Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Nûr Sûresi, 60. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Nûr Sûresi, 60. Ayet

    وَالْقَوَاعِدُ مِنَ النِّسَٓاءِ الّٰت۪ي لَا يَرْجُونَ نِكَاحاً فَلَيْسَ عَلَيْهِنَّ جُنَاحٌ اَنْ يَضَعْنَ ثِيَابَهُنَّ غَيْرَ مُتَبَرِّجَاتٍ بِز۪ينَةٍۜ وَاَنْ يَسْتَعْفِفْنَ خَيْرٌ لَهُنَّۜ وَاللّٰهُ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Velkavâ’idu mine-nnisâ-i-llâtî lâ yercûne nikâhan feleyse ‘aleyhinne cunâhun en yeda’ne śiyâbehunne ġayra muteberricâtin bizîne(tin)(s) veen yesta’fifne ḣayrun lehun(ne)(k) va(A)llâhu semî’un ‘alîm(un)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Evlenmekten umudunu kesmiş yaşlı kadınların, cinsel cazibelerini sergilemeksizin giysilerini çıkarmalarında onlar için bir sakınca yoktur, bununla beraber iffetlerini korumaya özen göstermeleri kendileri için daha hayırlıdır. “Allah, işiten bilendir”

      Yaşlı Kadınların Örtünmesi

      Evlenmekten umudunu kesmiş yaşlı kadınların. Müfessirier şöyle dediler: Evlenmekten umudunu kesmiş yaşlı kadınlar, yani nikâhı arzulamayanlardır. Ancak daha uygun olan anlam ileri yaşlarından dolayı erkeklerin kendilerine karşı bir arzu duyacaklarından umudunu kesmiş yaşlı kadınlar olmasıdır. Yoksa kadınlar yaşlansalar ve acuze olsalar bile nikâh arzulayabilirler.

      Cinsel cazibelerini sergîlemeksizin giysilerini çıkarmalarında onlar için bir sakmca yoktur. Bazıları şöyle dedi: “Siyâbuhunne” yani giysilerinden maksat üst elbiseleridir (ridâ). îbn Mesûd’un mushafında da onun “en yeda'ne min siyâbihinne” (أَنْ يَضَعْنَ مِنْ ثِيَابِهِنَّ) şeklinde okuduğu rivayet edilmiştir ki maksat üst elbisesidir (ridâ). Bazıları o cilbaptır, yani dış elbisesidir, demişlerdir. Şöyle de denilmiştir: Cilbap, başörtüsü üzerinden alınan dış elbisesidir, Onu yabancı ya da başka bir erkeğin olduğu yerde üzerinden çıkarmasında -başında sıkıca Örtüsü olduktan sonra- bir sakmca yoktur. Cinsel cazibelerini sergUemeksizin en doğrusunu Allah bilir ya, şöyle diyor; Üst elbisesi (ridâ) ya da cilbabın çıkarılmasında cinsel cazibenin ya da zînetin sergilenmesi gibi bir amaç taşımaksızın.

      Bununla beraber iffetlerini korumaya özen göstermeleri kendileri için daha hayırlıdır. Yani sözünü ettiğimiz dış elbiselerini çıkarmamaları. Bazıları şöyle demiştir: “Siyâb” yani elbiseden maksat başörtüsüdür. Ancak bu yorum uygun değildir. Çünkü mâlumdur ki kadın ne kadar yaşh ve düşkün olsa da örtünmesi gereken yerlerini hiç kimseye açamaz.

      Sonra zînet (kadının süsü) mahrem olan yakınları yanında açılabilirken yabancı yanında açılamaz. Bundan maksat da baş, göğüs ve benzeri yerleridir. Kadın artık kendisine cinsel arzu duyulmayacak bir yaşa gelse bile süslenemez. O bunu yapmasa bile yabancının onun saçma, göğüslerine, baldırına bakması helâl olmaz. O kadın şayet açıkbaşlı olarak namazmı kılsa, namazı olmaz. Hal böyle iken âyette sözü edilen “elbiseyi çıkarma”dan maksadın başörtüsü olarak yorumlanması sözünü ettiğimiz sebep yüzünden caiz olmaz. Buna mukabil evlerinden çıkarken giydikleri ridâ (pardösü vb.) ya da cilbap, yani dış elbisesi şeklinde anlaşılmalıdır.

      Eğer şöyle bir itiraz yapılırsa: Bu âyet ile kadının, kimsenin kendisini görmemesi halinde başından başörtüsünü çıkarması izni verilmiştir.

      Buna şu cevap verilir; Genç kadın bile evde tek başına olduğu zaman başörtüsünü çıkarması caizdir. Bu da gösteriyor ki yaşlı kadının üst elbisesini -ki o cilbap ya da dışarı çıktığında yüzünü örttüğü çarşaftır- çıkarması caizdir. Yaşlı kadın için durum böyle olunca genç kadının görevi şehvet duyulması halinde ne yüzünü ne de ellerini göstermesi olacaktır. Hal böyle olunca “Açıkta kalanlardan başka zînetlerini göstermesinler” meâline gelen âyetteki açıkta olan zînetten maksat, hiçbir şekilde örtülmesi mümkün olmayan zînet olacak ki o da sürmedir. En doğrusunu Allah bilir.

      Cinsel cazibelerini sergilemeksizin. Bazıları şöyle dedi: Güzelliklerini göstermeksizin. Bazıları da Cinsel cazibelerini sergilemeksizin, yani herhangi bir takı ile süslenmeden. “Müteberrice” (مُتَبَرِّجَاتٍ) zînetini göstermek için süslenen demektir. Zînet, kadına bakma ve onunla cinsel arzusunu giderme düşüncesini kamçılayan görüntüdür. Sanki Allah, yaşlı kadına süslenmeksizin üst elbisesini çıkarmasını mübah kılmıştır; süslenmiş halde iken ise mübah kılmamıştır. Aynı şekilde onun arzulanan birtakım güzellikleri olmaması halinde hüküm böyledir. Eğer öyle değilse çıkarması mübah değildir.

      Bununla beraber iffetlerini korumaya özen göstermeleri kendileri için daha hayırlıdır. Bu beyan üd şekilde yorumlanabilir: Bununla beraber iffetlerini korumaya özen göstermeleri, güzelliklerini başkalarına açmamaları kendileri açısm dan açmalarından daha hayırlıdır. İkincisi de Bununla beraber iffetlerini korum aya özen göstermeleri ve elbiselerini giyiyor olmaları hür ve köle kadınların ayrımında bir işaret olması itibariyle, onu çıkarmalarından kendileri açısm dan daha hayırlıdır. Tıpkı şu üâhî beyanda olduğu gibi: “Dış giysilerini üzerlerine bürünsünler. Bu, tanınıp (câriyeler gibi) rahatsız edilmemeleri için en uygun olanıdır”. En doğrusunu Allah bilir.

      Allah, işiten bilendir. Sanki bu İlâhî kelâm Elinizin altm dakiler... izin alsınlar meâlindeki âyetle bağlantılı gibidir. Aksi takdirde bu âyette bir bağlantı kurulacak ya da cevap mahiyetinde gelecek bir unsur yoktur.

      İbn Kuteybe şöyle demiştir: “el-Kavâidü mine’n-nisâ” (الْقَوَاعِدُ مِنَ النِّسَاءِ) beyanı acûzeler, yani ileri yaşlı ihtiyar kadınlardır. Tekili “Kâ‘id” (قَاعِد)’dir. Oturan denilmesi, âdetten kesilip çocuk doğuramaz hal almasındandır. Böyle biri nikâh ummaz, yani böyle bir arzusu olmaz. Bu belirtilen husustan ötürü “ka id” denilmiş olmasını sanmıyorum. Çünkü kadın iyice yaşlandığı zaman iş yapmaktan ve fazla hareket etmekten aciz kalır ve ömrünün sonuna doğru uzun süre evde oturur. İşte bundan dolayı ona “kâ‘id” oturan denilir. Kelimenin sonuna tenis “ta”sı gelmez, bu haliyle kelime yaşlılık sebebiyle oturan olma halini ifade eder. Aynen “ta’sız olarak “imraetün hâmil” (امْرَأَةٌ حَامِلٌ) denilmesi gibi. Bu şekliyle kelime (hâmil) gebe anlamını ifade eder. Böyle değilse o takdirde kadın için dişilik “tâ” harfi ile “kâ'idetün fî beytihâ” (قَاعِدَةٌ فِي بَيْتِهَا) yani evinde oturan kadın “hâmiletün alâ zahrihâ” (حَامِلَةٌ عَلَى ظَهْرِهَا) yani sırtında yük taşıyan kadın şeklinde kullanılır. Araplar yaşlılık sebebiyle üst elbiselerini giymeyen kadın için “imraetün vâdı” (امْرَأَةٌ وَاضِعٌ) derler. Bu ise sadece yaşlı kadın için söz konusu olur. Ebû Avsece şöyle dedi: Cinsel cazibelerini sergilemek-sizin demek güzelliklerini (mehâsin) göstermeksizin demektir. “Müteberrice” kelimesi, zînetini göstermek suretiyle süslenmiş kadın demektir.

      Sözün özeti şudur: Evlenmekten um udunu kesm iş yaşlı kadınlann, cinsel cazibelerini sergilemeksizin giysilerini çıkarm alarında onlar için bir sakınca yoktur, iki şekilde izah edilir: En doğrusunu Allah bilir. Birincisi: Evlenmekten umudunu kesm iş yaşlı kadınların, cinsel cazibelerini sergilemek-sizin sözünün anlamı her iki harften birinin diğerinin mânası olmasıdır; “muhsanâtin gayra müsâfîhât” (مُحْصَنَاتٍ غَيْرَ مُسَافِحَاتٍ) âyetinde olduğu gibi. Onlar şayet iffetli (muhsan) olurlarsa zinakâr olmazlar, zinakâr olmazlarsa iffetli (muhsan) olurlar. Aynı şekilde “lâ yercûne nikâhan” (لَا يَرْجُونَ نِكَاحًا) kelâmı da öyledir; eğer onlar nikâhı ummazlarsa açılıp saçılanlardan olmazlar. En doğrusunu Allah bilir ya, çünkü kadınların süslenmeleri, onların nikâha arzulu olmalarının sonucudur. İkincisi nikâha tamahı olmamakla beraber süslenir ve güzelliklerini göstermeye çalışır. İşte onlar hakkında şöyle buyurdu: Evlenmekten umudunu kesmiş yaşlı kadm larm , zînetlerini göstermeksizin giysilerini çıkarmalarında onlar için bir sakm ca yoktur. İşte bu iki şekil üzere âyetin bu iki şekilde yorumlanması mümkündür.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        El-Kavâidu (وَالْقَوَاعِدُ)

        Kelimenin kökü kaf-ayn-dal (ق ع د) harfleridir. Etimolojik olarak oturmak, geride kalmak, bir yerde sabit durmak ve ayakta durmanın (kıyâm) zıddı anlamlarına gelir. Tekili "kâid" veya "kâide"dir.

        İbn Fâris, Mekâyisü'l-Luğa eserinde bu kökün temel manasının "bir mekanda ikamet etmek, oturmak ve hareketten kesilmek" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât sözlüğünde kelimeyi sosyolojik ve biyolojik bir tanım olarak tahlil eder. "Kavâid" kelimesi, yaşlılık sebebiyle adetten (hayızdan), çocuk doğurmaktan ve evlilik arzusundan "oturup kalmış/geriye çekilmiş" menopoz dönemindeki kadınları ifade eder. Onlar, gençliğin getirdiği bedensel hareketlilikten ve üreme fonksiyonundan ontolojik olarak "oturmuş" (kavâid) durumdadırlar.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin fıkhi çerçevesini değerlendirirken, bu ifadenin fiziksel olarak sadece "oturan" kadınları değil, hayata karşı biyolojik ve cinsel dinamizmi durağanlaşmış bir yaş grubunu tanımladığını belirtir. Evlilik ve cazibe potansiyelinden "oturmuş" olmaları, onlara dış örtü (cilbab) konusunda hukuki bir ruhsatın kapısını etimolojik olarak açar.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, fıkıh alimlerinin bu kelime üzerindeki icmasını aktarır. Dış elbiseyi çıkarma ruhsatı, genç ve cazibeli kadınlara değil, doğrudan doğruya "kavâid" sıfatını taşıyan, yaşlılık nedeniyle erkeklerin ilgisini çekmekten tamamen uzaklaşmış kadınlara tahsis edilmiş spesifik bir fıkhi kavramdır.

        Yercûne (يَرْجُونَ)

        Kelimenin kökü ra-cim-vav (ر ج و) harfleridir. Etimolojik olarak ummak, ümit etmek, beklemek, arzulamak ve bir şeye meyil duymak anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde "bir şeyin gerçekleşmesini beklemek, ona ulaşmayı talep etmek" manasının bulunduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "recâ" kavramını, insanın kendisi için iyi, faydalı ve mümkün gördüğü bir şeyi elde etme yönündeki içsel beklentisi olarak tanımlar. Ayetteki "nikah (evlilik) ummayanlar" (lâ yercûne nikâhan) ifadesi, bu kadınların sadece fiziksel olarak değil, psikolojik olarak da evlilik kurumuna dair her türlü "ümidi, arzuyu ve beklentiyi" (recâ) zihinlerinden silmiş olmalarını ifade eder.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Ahlaki Kavramlar eserinde "recâ" eylemini insan psikolojisinin itici gücü olarak inceler. Umut ve beklenti, insanı eyleme geçiren (örneğin süslenmeye iten) en temel motivasyondur. Bu kadınların kalplerinden evlilik "umudunun" (recâ) sökülüp gitmiş olması, onların dış dünyaya karşı süslenme ve cazibe üretme motivasyonlarını da ontolojik olarak sıfırlar.

        Nikâhan (نِكَاحًا)

        Kelimenin kökü nun-kef-ha (ن ك ح) harfleridir. Etimolojik olarak iç içe geçmek, karışmak, cinsel beraberlik ve evlilik sözleşmesi (akdi) anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "birleşmek ve birbiriyle bütünleşmek" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, nikah kelimesinin aslen bedensel birleşmeyi (cinselliği) ifade ettiğini, ancak Kur'an terminolojisinde ve fıkıhta doğrudan bu eylemi meşrulaştıran "evlilik sözleşmesi" için mecazen kullanıldığını tahlil eder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin sosyolojik zeminine dikkat çeker. "Kavâid" olan yaşlı kadınların artık "nikah" (evlilik/birleşme) beklentilerinin kalmaması, onların toplum içindeki statülerini potansiyel birer "eş adayı" olmaktan çıkarıp, saygıdeğer "anneler/büyükanneler" statüsüne taşır. Bu statü değişimi, giyim kuşam kurallarındaki (dış elbise) esnemenin etimolojik ve sosyolojik gerekçesidir.

        Yeza'ne (يَضَعْنَ)

        Kelimenin kökü vav-dad-ayn (و ض ع) harfleridir. Etimolojik olarak bir şeyi bulunduğu yerden aşağı indirmek, bırakmak, üzerinden bir yükü atmak ve vazetmek anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, bu kökün "bir nesneyi elden veya omuzdan yere doğru indirmek ve yükten kurtulmak" manasını taşıdığını belirtir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, "elbiselerini bırakmalarında/çıkarmalarında" (an yeza'ne siyâbehunne) ifadesindeki eylemsel tasviri inceler. "Vaz'" (bırakmak/indirmek) fiili, burada avret yerlerini açarak tamamen soyunmayı değil; kadınların omuzlarında taşıdıkları o kalın ve ağır dış örtüyü (cilbabı/çarşafı) bir "yük" olarak omuzlarından alıp "yanlarına bırakmalarını" ifade eden hafifletici bir eylemdir.

        Siyâbehunne (ثِيَابَهُنَّ)

        Kelimenin kökü se-vav-be (ث و ب) harfleridir. Bir şeyin aslına/merkezine geri dönmesi, toplanmak, sevap ve bedeni örten giysi/elbise anlamlarına gelir. Tekili "sevb"dir.

        İbn Fâris, bu kökün "giden bir şeyin tekrar geri gelmesi" manasına geldiğini belirtir. Elbiseye "sevb" denilmesi, kişinin bedenini sarıp sarmalaması ve bedenin korunaklı sınırlarına "geri dönmesindendir."

        Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an eserinde bu kelimenin Sami dilleri havzasında (özellikle Aramicede "tübâ" formunda) giysi ve dış örtü anlamında ortak bir kültürel kullanıma sahip olduğunu aktarır.

        Angelika Neuwirth, Nur Suresi'nin genel retoriği içinde bu kelimeyi analiz eder. 31. ayette kadınlara başörtülerini (hımâr) yakalarının üzerine vurmaları emredilmişken, 60. ayette yaşlı kadınlara "elbiselerini" (siyâb) çıkarma izni verilir. Neuwirth'e göre buradaki "siyâb", bedenin temel hatlarını örten iç elbiseler veya başörtüsü değil; sokağa çıkarken üstlerine aldıkları ekstra koruyucu "dış giysilerdir" (outer wraps/cloaks).

        Muteberricâtin (مُتَبَرِّجَاتٍ)

        Kelimenin kökü be-ra-cim (ب ر ج) harfleridir. Etimolojik olarak açıkça görünmek, yüksekte olmak, kule (burç), yıldız, kadının güzelliğini ve süsünü erkeklere göstermesi anlamlarına gelir. İsm-i fâil formundadır.

        İbn Fâris, bu kökün "gizliliğin zıddı olarak bir şeyin en belirgin, yüksek ve göze çarpan hale gelmesi" manasını taşıdığını belirtir. Yüksek kalelere ve gökyüzündeki iri yıldızlara bu kökten dolayı "burc" denir.

        Râgıb el-İsfahânî, "teberruc" kavramını kadının cazibesini, takılarını ve bedensel güzelliğini yabancı erkeklerin dikkatini çekecek şekilde açıkça sergilemesi olarak tanımlar. Tıpkı yüksek bir kulenin (burcun) ufukta herkesin gözüne çarpması gibi, teberruc eden kadın da kendini toplum içinde "parlayan bir nesne/burç" olarak teşhir eder.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Ahlaki Kavramlar eserinde "teberruc" kavramını, İslam ahlakının şiddetle reddettiği "Cahiliye" zihniyetinin merkezine oturtur. İslam öncesi dönemde kadınların yürüyüşleriyle, takılarıyla ve kıyafetleriyle dikkat çekme çabası (teberruc) bir övünç kaynağıydı. Kur'an, yaşlı kadınlara dış elbiselerini çıkarma ruhsatı verirken, bu ruhsatın önüne "teberruc (gösteriş/teşhir) amacı taşımamak" (ğayra muteberricât) şartını koyarak, Cahiliye'nin o exhibitionist (teşhirci) ahlakını kökünden kesip atar.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin estetik ve psikolojik boyutunu tahlil eder. Yaşlı bir kadın dış örtüsünü çıkardığında, eğer bunu sadece sıcaklık veya rahatlık için yapıyorsa sorun yoktur. Ancak zihninde hala "fark edilme, cazibe üretme, kule (burç) gibi görünür olma" arzusu taşıyarak bu örtüyü bırakıyorsa, o zaman eylemi "teberruc" olur. Dış giysinin çıkarılmasına izin verilirken, içsel teşhir niyetine (teberruca) asla izin verilmez.

        Zînetin (بِزِينَةٍ)

        Kelimenin kökü ze-ye-nun (ز ي ن) harfleridir. Etimolojik olarak bir şeyi güzelleştirmek, süslemek, estetik görünüm, takı ve cazibe anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir şeye güzellik katan, onu hoş ve alımlı gösteren unsur" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, zînet kavramını üçe ayırır: Zihinsel zînet (ilim), bedensel zînet (güç/doğal güzellik) ve harici zînet (takı, makyaj, süslü elbiseler). Ayette "zînetlerini teşhir etmeksizin" (ğayra muteberricâtin bi zînetin) denilmesi, yaşlı kadınların dış elbiselerini çıkardıklarında altlarındaki süslü kıyafetleri, gerdanlıkları veya makyajları (harici zînetleri) kasten sergilememeleri gerektiğine dair etimolojik bir sınırlandırmadır.

        Yesta'fifne (يَسْتَعْفِفْنَ)

        Kelimenin kökü ayn-fe-fe (ع ف ف) harfleridir. Etimolojik olarak haramdan ve çirkin şeylerden uzak durmak, nefsi tutmak, dizginlemek, korumak ve iffetli davranmak anlamlarına gelir. İstif'al babındadır.

        İbn Fâris, bu kökün "bir şeyden geri durmak, kaçınmak ve nefsi uygunsuz olandan alıkoymak" manasını taşıdığını belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "iffet" kavramını nefsin bedensel arzulara ve gösterişe karşı direnmesi olarak tanımlar. Fiilin istif'al babında (yesta'fifne) gelmesi, bunun pasif bir durum değil, kadının kendi vakarını korumak için gösterdiği "aktif bir ahlaki çaba" ve "iffet arayışı" olduğunu ifade eder.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin retorik ve ahlaki derecelendirmesine dikkat çeker. Yasa (fıkıh), yaşlı kadınlara dış örtülerini çıkarma "ruhsatını" vermiştir. Ancak ayet hemen ardından "iffetli davranmaları (yesta'fifne) yani o dış örtüyü çıkarmamaları, kendileri için daha hayırlıdır" diyerek felsefi bir zirve inşa eder. Kur'an, hukuki asgari sınır (çıkarma izni) ile ahlaki azami erdem (iffetini/örtüsünü koruma eforu) arasındaki farkı bu kelimeyle billurlaştırır. Hukuk esnetilebilir, ancak ahlaki vakar (iffet) daima daha üstündür.

        Semî'un (سَمِيعٌ)

        Kelimenin kökü sin-mim-ayn (س م ع) harfleridir. İşitmek, dinlemek, gizli ve açık tüm sesleri eksiksiz algılamak ve dualara icabet etmek anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, kök anlamının "sesi algılama yetisi" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, Allah'ın "Semî'" (Hakkıyla İşiten) sıfatının sadece kelimeleri duymaktan ibaret olmadığını, ses dalgalarını aşan mutlak bir idrak biçimi olduğunu tahlil eder.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, "Semî' ve Alîm" (İşiten ve Bilen) ikilisinin ayet sonundaki hukuki ve psikolojik denetim işlevini inceler. Yaşlı bir kadın dış örtüsünü çıkardığında, bunun bir rahatlama mı yoksa bir "teberruc" (gösteriş) mu olduğunu dışarıdan tespit etmek zordur. İşte bu noktada Allah'ın "Semî'" sıfatı devreye girer. O, kadınların kendi aralarında veya içlerinden bu örtüyü neden çıkardıklarına dair söyledikleri sözleri, fısıltıları "İşitendir". İlahi yasa, zahiri (dış görünüşü) düzenlerken, murakabeyi (denetimi) bu sıfatlarla kalbin derinliklerine kadar indirir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X