Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Nûr Sûresi, 61. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Nûr Sûresi, 61. Ayet

    لَيْسَ عَلَى الْاَعْمٰى حَرَجٌ وَلَا عَلَى الْاَعْرَجِ حَرَجٌ وَلَا عَلَى الْمَر۪يضِ حَرَجٌ وَلَا عَلٰٓى اَنْفُسِكُمْ اَنْ تَأْكُلُوا مِنْ بُيُوتِكُمْ اَوْ بُيُوتِ اٰبَٓائِكُمْ اَوْ بُيُوتِ اُمَّهَاتِكُمْ اَوْ بُيُوتِ اِخْوَانِكُمْ اَوْ بُيُوتِ اَخَوَاتِكُمْ اَوْ بُيُوتِ اَعْمَامِكُمْ اَوْ بُيُوتِ عَمَّاتِكُمْ اَوْ بُيُوتِ اَخْوَالِكُمْ اَوْ بُيُوتِ خَالَاتِكُمْ اَوْ مَا مَلَكْتُمْ مَفَاتِحَهُٓ اَوْ صَد۪يقِكُمْۜ لَيْسَ عَلَيْكُمْ جُنَاحٌ اَنْ تَأْكُلُوا جَم۪يعاً اَوْ اَشْتَاتاًۜ فَاِذَا دَخَلْتُمْ بُيُوتاً فَسَلِّمُوا عَلٰٓى اَنْفُسِكُمْ تَحِيَّةً مِنْ عِنْدِ اللّٰهِ مُبَارَكَةً طَيِّبَةًۜ كَذٰلِكَ يُبَيِّنُ اللّٰهُ لَكُمُ الْاٰيَاتِ لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ۟​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Leyse ‘alâ-l-a’mâ haracun velâ ‘alâ-l-a’raci haracun velâ ‘alâ-lmerîdi haracun velâ ‘alâ enfusikum en te/kulû min buyûtikum ev buyûti âbâ-ikum ev buyûti ummehâtikum ev buyûti iḣvânikum ev buyûti eḣavâtikum ev buyûti a’mâmikum ev buyûti ‘ammâtikum ev buyûti aḣvâlikum ev buyûti ḣâlâtikum ev mâ melektum mefâtihahu ev sadîkikum(c) leyse ‘aleykum cunâhun en te/kulû cemî’an ev eştâtâ(en)(c) fe-iżâ deḣaltum buyûten fesellimû ‘alâ enfusikum tahiyyeten min ‘indi(A)llâhi mubâraketen tayyibe(ten)(c) keżâlike yubeyyinu(A)llâhu lekumu-l-âyâti le’allekum ta’kilûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Gözleri görmeyen için bir sakınca yoktur, topal için bir sakınca yoktur, hasta için de bir sakınca yoktur. Sizin için de kendi evlerinizden, babalarınızın evlerinden, annelerinizin evlerinden, erkek kardeşlerinizin evlerinden, kız kardeşlerinizin evlerinden, amcalarınızın evlerinden, halalarınızın evlerinden, dayılarınızın evlerinden, teyzelerinizin evlerinden, anahtarı elinizde bulunan evlerden ve arkadaşınızdan yiyip içmenizde bir sakınca yoktur. Birlikte veya ayrı ayrı yemenizde sizin için bir günah yoktur. Evlere girdiğinizde, Allah katından mübarek ve güzel bir selâmlama ile kendinize selâm verin. Düşünesiniz diye Allah size âyetlerini işte böyle açıklıyor.

      Eve Giriş İçin İzin Konusunda Ruhsat ve Girişte Selâm Verme

      Gözleri görmeyen için bir sakınca yoktur, topal için bir sakınca yoktur, hasta için de bir sakınca yoktur. Bu beyanın tefsiri konusunda ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle demiştir: Sağlıklı kişi görme özürlü, topal ve hasta ile birlikte yemek yemeyi, onlara acıması sebebiyle istemiyor, bundan sıkıntı duyuyor ve şöyle diyordu: O, yemeğin iyisini göremiyor, belki de iyi olmayan yerinden yiyor, ben ise iyi kısmını yiyorum. Şöyle diyordu: Topal, oturduğu zaman doğru dürüst oturamıyor ve dolayısıyla benim uzandığıma o uzanamıyor. Hasta olan ise sağlıklı kişinin yediği gibi yiyemiyor. Keza kişi babasının evinden, annesinin evinden orada olmadıkları zaman yiyemiyordu. Aynı şekilde âyette sözü edilen kimselerin evinde de onlar olmadıkça yemiyordu. Dostla bu sayılan kişilerin durumu da öyle idi. Bunun üzerine Allah bütün bunlarda ruhsat olmak üzere bu âyeti indirdi.

      Bazıları şöyle dedi: Bu engelliler, körler, topallar, hastalar ve onlardan ihtiyaç sahibi olanlar var ya bunları kişi evine davet ediyor ve onları ağırlıyordu. Evinde onlar için yemek ya da yiyebilecekleri bir şey bulamadığı zaman onları babalarının ve onlarla birlikte âyette sayılan kimselerin evlerine götürüyorlardı. Götürülenler bundan hoşlanmıyorlardı. Yani davet edilmeksizin ve daha Önceden verilmiş bir izin olmaksızın götürüldükleri başkalarına ait bu evlerde karınlarını doyurmaktan sıkıntı duyuyorlardı. Bunun üzerine Allah, onlara bunu mübah kılmak üzere ruhsat olarak bu âyeti indirdi ve onlara bu sayılan yerlerde buldukları yiyeceği helâl kıldı. Bazıları şöyle dedi: Kör, topal, hasta ve kendilerinde engellilik bulunan (engelliler) şu kimseler sağlıklı kimselerle birlikte yemek yemekten, isteyerek yemeyecekleri ve kendilerinden tiksinti duyabilecekleri endişesiyle sıkıntı duyuyorlardı. Topal şöyle diyordu: Ben insanlarla birlikte yemeyi arzu etmiyorum, çünkü ben sofrada iki kişilik yer kaplıyorum ve onlara sıkmtı veriyorum. Kör şöyle diyordu: Ben onların yemeklerini ifsat ediyorum. Aynı şekilde hasta da benzer şeyler söylüyordu. Bunun üzerine yüce Allah bu konuda ruhsat indirdi ve onların sağlıklı kimselerle birlikte yemek yemelerinde herhangi bir günah olmayacağmı bildirdi. Onlara şöyle demiş oluyordu: Onların vazifesi, içinde bulunduğunuz engellilik hali sebebiyle size merhamet etmeleri ve başınızdaki bu sıkıntının kaldırılması için dua etmeleridir, yoksa sizinle birlikte yemekten isteksiz olmaları ya da tiksinti duymaları değil.

      Bazıları şöyle dedi: Varlıklı kimse yoksul ve engelli kimsenin yanına giderdi, o da onu yemeğine davet ederdi. Varlıklı olanı şöyle derdi: Vallahi gerçekten ben varlıklı biri ve sen de fakir iken senin yemeğini yemeyi günah görüyor ve bundan sıkıntı duyuyorum. Bunun üzerine Allah bu konuda Sizin için de günah yoktur meâlindeki âyeti indirdi.

      Bazıları da şöyle dedi: Bu âyet cihat yapanlar içindi. Kişi cihada çıkıyor diğerini de malını, ailesini koruması ve onların işlerini görmesi için evinde halef bırakıyordu. Arkada kalan kişi, günah sayıyor ve önceden bir izin olmadığı için onun ne malından ne de yiyeceğinden hiçbir şey yemiyordu. Bunun üzerine Allah bu âyeti ruhsat olmak ve onun yemesini mübah kılmak üzere indirdi. Tefsir ve tevil ehlinin izah ve yorumları bunlardan ibarettir.

      Bizce âyetin en uygun olan yorumu onların açıklamalarından farklıdır. Gözleri görmeyen için bir sakınca yoktur, topal için bir sakınca yoktur, hasta için de bir sakınca yoktur meâlindeki âyetin mânası şudur: Bu sayılan kimselerin babalarının yahut annelerinin evlerinde yahut erkek kardeşlermin evlerinde yahut kızkardeşlerinin evlerinde yahut amcalarının evlerinde... yahut teyzelerinin evlerinde yemelerinde bir günah yoktur. Çünkü onlar haksız yere değil hakları olduğu için yemektedirler. Çünkü engelli olan kimsenin burada sayılan kimselerden babaların, annelerin ve yakın akrabaların mallarından yemeleri haklarıdır. Çünkü onlar için mallarında nafaka takdir edilir. Bu âyet bu haliyle onların mallarında nafaka yükümlülüğünün vacip olduğuna işaret eder. Sizin için de kendi evlerinizden... yahut anahtan elinizde bulunan evlerden ve arkadaşmızdan yiyip içmenizde bir salonca yoktur meâlindeki âyetin mânası şudur: Yani kendi evlerinizden yahut anahtarına sahip olduğunuz evlerden yahut arkadaşınızın evlerinden yemenizde size bir günah yoktur. Çünkü kişinin kendi malından yahut arkadaşının evinden mazeret halinde yemesi, sağlıklı ve esenlik halinde iken yiyememesi gibi bir durum olmaz. Aksine her durumda kendisine mübah olur. Bu da gösteriyor ki bizim sözünü ettiğimiz yorum daha uygundur. Buna göre engelli olanların, yakınlarının mallarından alması nafaka hakkı olarak kendi hakkına yorulur, engelli olmayanın malından ve arkadaşının malından yemesi ise mülkiyet ve dostluk hakbna yorulur. Çünkü engellilik, aralarındaki dostluğu kaldırır, aynı şekilde dostun malından nafakanın vacip olması da dostluğu kaldırır. Aynı durum akrabalığı kaldırmaz ve yakınlık bağı yok olmaz.

      Sizin için de kendi evlerinizden... yiyip içmenizde bir sakınca yoktur. Bu beyan hakkında bazıları “Çocuklarınızın evlerinden” demiştir. Bazıları da “Eşlerinin ve kadınlarının evlerinden” yorumunu yapmıştır. Bazıları “Kendi evlerinden” demiştir. Şöyle ki kişi kendi evinde bir yiyecek bulması halinde onu yemesinde bir sakınca yoktur. Aynı şekilde kişinin karısının evinde yemesinde de bir sakınca yoktur. Çünkü âyette çocuğun evi ve karının evi işaret ve açıklama yoluyla belirtilmemiştir. Dolayısıyla Sizin için de kendi evlerinizden... yiyip içmenizde meâlindeki beyanda onların kastedildiği anlaşılır.

      Yahut anahtarı elinizde bulunan evlerden, yani kileri. Bu beyanın kölelerle ilgili olması muhtemeldir. Çünkü efendi kölenin malına da sahip olur. Vekil ya da kâhya (kilerci) olması da mümkündür. Onlar da efendinin izni olmadan yemeğinden ve katığından yiyebilir. Yahut anahtarı elinizde bulunan evlerden maksadın kilerin sahibi ve maliki olarak bizzat efendinin kendisinin olması da mümkündür.

      Sonra sözü edilen kimselerin evlerinde bahsettiğimiz anlamda “yeme’den bahsetti. Sözü edilen engellilere bahsettiğimiz yakın akrabaların mallarından nafaka takdirinin gerekliliğine istidlalde bulunduğumuz üzere bu iki şekilde izah edilebilir: Birinci husus evlerin belirtilmesidir. Çünkü onlar engelli olunca onlara nafaka ile birlikte konaklama hakkının da gerekli kılınması icab eder. Evlerin belirtilmesi onların içinde olmaları ve sahipleriyle birlikte oturuyor olmaları hasebiyledir. İkincisi, onların evlerinde yemek yemelerinden bahsedilmesi yemek yemeden, almanın kastedilmediğinin anlaşılması içindir. Çünkü birçok âyette yemek fiili, yani “eki” (الْأَكْل) kelimesi belirtilmiş ve onunla “almak” anlamı kastedilmiştir. Şöyle ki: “Ey İman edenler! Mallarınızı aranızda haksızlıkla yemeyin,” "Yetimlerin mallarını haksız olarak yiyenler..”, “Faiz yemeyin” gibi. Bu âyetlerde geçen “eki” (الْأَكْل) fiilinden kastedilen mâna bizzat yemek değil “almak”tır. Burada “onların evlerinden yemek yemek”ten bahsetti ki diğer âyetlerde olduğu gibi “almak” mânası anlaşılmasın. Müfessirlerin yorumuna göre evlerin belirtilmesi doğru ve açıktır. Çünkü sözü edilen yemek yemeyi ve ondan almayı bir hak mukabilinde yemek ve almak olarak görmemektedirler.

      Birlikte veya ayrı ayrı yemenizde sizin için bir günah yoktur. Bazdan şöyle dedi: Bu belirtildi, çünkü birtakım insanlar vardı kİ onlar tek başlarına yemezlerdi ve bunu ahlâkî bulmazlardı. Beraberlerinde bir başkası bulunmadıkça tek başlarına yemekten sıkıntı duyarlardı. Yüce Allah onlara bu konuda ruhsat getirdi ve onlardan sıkıntıyı giderdi. Ve Birlikte veya ayrı ayrı yemenizde sizin için bir günah yoktur buyurdu. Bu beyan şöyle de yorumlanmıştır: Onlar birtakım insanları misafir ettiler ancak evlerinde yiyecek hiçbir şey bulamadılar. Onları bu sayılanların evlerine götürdüler. Ancak götürülen misafirler o evlerde, sahipleri orada hazır olmaksızın yemekten sıkıntı duydular. Allah onlara bu konuda ruhsat getirdi. Şöyle bir yorum da yapılmıştır: O, körler ve diğer sayılanlarla birlikte, onlara şefkat ve merhametlerinden dolayı yemekten sıkıntı duyuyorlardı. Çünkü onlar yemeğin iyi kısmını göremiyor, sağlıklı bir kimsenin yediği gibi yiyemiyorlardı. Allah işte bu sıkıntıyı onlardan giderdi ve bu konuda onlara ruhsat verdi. Şöyle diyenler de olmuştur: Onlar isteksizlik gösterme ve tiksinti duyma endişesiyle birlikte yemekten sıkıntı duyuyorlardı. Onlarla birlikte yemeleri teşvik ediliyor ve bundan tiksinti duymanın terki isteniyordu. Birinci yoruma dair delil Hz. Peygamber’in ashabı hakkında anlatılan şu hadistir: Muhammed b. Ali’den rivayet edildiğine göre, Hz. Peygamber’in (s.a.) ashabı, kendilerinin ellerindeki dinar ve dirhemlere müslüman kardeşlerinden daha çok hak sahibi olduklarını görmezlerdi. Hz, Peygamber (s.a.) şöyle buyurdu: “İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelir ki dinar ve dirhem kişiye müslüman kardeşinden daha sevimli gelir”. İbn Ömer’in şöyle dediği nakledilir: “Bize öğretildiğini gördüm ki müslüman kişi dinar ve dirhemine müslüman kardeşinden daha çok hak sahibi değildi".

      Evlere girdiğinizde, Allah katından mübarek ve güzel bir selâmlama ile kendinize selâm verin. Kendinize selâm verin Bu beyanın birbirinize selâm verin mânasına gelmiş olması muhtemeldir. Bütün müslümaları birbirlerine nispetle sanki kendileri gibi kıldı. “Kendinizi öldürmeyin”, yani birbirinizi öldürmeyin meâlindeki âyette olduğu gibi. “Sonra işte şimdi sizler birbirinizi öldürüyorsunuz; içinizden bir kesimi yurtlarından sürüyorsunuz”. Benzeri başka âyetler de vardır. Onların birbirlerine karşı olan durumlarını sanki kendileri gibi saydı. Çünkü onlar tek bir vücut gibi, birbirlerinin acısından ıstırap duyarlar, biri diğerinin üzüntüsü ile hüzünlenir. Birbirlerinin sevinci ile sevinirler. Onlar hepsi tek bir varlık gibi, hepsi tek bir can gibidirler. O yüzden birbirlerine verdikleri selâmı, tek bir selâmlama yaptı.

      Bir başka yorum yapmak da mümkündür. Şöyle ki: Onlar birbirlerine selâm verdikleri zaman karşıdaki kişi aynı selâm ile mukabele eder. Bu şekliyle o bizzat kendisine selâm vermiş gibi olur. Aynı şekilde "Kendinizi Öldürmeyin” mealindeki âyette de durum aynıdır. Yani hiç kimse bir başkasını öldürüp de kendisi de öldürülmesin. Aksi takdirde kendi kendisinin katili olur. Zira kendisi Öldürmemiş olsaydı kendi de öldürülmeyecekti. “Mallarınızı aranızda haksızlıkla yemeyin!” meâlindeki âyet de aynı şekildedir. Şöyle ki kişi başkasının malım rızası olmaksızın yerse onu tazmin eder. Tazmin edince de sanki kendi malını haksız olarak yemiş gibi olur.

      Selâm ile kendilerine selâm verilmesini murad etmiş de olabilir. Yani herkes hiç kimse olmasa bile kendisine selâm verir. îbn Abbâs'tan da aynı mahiyette bir söz rivayet edilmiştir. O mescitleri kastederek: "Oraya girdiğin zaman ‘Selâm üzerimize ve Allah’ın salih kulları üzerine olsun!’ de!” demiştir. Hz. Peygamber’e nispet edilen haberler de bu minval üzere rivayet edilmiştir. “Kim bir eve yahut mescide girer ve orada kimse olmazsa şöyle desin: Selâm Rabbimizden bizim üzerimize olsun. Ve selâm Allah’ın salih kullan üzerine olsun!” Buna göre "Kendinizi öldürmeyin” meâlindeki âyetin mânası kendinize gerekli harcamaları yapmayarak ya da bİr başka yolla kendinizi öldürmeyin, demektir. “Enfıüs” (أَنْفُسَ) kelimesinden maksadın aileniz olması da mümkündür. Yani “ailenize selâm verin!” Bu yorum en uygun olanıdır.

      Ayrıca “selâm” (سَلَامًا) kelimesi üzerinde de ihtilaf edilmiştir. Bazıları şöyle demişlerdir: Selâm, “selâmet” yani esenlik kelimesin dendir. Yani her türlü âfetten ve sıkıntıdan esenlik senin üzerine olsun, anlammdadır. Bazdan da; “Selâm” Allah’ın (güzel) isimlerinden biridir. Tevili de şöyledir; Anüdığında hiçbir şeyin zarar vermeyeceği, hiçbir sıkıntmm sana erişemeyeceği Allah’ın ismi senin üzerinde olsun. Tıpkı şu ilâhı beyanda olduğu gibi: "Anıldığında yerde gökte hiçbir şeyin zarar veremeyeceği Allah’ın ismi ile..”.

      Allah katından m übarek ve güzel bir selâm lam a ile. Selâmlama, sanki keramet ve saygınlık demektir. Sanki Allah şöyle demiş olmaktadır: Allah katından saygınlıkla... “Mübâreke” (مُبَارَكَةً) kendisiyle her türlü hayra ve iyiliğe erişilen şeydir. Yahut mübareke, bir şeyin kendisiyle neşvü nema bulduğu şeye verilen addır. “Tayyibe” (طَيِّبَةً) kelimesi herkesin hoş ve helâl bulduğu şeydir. Bazıları “tayyibe”, yani güzel (hasene) demektir diye açıklamışlardır. Tevili de herkes tarafından güzel bulunan şey şeklindedir. Bazıları da şöyle yorum yapmışlardır: Allah katından mübarek ve güzel bir selâmlama, Allah’ın emri olaraktan size selâm, ecri sebebiyle mübarek, mağfirete vesile olması hasebiyle de güzelliktir. En doğrusunu Allah bilir.

      Düşünesiniz diye Allah size âyetlerini işte böyle açıklıyor. Yani Allah’ın size âyetlerini açıkladığı gibi, umulur ki düşünürsünüz. Yani neyin lehinize ve neyin de aleyhinize olduğunu, Allah’ın sizin üzerinizdeki hakkını, keza birbiriniz üzerindeki haklarınızı bilesiniz diye. “Büyüt” (بُيُوت) kelimesinden maksat belirttiğimiz hususlardır. Bazıları ondan maksadın mescitler olduğunu, bazıları ise “meskun evler” olduğunu söylemişlerdir. Tıpkı şu İlâhî beyanda olduğu gibi: "Kendi evlerinizden başka evlere girmeyin”.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        El-A'mâ (الْأَعْمَى)

        Kelimenin kökü ayn-mim-ye (ع م ي) harfleridir. Etimolojik olarak görme yetisini kaybetmek, körlük, yolunu bulamamak, belirsizlik ve karanlıkta kalmak anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, Mekâyisü'l-Luğa eserinde bu kökün temel manasının "bir şeyin üzerini örten, idraki ve görüşü engelleyen kapalılık" olduğunu belirtir. Sadece gözün görmemesi değil, aynı zamanda gidilecek yolun belirsiz (a'mâ) olması da bu kökle ifade edilir.

        Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât sözlüğünde körlük kavramını fizyolojik ve teolojik olarak iki katmanda inceler. Kur'an'da genellikle kalbin/basiretin körlüğü (manevi körlük) kınanırken; bu ayette kelime tamamen "fizyolojik bir engel" olarak zikredilmiştir. Dinin toplumsal hayatı düzenlerken fiziksel engeli (a'mâ) bir kusur veya sosyal izolasyon sebebi olarak görmediği, aksine onu hukuki bir muafiyet ve şefkat vesilesi saydığı etimolojik bir tarafsızlıkla ortaya konur.

        Haracun (حَرَجٌ)

        Kelimenin kökü ha-ra-cim (ح ر ج) harfleridir. Daralmak, sıkışmak, günah, vebal, zorluk, ağaçların iç içe girip geçilmez hale geldiği sık orman ve kısıtlama anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, bu kökün "bir şeylerin üst üste yığılarak veya birbirine girerek oluşturduğu dar ve çıkılmaz alan" manasını taşıdığını ifade eder. İnsanın vicdanını daraltan günaha veya sosyal ilişkileri kilitleyen katı kurallara bu "sıkışmışlık" hissinden dolayı "harac" denilir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Ahlaki Kavramlar eserinde bu kelimenin Cahiliye dönemindeki sosyolojik tabusuna odaklanır. İslam öncesi Arap toplumunda hastalarla, körlerle veya topallarla aynı sofraya oturmak, onlarla yemeği paylaşmak bir "harac" (sosyal tabu/daralma) olarak görülüyordu. Kur'an, "Köre harac (vebal/kısıtlama) yoktur" diyerek, o dar ve kibrin ördüğü sosyal "sık ormanı" (haracı) kökünden kesip atar.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, fıkhi perspektiften kelimenin esnekliğini tahlil eder. Haracın kaldırılması (nefy-i harac), İslam hukukunun temel evrensel kaidesidir. Engellilerin veya hastaların sağlam insanlarla birlikte yerken utanmaları veya sağlamların onlardan iğrenmeleri şeklindeki o psikolojik "daralma" (harac), ilahi yasanın müdahalesiyle tamamen genişletilmiş ve rahatlatılmıştır.

        El-A'reci (الْأَعْرَجِ)

        Kelimenin kökü ayn-ra-cim (ع ر ج) harfleridir. Etimolojik olarak eğilmek, bir tarafa meyletmek, topallamak, yokuş yukarı çıkmak ve yükselmek (mirac) anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, bu kökün "dosdoğru olan bir hattın (doğrultunun) dışına doğru eğilmek veya sapmak" manasını taşıdığını belirtir. Yürüyüş esnasında bedenin doğal ve düz ritminden saparak bir tarafa doğru eğilerek ilerlemesine "arec" (topallık) denilmiştir. Bu kelime, bedensel bir asimetriyi ve yürüyüşteki o fıtri "eğilmeyi" tasvir eder. Engellilerin (topalların) sosyal hayata tam katılımının önündeki tüm engeller (harac) bu kavramla birlikte kaldırılmıştır.

        El-Merîdı (الْمَرِيضِ)

        Kelimenin kökü mim-ra-dad (م ر ض) harfleridir. Sağlığın ve itidalin bozulması, hastalık, zafiyet, şüphe ve dengenin kaybolması anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde "bir şeyin doğal sınırlarının dışına çıkarak zayıflaması ve iflas etmesi" fikrinin yattığını belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, önceki ayetlerde (Nur Suresi 50) münafıkların kalbindeki teolojik "şüpheyi ve nifakı" ifade etmek için kullanılan "maraz" kökünün, bu ayette tamamen biyolojik ve bedensel bir "hastalığa" dönüştüğünü gösterir. Kur'an'ın kelimeleri bağlamına göre nasıl fiziksel ve metafiziksel alanlar arasında dolaştırdığının en somut etimolojik kanıtıdır.

        Te'kulû (تَأْكُلُوا)

        Kelimenin kökü elif-kef-lam (أ ك ل) harfleridir. Yemek, tüketmek, çiğneyip yutmak, rızıklanmak ve bir şeyi ortadan kaldırmak anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, bu kökün "bir nesneyi bedenin içine alarak onu eksiltmek veya yok etmek" manasını taşıdığını ifade eder.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, eylemin sosyolojik ve psikolojik bağlamını inceler. Birlikte "yemek yemek" (ecl/ekl), insanlık tarihinin en kadim kaynaşma, eşitlenme ve güven paylaşımı eylemidir. Ayette engelliler, hastalar ve akrabalarla birlikte "yemenizde" (te'kulû) bir sakınca olmadığının uzun uzun sayılması; yeme eyleminin salt biyolojik bir doyum değil, toplumsal sınıf farklarını, kibirleri ve bedensel kusurları aynı sofrada eriten ontolojik bir "bütünleşme" aracı olduğunu vurgular.

        Buyûtikum (بُيُوتِكُمْ)

        Kelimenin kökü be-ye-te (ب ي ت) harfleridir. Geceyi geçirmek, konaklamak, barınmak, hane, ev ve sığınak anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "insanın geceleyin içine çekilip dışarıdan koptuğu, emniyet bulduğu ve karanlığı geçirdiği kapalı mekan" olduğunu belirtir.

        Angelika Neuwirth, kelimenin çoğul ve iyelik ekiyle (buyûtikum / sizin evleriniz) ardı ardına sıralanmasını (babalarınızın evleri, annelerinizin evleri, kardeşlerinizin evleri...) mekânsal bir devrim olarak analiz eder. Kur'an, çekirdek ailenin o katı "özel mülkiyet" algısını kırarak; akrabaların, amcaların ve teyzelerin evlerini de kişinin kendi evi (buyûtikum) gibi rahatça girip yemek yiyebileceği devasa ve güvenli bir "genişletilmiş mahremiyet alanına" dönüştürür. Hane, dar bir mülkiyet değil, geniş bir akrabalık sığınağıdır.

        Dehaltum (دَخَلْتُمْ)

        Kelimenin kökü dal-hı-lam (د خ ل) harfleridir. Girmek, dahil olmak, bir şeyin içine nüfuz etmek, katılmak ve dışarının (haric) zıddı anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, bu kökün "bir şeyin sınırlarını aşıp onun iç kısmına veya merkezine doğru ilerlemek" manasını taşıdığını belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "duhul" (giriş) eylemini mekânsal bir geçiş olarak tanımlar. Ayette "evlere girdiğiniz zaman" (fe izâ dehaltum buyûten) ifadesi, kişinin dış dünyadan (kamusal alandan) kopup, duvarlarla çevrili içsel bir mekana (özel alana) nüfuz etmesini ifade eder. Bu ontolojik sınır geçişi, beraberinde yeni bir ahlaki eylemi (selamı) zorunlu kılar.

        Fe Sellimû (فَسَلِّمُوا)

        Kelimenin kökü sin-lam-mim (س ل م) harfleridir. Barış, esenlik, her türlü ayıp ve hastalıktan uzak olmak, teslim olmak, güven vermek ve selamlamak anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde "sağlamlık, tehlikeden arınmışlık ve karşısındakine zarar vermemek" fikrinin bulunduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "selam" eylemini, bir kişinin diğerine "benden sana hiçbir zarar gelmeyecek, benim yanımda mutlak emniyettesin" şeklindeki sözlü ve kalbi teminatı olarak tahlil eder. Boş bir eve girildiğinde "kendinize selam verin" (sellimû alâ enfusikum) emri, selamın sadece karşıdaki birine yönelik sosyal bir nezaket değil, doğrudan doğruya mekanın kendisine ve insanın kendi ruhuna üflediği bir "esenlik/güvenlik" (selamet) ilanı olduğunu gösterir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Ahlaki Kavramlar eserinde selam kavramını İslam'ın semantik inşası bağlamında inceler. Cahiliye Arapları karşılaştıklarında "sabahınız hayat bulsun" (im sabâhan) gibi yaşama dair basit iyi dileklerde bulunurlarken; Kur'an bu eylemi "selam" (mutlak barış ve güvenlik) kelimesiyle değiştirerek, onu Allah'ın isminden (Es-Selâm) beslenen aşkın ve teolojik bir barış sözleşmesine dönüştürmüştür.

        Tehiyyeten (تَحِيَّةً)

        Kelimenin kökü ha-ye-ye (ح ي ي) harfleridir. Yaşamak, canlanmak, hayat, diri olmak ve birine uzun ömür dileyerek onu selamlamak anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, bu kökün "ölümün zıddı olan her türlü dirilik, hareket ve hayatiyet" manasına geldiğini belirtir.

        Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an eserinde kelimenin köken itibariyle Süryanice ve Aramicedeki "hâyâ" (hayat/yaşamak) kökünden türeyen ve krallara söylenen "çok yaşa/hayat bul" şeklindeki antik bir selamlama formülüyle akraba olduğunu aktarır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin İslami terminolojideki dönüşümünü ifade eder. "Tehiyye", bir insana sadece dünyevi bir uzun ömür dilemek değil; ona Allah katından gelen gerçek hayatı, canlılığı ve huzuru (tahiyyeten min indillâh) temenni etmektir. Selamın kendisi bir "tehiyye"dir; yani ölü ve boş bir mekana girildiğinde bile orayı sözle "diriltme ve canlandırma" eylemidir.

        Mubâreketen (مُّبَارَكَةً)

        Kelimenin kökü be-ra-kef (ب ر ك) harfleridir. Etimolojik olarak devenin göğsünü yere vurarak çökmesi, bir yerde sabit kalmak, bereket, çoğalmak, ilahi hayrın kalıcı olması ve kutsanmak anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir şeyin sarsılmaz bir şekilde sabitlenmesi ve orada iyiliğin/hayrın artarak devam etmesi" olduğunu belirtir. Devenin çöktüğü yerde kalkmadan durmasına (bürûk) benzetilerek; ilahi lütfun bir evde veya bir işte kalıcı olarak yerleşip çoğalmasına "bereket" denilir.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), selamın "mübarek" (mubâreketen) olarak sıfatlandırılmasını edebi bir derinlikle tahlil eder. Evin içi boş bile olsa, verilen selam o mekana ilahi bir "bereket" tohumu eker. Bu, fiziksel olarak yemeğin veya eşyanın çoğalması değil; o hanedeki sükûnetin, sevginin ve huzurun tıpkı "yere sağlamca çökmüş bir deve gibi" sarsılmaz bir şekilde oraya yerleşip kök salmasıdır.

        Tayyibeten (طَيِّبَةً)

        Kelimenin kökü tı-ye-be (ط ي ب) harfleridir. Etimolojik olarak hoş, güzel, temiz, saf, lezzetli, ruha ve fıtrata iyi gelen, pisin (habîs) zıddı anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, bu kökün "insan tabiatının (fıtratının) arzuladığı, görünüşü, kokusu veya tadı bozulmamış, iç açıcı her türlü saflık ve güzellik" olduğunu belirtir.

        Dücane Cündioğlu, "tayyibe" kavramının ontolojik estetiğini tahlil eder. Verilen selam sadece kalıcı (mübarek) değildir; aynı zamanda "tayyib"dir (tertemiz ve hoş). İnsanın kendi evine girerken kendi nefsine verdiği selam, dışarıdaki sokakların kirinden, gürültüsünden ve karmaşasından arınmış; ruhu iyileştiren, havayı temizleyen ve mekanı ontolojik olarak "saflaştıran" (tayyib kılan) bir ses frekansıdır.

        Ta'kılûn (تَعْقِلُونَ)

        Kelimenin kökü ayn-kaf-lam (ع ق ل) harfleridir. Akletmek, bağlamak, alıkoymak, idrak etmek, düşünmek ve devenin dizini iple bağlamak anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "kaçıp gitmemesi için bir şeyi sıkıca düğümlemek ve tutmak" olduğunu belirtir. İnsanın aklına "akl" denilmesi, onu hevasının (dürtülerinin) peşinde savrulmaktan koruyan, yanlış eylemlerden alıkoyan ve fikirleri zihinde "bağlayıp sabitleyen" bir mekanizma olmasındandır.

        Râgıb el-İsfahânî, "akl" eylemini salt teorik bir düşünme (tefekkür) süreci olarak değil; bilginin davranışa dönüşmesini sağlayan, insanı ahlaki kötülüklerden frenleyen pratik ve koruyucu bir güç olarak tanımlar.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, surenin uzun hukuki ve sosyal düzenlemelerinden sonra kapanışın "umulur ki akledersiniz" (leallekum ta'kılûn) fiiliyle yapılmasını sosyolojik bir zeminde değerlendirir. Akıl burada soyut felsefi bir yeti değildir. Akletmek; hastaları dışlamamanın, akrabalarla birlikte aynı sofraya oturmanın, evlere girerken selam vermenin o toplumu nasıl birbirine "bağladığını" (akl), o sosyal dokuyu nasıl ayakta tuttuğunu "idrak etme ve bu ahlaki kuralları hayata düğümleme" eylemidir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X