لَا تَحْسَبَنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مُعْجِز۪ينَ فِي الْاَرْضِۚ وَمَأْوٰيهُمُ النَّارُۜ وَلَبِئْسَ الْمَص۪يرُ۟
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Nûr Sûresi, 57. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: nur suresi 57. ayet, inkar, nur suresi, çaresizlik, cehennem, nur 57, hesap, küfür, kafir, örtmek, gizlemek, nankörlük, münkir, gavur
-
“İnkârcıların yeryüzünde Allah’ı aciz bırakabileceklerini zannetme, onların gideceği yer ateştir, bu gerçekten kötü bir son!”
İnkârcıların yeryüzünde Allah’ı aciz bırakabileceklerini zannetme! Bazıları şöyle demiştir: Aciz bıraktıklarını zannedenler azabından kaçıp da Allah’ın kendilerini yakalayamayacağını sananlardır. Bazıları da aynı şekilde, inkârcılıklarmdan dolayı cezalandırılamayacak şekilde yeryüzünde kaçarak öne geçenlerdir (sâbikîn), demişlerdir. Bu iki izah aynıdır. Onlann gideceği yer ateştir, bu gerçekten kötü bir son! Bunu da daha önce açıklamıştık (meselâ bk. el-Hac, 22/72).
Zannetme. Hz. Peygamber (s.a.) onların asla kaçıp kurtulabilecek durumda olmadıklarını, keza Allah’ın üstesinden gelemeyeceklerini bUiyordu. Bununla birlikte bundan zan diye bahsedüdi. Bu, aynen şu âyetteki kullanım gibidir. “Sakın, Allah’ı zâlimlerin yaptıklarından habersiz s an ma!”. İkisi de aynıdır. İbn Mesûd, Übey ve Hafsa’nm mushaflarmda “ihsebe’l-lezîne keferû en yu’cizuUâhe fi’s-semâvâti ve’l-ard” (احسب الذين كفروا أن يعجزوا الله في السماوات والأرض) eklindedir. Kırâatlerde her ne kadar harfler itibariyle farklılık olsa da mâna aynıdır. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Lâ Tahsebenne (لَا تَحْسَبَنَّ)
Kelimenin kökü ha-sin-be (ح س ب) harfleridir. Etimolojik olarak saymak, hesap etmek, miktar belirlemek, zannetmek ve bir hesaba/tahmine dayanarak bir sonuca varmak anlamlarına gelir.
İbn Fâris, Mekâyisü'l-Luğa eserinde bu kökün temel manasının "matematiksel bir işlemden veya eldeki verilerden yola çıkarak bir şeyi tahmin etmek, saymak" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât sözlüğünde "husbân" (zannetmek/sanmak) eylemini, kesin bir bilgiye (yakîn) değil, eksik verilere dayanarak zihnin bir sonuca varması hali olarak tanımlar. Ayetteki "sakın sanma/hesap etme" (lâ tahsebenne) yasağı, inkârcıların yeryüzündeki geçici güçlerine bakarak onların ilahi adaleti atlatabileceklerine dair zihinde oluşabilecek yanıltıcı "hesaplaşmaları" ve illüzyonları etimolojik olarak reddeder.
Angelika Neuwirth, kelimenin gramatikal ve retorik şiddetine odaklanır. Fiilin sonuna eklenen ağır tekit (pekiştirme) nûnu (nûn-u müşeddede) ile "lâ tahseben-ne" formunun kullanılması, sadece "sanma" demek değildir; bu "böyle bir ihtimali aklının ucundan bile geçirme, bu hesabı zihninden kesin olarak sil" anlamına gelen, epistemolojik bir kapatma ve sarsılmaz bir ikazdır.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin psikolojik bağlamını tahlil eder. İnsanın (veya Peygamberin) karşısındaki zalimlerin devasa siyasi ve ekonomik gücüne bakarak zaman zaman "acaba bunlar dünyada yanlarına kâr kalarak kurtulacaklar mı?" şeklinde bir vehme (hesaba) kapılma potansiyeli vardır. "Lâ tahsebenne" fiili, beşeri aklın bu matematiksel yanılgısına vurulan ilahi bir darbedir.
Ellezîne Keferû (الَّذِينَ كَفَرُوا)
Kelimenin kökü kef-fe-ra (ك ف ر) harfleridir. Etimolojik olarak örtmek, gizlemek, tohumu toprağa gömmek, nankörlük etmek ve hakikati reddetmek anlamlarına gelir.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir şeyin üzerini örtüp görünmez kılmak" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "küfür" kavramını nimetin üzerini örtmek (nankörlük) ve aklın/vicdanın üzerini örterek ilahi gerçekliği reddetmek olarak iki katmanda tahlil eder.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Ahlaki Kavramlar eserinde küfür kavramını, insanın kendisini var eden Yaratıcı'ya karşı takındığı ontolojik nankörlük ve "aktif örtbas" eylemi olarak inceler. Nur Suresi'nin aydınlık (Nûr) metaforlarıyla dolu bağlamında "keferû" (inkâr edenler/örtenler), ilahi ışığa gözlerini kapatarak kendi karanlıklarını (zulumât) inşa edenleri temsil eder.
Mu'cizîne (مُعْجِزِينَ)
Kelimenin kökü ayn-cim-ze (ع ج ز) harfleridir. Etimolojik olarak zayıf olmak, gücü yetmemek, aciz kalmak, geri kalmak; if'al babında (i'caz/mu'ciz) ise karşısındakini aciz bırakmak, elinden kaçıp kurtulmak ve pes ettirmek anlamlarına gelir. İsm-i fâil (etken sıfat) çoğul kalıbındadır.
İbn Fâris, bu kökün temelinde "bir şeyin gerisinde kalmak, kuvvetsizlik ve yetişememek" manasının yattığını belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "mu'ciz" kelimesini, birinin kendisini yakalamak veya cezalandırmak isteyen otoriteyi atlatarak onu çaresiz/aciz bırakması ve elinden kaçıp kurtulması olarak tanımlar.
Dücane Cündioğlu, kelimenin ayetteki kullanımını muazzam bir ontolojik ironi (tezat) üzerinden okur. Kâfirler, yeryüzündeki maddi güçlerine güvenerek ilahi adaleti "aciz bırakabileceklerini" (mu'cizîn), yani Tanrı'nın elinden kaçabileceklerini sanırlar (tahsebenne). Oysa etimolojik hakikat şudur: Tanrı'yı aciz bırakmaya çalışanlar, varoluşsal olarak en "âciz" olanların ta kendileridir. İllüzyon, acizin kendini "mu'ciz" (aciz bırakan/güçlü) sanmasıdır.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimeyi jeopolitik ve eskatolojik (ahirete dair) bir illüzyon olarak tahlil eder. "Mu'cizîne" kelimesi, dünyevi iktidarların suç işledikten sonra sınır ötesine kaçarak veya hukukun etrafından dolanarak adaleti atlatma pratiklerinin, ilahi mahkeme (sünnetullah) karşısında mutlak bir fiyaskoyla sonuçlanacağını ilan eder.
Fî'l-Ardı (فِي الْأَرْضِ)
Kelimenin kökü hemze-ra-dad (أ ر ض) harfleridir. Yer, zemin, üzerinde yaşanılan ve ayak basılan mekan, yeryüzü anlamlarına gelir.
İbn Fâris, bu kökün "alçaklık, genişlik ve taban" ifade ettiğini belirtir.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), arz (yeryüzü) kelimesinin "kaçıp kurtulma" (mu'cizîne) fiiliyle yan yana gelişini mekânsal bir kuşatılmışlık tasviri olarak inceler. İnsan için yeryüzü devasa, uçsuz bucaksız ve saklanacak yerlerle dolu geniş bir coğrafya gibi görünse de; ilahi kudret karşısında arz, kâfirin dışına çıkamayacağı, kapıları kilitli ontolojik bir "hücreden/hapishaneden" farksızdır. Arz, kaçışın değil, yakalanışın sahnesidir.
Ve Me'vâhumu (وَمَأْوَاهُمُ)
Kelimenin kökü elif-vav-ye (أ و ي) harfleridir. Etimolojik olarak sığınmak, bir araya gelmek, barınmak, tehlikeden kaçıp güvenli bir yere yerleşmek ve yuva/barınak (me'vâ) anlamlarına gelir.
İbn Fâris, bu kökün temelinde "dağınık olan şeylerin bir araya toplanması ve bir merkeze çekilerek orada sükûnet bulması" fikrinin yattığını belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "me'vâ" (sığınak/barınak) kelimesini, insanın dışarıdaki tehlikelerden, soğuktan veya düşmandan kaçarak içine girdiği ve kendini emniyette hissettiği korunaklı mekan olarak tanımlar.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Ahlaki Kavramlar eserinde bu kelimenin cehennem (ateş) için kullanılmasındaki o keskin ve sarsıcı ironiyi (sarkazmı) tahlil eder. "Me'vâ" normalde şefkatli bir yuvayı, bir annenin kucağını veya güvenli bir evi çağrıştırır. Dünyada ilahi adaletten kaçıp kurtulduklarını (mu'cizîn) sanan kâfirlerin, ahirette yorgun argın varıp sığınacakları yegane "yuvalarının" (me'vâ) her şeyi yakan bir ateş olması, Kur'an'ın edebi ve eskatolojik dehşetini kelimenin kökündeki zıtlıkla zirveye taşır.
En-Nâru (النَّارُ)
Kelimenin kökü nun-vav-ra (ن و ر) harfleridir. (Nur Suresi'nin merkezindeki 'Nûr' kelimesiyle aynı kökten türemiştir). Ateş, alev, yakıcı, kavurucu ve yok edici enerji anlamlarına gelir.
İbn Fâris, bu kökün "karanlığı yaran ışık ve aydınlanma" manasına geldiğini, ancak "nâr" formunun ışığın aydınlatıcı vasfından ziyade, onun ısısı, alevi ve yokedici şiddetiyle öne çıktığını belirtir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, nâr kelimesini eskatolojik bir mekan (Cehennem) olarak değerlendirir. Yeryüzünde (arzda) kendi otoritelerini kuranların nihai durağıdır.
Dücane Cündioğlu, aynı kökten (n-v-r) gelen iki zıt kelimenin (Nûr ve Nâr) bu suredeki diyalektiğini tahlil eder. Allah göklerin ve yerin "Nur"udur; kim bu aydınlatıcı, hayat verici ve rehberlik edici Nûr'u reddedip ondan kaçmaya kalkarsa, o Nûr'un kökünden türeyen karanlık ve yakıcı formuna, yani "Nâr"a (ateşe) toslar. Varlık aynıdır, ancak insanın tavrı ışığı ya hidayete (Nur) ya da azaba (Nar) dönüştürür.
Ve Le Bi'se (وَلَبِئْسَ)
Kelimenin kökü be-hemze-sin (ب أ س) harfleridir. Şiddet, zorluk, zarar, çirkinlik, kötülük ve mutsuzluk anlamlarına gelir. Zem (yerme/kınama) ifade eden bir fiildir.
İbn Fâris, bu kökün "hoşa gitmeyen, insana eziyet ve sıkıntı veren her türlü şiddetli durum" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "bi'se" kelimesini nimetin ve iyiliğin (ni'me) tam zıddı olarak tanımlar. En kötü, en çirkin ve en zarar verici durumu ifade etmek için kullanılan bir ünlem/yerme fiilidir. Başındaki "le" (tekid/pekiştirme) harfi, bu kötülüğün vahametini ve kaçınılmazlığını vurgular.
El-Masîru (الْمَصِيرُ)
Kelimenin kökü sad-ye-ra (ص ي ر) harfleridir. Etimolojik olarak bir halden başka bir hale geçmek, dönüşmek, bir sürecin sonuna varmak ve nihai varış yeri/dönüş noktası anlamlarına gelir.
İbn Fâris, bu kökün "bir şeyin değişim ve hareket geçirerek sonunda kalıcı olarak duracağı (karar kılacağı) nokta" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "masîr" kavramını varlıkların ontolojik hareketinin sonlandığı "nihai dönüş/merci'" olarak tanımlar.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin teleolojik (gaye bilimsel) ve eylemsel boyutunu ayetin başındaki kaçış/kurtuluş vehmiyle (mu'cizîne) kıyaslayarak tahlil eder. Kâfirler dünyada sürekli bir hareket, kaçış ve güç devinimi içindedirler; ancak onların bu hızı ve eylemi başıboş değildir. Onların bu savrulmaları eninde sonunda "dönüşüp varacağı" (masîr), kaçınılmaz bir istasyona doğru akmaktadır. Ne kadar çabalarlarsa çabalasınlar, varoluşsal rotalarının (seyruretlerinin) mecburi istikameti o kötü son duraktır (masîr). Masîr, kaçışın imkansızlaştığı sıfır noktasıdır.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla