cemaatin) içinden, başkalarına fark ettirmeden gizlice "çekip alarak" kaçması olarak tanımlar.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin fonetik ve morfolojik yapısının edebi gücünü analiz eder. Ayetteki "yetesellelûne" fiili, art arda gelen 'sin' ve şeddeli 'lam' harfleriyle; münafıkların o sinsi, korkak ve parmak uçlarında yavaş yavaş arka sıralardan "sıvışma" eylemini adeta görselleştirir ve işitsel bir tabloya dönüştürür. Kelimenin sesi, eylemin sinsiliğiyle kusursuzca örtüşür.

        Livâzen (لِوَاذًا)

        Kelimenin kökü lam-vav-zel (ل و ذ) harfleridir. Birinin veya bir şeyin arkasına saklanarak siper almak, gizlenmek, korunmak ve kaçmak için bir nesneyi kalkan yapmak anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, bu kökün "bir şeye sığınmak, onun gölgesinde veya arkasında tehlikeden korunarak saklanmak" manasını taşıdığını belirtir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimeyi münafıkların sosyolojik ve psikolojik bir tasviri olarak okur. Münafıklar, Peygamber'in kamusal çağrısına doğrudan, yüz yüze itiraz edecek cesarete sahip değillerdir. Bu yüzden bedenlerini diğer insanların kalabalığına siper ederek (livâzen), onların arkasına "saklana saklana" kamusal alandan kaçarlar. "Tesellül" (sıvışma) ve "livâz" (siper alma) kelimelerinin yan yana gelişi, nifakın o onursuz ve korkak karakterinin etimolojik anatomisidir.

        Felyahzer (فَلْيَحْذَرِ)

        Kelimenin kökü ha-zel-ra (ح ذ ر) harfleridir. Sakınmak, tehlikeye karşı uyanık olmak, korkarak tedbir almak, çekinmek ve teyakkuz halinde olmak anlamlarına gelir. Emir kipidir.

        İbn Fâris, bu kökün "insanın kendisine zarar verecek veya acı çektirecek bir şeye karşı sürekli teyakkuzda ve korunma halinde olması" manasına geldiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "hazer" kavramını, beklenen ve vuku bulması muhtemel bir tehlikeden dolayı kalpte oluşan ihtiyat, endişe ve korunma güdüsü olarak tanımlar. Ayetteki "sakınsınlar" (felyahzer) emri, sıvışıp kaçanlara yönelik keskin ve ilahi bir tehdidin başlangıç zilidir.

        Yuhâlifûne (يُخَالِفُونَ)

        Kelimenin kökü hı-lam-fe (خ ل ف) harfleridir. Etimolojik olarak birinin ardından gelmek, arkada kalmak, zıt gitmek, muhalefet etmek ve farklı bir yol tutmak anlamlarına gelir. Mufâale babındadır.

        İbn Fâris, bu kökün "birinin durduğu veya gittiği yönün tam tersi bir pozisyon almak, uyumsuzluk göstermek" manasını taşıdığını belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Ahlaki Kavramlar eserinde "muhalefet" eylemini itaatin (tâat) ontolojik zıddı olarak inceler. İtaat gönüllü bir boyun eğiş iken, "yuhâlifûne" (muhalefet edenler), otoritenin emrine karşı pasif bir tembellik değil, aktif bir direniş ve hiyerarşik bir başkaldırı sergileyenlerdir.

        Emrihî (أَمْرِهِ)

        Kelimenin kökü elif-mim-ra (أ م ر) harfleridir. Emir, buyruk, iş, durum, nizam, talimat ve bir yetkiyi kullanmak anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "üstün ve yetkili bir makamdan, daha alt bir makama yönelik kesin bir talebin (hükmün) yükseltilmesi" olduğunu belirtir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, fıkhi ve kelami bağlamda Peygamber'in "emri" kavramını açıklar. Buradaki "emir", sadece ahlaki tavsiyeler veya manevi öğütler değildir. O, bağlayıcı hukuki ve siyasi kararları da kapsayan mutlak şer'i otoritedir. Bu "emre" muhalefet etmek, bizzat ilahi yasama (teşri) gücüne savaş açmaktır.

        Fitnetun (فِتْنَةٌ)

        Kelimenin kökü fe-te-nun (ف ت ن) harfleridir. Etimolojik olarak altını ateşe atıp saflığını test etmek, imtihan, bela, kaos, azap, toplumsal kargaşa ve sarsıntı anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "değerli madeni (altın veya gümüşü) posasından ayırmak ve kalitesini ölçmek için ateşte yakarak eritmek" olduğunu ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "fitne" kavramını, insanın zorluklar, acılar veya belalarla test edilerek içyüzünün (altın gibi) ortaya çıkarılması süreci olarak tanımlar.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin siyasi ve sosyolojik boyutunu tahlil eder. Siyasi otoriteye (Peygambere) ve onun "emrine" muhalefet etmenin dünyevi sonucu olarak başa gelecek olan "fitne"; sadece bireysel bir vicdan azabı değil, toplumun sosyal dokusunu ateşe veren, birliği parçalayan bir iç savaş, kargaşa ve şiddetli bir yozlaşma (kaos) halidir. Altın ateşte nasıl erirse, toplum da itaatsizliğin getirdiği bu kaosta öyle erir.

        Elîmun (أَلِيمٌ)

        Kelimenin kökü elif-lam-mim (أ ل م) harfleridir. Acı veren, şiddetli ıstırap, can yakıcı ve sızı anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, bu kökün "fiziksel veya ruhsal olarak bedene nüfuz eden, tahammülü zor şiddetli sızı" manasını taşıdığını belirtir.

        Angelika Neuwirth, ayetin kapanışındaki bu sıfatın eskatolojik (ahirete dair) tehdit gücünü analiz eder. "Ya bir fitne (dünyevi kaos) ya da can yakıcı bir azap" (azâbun elîm) ikilemi, Peygamber'in emrine itaatsizliğin bedelini hem dünya hem de ahiret düzlemine taşır. "Elîm" kelimesi, dünyada arka sıralardan sıvışarak (tesellül) kurtulduklarını sananların, ahirette bedenlerine nüfuz edecek o kaçınılmaz ontolojik ıstırabı resmeden kesin bir edebi ve ilahi hükümdür.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X