اَف۪ي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ اَمِ ارْتَابُٓوا اَمْ يَخَافُونَ اَنْ يَح۪يفَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ وَرَسُولُهُۜ بَلْ اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ۟
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Nûr Sûresi, 50. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: kalp hastalığı, nur suresi, nur suresi 50. ayet, zulüm, şüphe, nur 50, allah, kalp, resul
-
47. “Allah’a da, resûle de inandık ve boyun eğdik diyorlar, bunu söyledikten sonra da içlerinden bir grup yan çiziyor. Bunlar inanmış kimseler değildir.
48. “Aralarındaki anlaşmazlıklar hakkında karar versin diye Allah’a ve resulüne çağırıldıklarında bir de bakıyorsun içlerinden bir grup buna karşı çıkmış!
49. “Haklı çıkacaklarını bilirlerse koşarak ona geliyorlar.
50. “Bunların kalplerinde çürüklük mü var, yoksa şüpheye mi düştüler ya da Allah’ın ve resûlünün kendilerine haksızlık etmesinden mi korkuyorlar? Hayır, asıl haksızlık edenler kendileridir.
Münafıkların Özellikleri
Allah’a da, resûle de inandık ve boyun eğdik” diyorlar, bunu söyledikten sonra da içlerinden bir grup yan çiziyor. Bu beyanın yorumu hakkında ihtilaf edilmiştir; İbn Abbâs ve daha başka bazı müfessirler şöyle demiştir: Hz. Ali (r.a.) ile Hz. Osman (ra.) arasında Hz. Osman’ın Hz. Ali’den satın almış olduğu bir arazi yüzünden bir husumet olmuştu. Bu konuda Hz. Peygamber’e (s.a.) giderek aralarında hükmetmesini istediler. Hz. Peygamber (s.a.) Hz. Ali’nin lehine Hz. Osman’ın aleyhine araziyi ona vermeye hükmetmişti. Osman’ın kavmi dediler ki: “Ne olacak?! Nasıl olsa o amcasının oğlu ve onun yanında senden daha değerli. O yüzden senin aleyhine onun lehine hükmetti”. Ya da buna benzer sözler söylediler. Bunun üzerine bu âyet ve devamı Hz. Osman’ın kavmi hakkında indi. Ancak bu uzak bir ihtimaldir. Çünkü Hz. Osman’ın ve kavminin Hz. Peygamber (s.a.) hakkında akıllarından böyle şeyler geçirmiş olmaları mümkün değildir. Bazıları dedi ki: Bu âyet münafıklardan Bişr hakkında inmiştir. Şöyle ki: Yahudilerden bir adam ile Bişr arasında bir husumet vardı. Yahudi Bişr’e Hz. Peygambere başvurmaları konusunda çağrıda bulundu. Bişr ise Kâb b. Eşref’e gitmelerini istedi ve “Şüphesiz Muhammed bize haksızlık eder!” dedi ya da buna benzer laflar etti. Bunun üzerine bu âyet nâzil oldu. Ancak biz, âyetin özel olarak kimin hakkında indiğini bilmesek de münafıklar hakkında indiğine dair bir beyan bulunmaktadır. Âyetin zâhirinde onların Hz. Peygamber’in (s.a.) haklarında haktan gayrısıyla hükmetmeyeceğini bildiklerine dair delil vardır. Görmez misinki Allah Teâlâ âyetin devamında Haklı çıkacaklarını bilirlerse koşarak ona geliyorlar buyurmaktadır. Yani koşarak ve itaat ederek. Eğer onlar bilselerdi ki Hz. Peygamber (s.a.) kendileri hakkında, haklı bile olsalar hep haksız hüküm verir, o takdirde mahkemeleşmek için, onun kendilerine zulüm ve haksızlık edeceği endişesiyle ona hiç gitmezlerdi. Ancak bu âyetin bağlamında belirtilen husus, böylesi bir yorumu imkânsız kılmaktadır. O da şu İlâhî beyandır: Bunlarm kalplerinde çürüklük mü var, yoksa şüpheye mi düştüler ya da Allah’m ve resûlünün kendilerine haksızlık etmesinden mi korkuyorlar? Hayır, asıl haksızlık edenler kendileridir. Bu beyanda şu anlama işaret vardır: Onlara göre Hz. Peygamber kendilerinin lehine hükmetmez ve haksızlık eder. Çünkü şöyle buyurulmuştur: Bunların kalplerinde çürüklük mü var, yoksa şüpheye mi düştüler ya da Allah’ın ve resûlünün kendilerine haksızlık etmesinden mi korkuyorlar? Her kim bu niteliğe sahip olursa, o kimsenin haksızlık etmesinde ye zulmünden korkulur. Ancak âyetin münafıklardan bir fırka hakkında olduğunun kabul edilmesi meseleyi açıklayabilir. Onlardan bir fırka Hz. Peygamber’in haktan başka asla bir şeyle hükmetmeyeceğini biliyorlardı. Onlardan bir grup ise kalplerinde bir hastalık taşıyorlardı, bir fırka da kuşku duyuyordu ve bir fırka da zulmünden korkuyordu. Onlar birçok fırka halinde idiler. Görmez misin ki şöyle buyurmuştur: “Onların içinde öyleleri var ki, ‘Allah bize lütuf ve kereminden bahşederse’ diye Allah’a söz vermişlerdi”. Kimi vardı şöyle derdi, kimi de vardı böyle derdi. Ya da âyetin yorumu şöyle olmalıdır: Haklı çıkacaklarını bilirlerse koşarak ona geliyorlar. Yani hak, kendi lehlerine hükmedilecek olursa boyun eğerek ona gelirler. Yani eğer bilirlerse ki o kesinlikle kendi lehlerine hükmedecek o takdirde ona gelirler, aksi halde ona gelmezler. Eğer böyle ise o takdirde akabinde belirtildiği gibi kalplerinde çürüklük oluşu, risâleti hakkında kuşku duymaları, kendilerine haksızlık yapacağı korkusu taşımaları yerinde olacaktır. Âyetin tevilinin işte bu İki ihtimale göre olması muhtemeldir. Başka türlü olmasına gelince öyle bir ihtimali biz bilmiyoruz. En doğrusunu Allah bilir.
Bunlar inanmış kimseler değildir. Çünkü onun risâleti hakkında kuşku ya da şüphe duyan ve onun kendilerine zulmedeceği endişesi taşıyan kimse kâfirdir, mümin değildir.
Bunların kalplerinde çürüklük mü var, yoksa şüpheye mi düştüler ya da korkuyorlar mı? Zâhiri itibariyle her ne kadar şek içerse de bunun iki izahı vardır: Birincisi soruya verilecek cevabın olumlu ve kesinlik ifade etme (tahkik) üzere olmasıdır. Buna göre mâna şöyle olur: Bunların kalplerinde kesinlikle çürüklük vardır, şüpheye düşmüşlerdir ve korkmaktadırlar. Nitekim istifham harfi hakkında zahirde her ne kadar soru olsa da tahkik için olduğunda onun bilme ve olumlu anlama geldiğini belirtmiştik Buna göre kendisi hakkmda soru yöneltmek kabil olmayan şeyler hakkında istifham, sen elbet bildin ve gördün... vb. anlamında olmaktadır. Burada da öyledir. İkincisi: Sözü edilen hususların belirttiğimiz gibi farklı fırkalar hakkında olduğudur. Fırkalardan biri bildi ki o ancak hak ile hükmeder, onlardan diğer bir fırka kuşku duyar, bir başka fırka da onun haksızlık etmesinden ve zulmünden korkar. İbn Kuteybe şöyle demiştir: “Müz'inîne” (مُذْعِنِينَ) kelimesi boyun eğenler anlamındadır. Ebû Avsece ise onu koşanlar ve itaat edenler diye yorumlamıştır. Nitekim “nâka miz’ân” (نَاقَةٌ مِذْعَانٌ) tabiri serî giden deve anlamında kullanılır. Çoğulu “nûk mizâ‘în” (نُوقٌ مَذَاعِينُ) şeklindedir. “Hayf” (الْحَيْفُ) ise cevr, yani haksızlık ve zulüm etmek demektir. "Hâfe, yehîfu, hayfen fehuve hâifun” (حَافَ، يَحِيفُ، حَيْفًا، فَهُوَ حَائِفٌ) şeklinde kullanılır.
Aralarında karar versin diye Allah’a ve resûlüne çağırıldıklarında ... Allah’a çağırıldıklarında... Çağrının Allah’a izafe edilmesinin iki yoruma ihtimali vardır: Birincisi, Allah’ın kitabına ve resûlüne çağrılmalarıdır. İçlerinden bir grup yan çiziyor. Şu âyette olduğu gibi: “Onlara, Allah’ın indirdiğine ve peygambere gelin’ denildiği zaman münafıkların senden iyice uzaklaştıklarını görürsün”. İkincisi, Allaha yapılan nispetin bizzat resûlüne yapılmasıdır. “Resûlullaha itaat eden Allaha itaat etmiş olur” meâlindeki âyette olduğu gibi resûle itaat eden Allaha itaat etmiş sayılır. Buna göre Allaha yönelik çağrıyla resûlüne çağrı yapılması mümkündür ve bu kastedilmiş olabilir. Şu halde Bunların kalplerinde çürüklük mü var, yoksa şüpheye mi düştüler ya da Allah’ın ve resûlünün kendilerine haksızlık etmesinden mi korkuyorlar? meâlindeki âyette bahsedilen korkularından maksat Allah’ın kendilerine haksızlık ve zulüm yapması değil, aksine resûlünün ya da kitabının haksızlık etmesi olmaktadır. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Kulûbihim (قُلُوبِهِمْ)
Kelimenin kökü kaf-lam-be (ق ل ب) harfleridir. Etimolojik olarak bir şeyi altüst etmek, içini dışına çıkarmak, halden hale girmek, değişmek ve yürek/kalp anlamlarına gelir.
İbn Fâris, Mekâyisü'l-Luğa eserinde bu kökün "bir şeyin bir yönden başka bir yöne, bir yüzden diğer yüze dönmesi" manasına geldiğini belirtir. İnsanın his, düşünce ve idrak merkezine "kalp" denilmesi, onun sabit kalmayıp duygular ve şüpheler arasında sürekli halden hale dönmesi/değişmesi nedeniyledir.
Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât sözlüğünde kalbi sadece biyolojik bir organ olarak değil, insanın inanç ve şüpheyi idrak ettiği ontolojik merkez olarak tahlil eder. Ayetteki "kalplerinde (kulûbihim) hastalık mı var?" sorusu, münafıkların hakikat ile batıl arasındaki o kararsız, sürekli yön değiştiren (inkılab eden) iç dünyalarına etimolojik bir atıftır.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Ahlaki Kavramlar eserinde kalp kavramını Kur'an antropolojisinin temeli olarak inceler. İzutsu'ya göre kalp, insanın ahlaki pusulasıdır. Münafıkların adaletten (ilahi hükümden) kaçmaları yüzeysel bir siyasi tercih değil; doğrudan idrak merkezlerindeki (kalplerindeki) ontolojik bir sarsıntının, bir "çöküşün" sonucudur.
Dücane Cündioğlu, kelimenin içerdiği bu "değişkenlik" fikrine odaklanır. İman kalbi sabitleyen (itminan) bir bağ iken; nifak (ikiyüzlülük), kalbi sürekli bir tedirginliğe, kıvranışa ve "tekallüb"e (altüst oluşa) mahkum eder. Onların kalplerinde sabit bir hakikat tasarımı yoktur.
Meradun (مَّرَضٌ)
Kelimenin kökü mim-ra-dad (م ر ض) harfleridir. Etimolojik olarak normal durumun bozulması, bedensel veya ruhsal zafiyet, hastalık, şüphe, nifak ve kalbin kararması anlamlarına gelir.
İbn Fâris, bu kökün temelinde "sağlığın, dengenin ve itidalin bozulması, bir şeyin zayıflayıp iflas etmesi" manasının yattığını belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "maraz" kavramını iki ana kategoriye ayırır: Bedeni hastalıklar ve kalbi/ruhi hastalıklar. Ayette zikredilen "maraz", cehalet, şüphe, haset ve ikiyüzlülüğün (nifakın) insan ruhunda yarattığı ahlaki ve teolojik "kanserdir". Sağlıklı bir fıtrat adalete teslim olurken, "hastalıklı" bir kalp adaletten ürker.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin edebi ve psikolojik gücüne dikkat çeker. Kur'an, münafıkların ilahi mahkemeden (hükümden) kaçışlarını sıradan bir itiraz olarak değil, ruhsal bir "patoloji" (maraz) olarak teşhis eder. Bu hastalık, onların muhakeme yeteneğini felç eden, onları hakikate karşı alerjik hale getiren kronik bir nifak enfeksiyonudur.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelami çerçevede "kalpteki hastalık" kavramını, insanın kendi iradesiyle besleyip büyüttüğü, gerçeği görmesini ve ona teslim olmasını engelleyen kalıcı bir "şüphe ve kötü niyet" hali olarak tanımlar.
İrtâbû (ارْتَابُوا)
Kelimenin kökü ra-ye-be (ر ي ب) harfleridir. Şüphe etmek, kuşkuya düşmek, kalbi rahatsız eden güvensizlik ve töhmet anlamlarına gelir. "İfti'al" babında kullanılmıştır.
İbn Fâris, bu kökün "insanın içine düşen, ona sükûnet vermeyen ve onu içten içe kemiren şek/şüphe" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "reyb" ile normal şüphe (şekk) arasındaki ince etimolojik farkı tahlil eder. Şekk, iki ihtimal arasında kalıp karar verememe halidir; reyb (veya irtiyâb) ise içinde itham, huzursuzluk, kötü zan ve kasıtlı bir güvensizlik barındıran hastalıklı bir şüphedir. Ayette "yoksa şüpheye mi düştüler?" (emirtâbû) formundaki kullanım, onların Peygamberin adaletine karşı içlerinde kasıtlı ve zehirli bir güvensizlik ürettiklerini gösterir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiili hukuki bir bağlamda okur. Münafıkların ilahi mahkemeden kaçışlarını rasyonalize etmek için ürettikleri "irtiyâb" (şüphecilik), aslında hukuka veya Peygambere yöneltilmiş felsefi bir sorgulama değil; kendi çıkarlarını korumak için ürettikleri ahlaksız bir "bahanedir".
Angelika Neuwirth, ayetin başındaki peş peşe gelen soru edatlarının (Efî / Em / Em) retorik şiddetini analiz eder. "Kalplerinde hastalık mı var? Yoksa şüphe mi ettiler?" şeklindeki bu soru bombardımanı, muhatabın (münafıkların) saklanacak hiçbir ahlaki mazereti olmadığını ifşa eden ve onların iç dünyalarındaki çürümüşlüğü katman katman açığa çıkaran edebi bir sorgu tekniğidir.
Yehâfûne (يَخَافُونَ)
Kelimenin kökü hı-vav-fe (خ و ف) harfleridir. Korkmak, endişe etmek, gelecekte olması muhtemel bir tehlikeden veya haksızlıktan dolayı irkilmek, sakınmak anlamlarına gelir.
İbn Fâris, bu kökün temelinde "kalbin sükûnetini kaybetmesi, ürpermesi ve bir şeyden çekinerek geri durması" manasının bulunduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, havf (korku) eylemini, kişinin beklediği bir kötülük nedeniyle hissettiği içsel panik olarak tanımlar. Ancak ayetteki "korkuyorlar mı?" (yehâfûne) sorusu, rasyonel bir korkuyu değil, tamamen münafıkların kendi içlerindeki adaletsizliğin dışarıya (Allah ve Resulüne) yansıtılmış (projeksiyon) halini, yani "paranoyayı" ifade eder.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, korku eyleminin psikolojik ve sosyolojik altyapısını inceler. Kendi hayatları zulüm, hile ve haksızlık (hayf) üzerine kurulu olan münafıklar; Allah'ın ve Peygamberin de kendilerine "haksızlık yapacağından" korkarlar. Bu, bozuk bir fıtratın, mutlak adaleti kendi hastalıklı terazisinde tartarak ürettiği illüzyonik bir korkudur.
Yehîfe (يَحِيفَ)
Kelimenin kökü ha-ye-fe (ح ي ف) harfleridir. Doğru yoldan sapmak, adaletten ayrılmak, haksızlık yapmak, zulmetmek ve hüküm verirken taraflı davranmak anlamlarına gelir.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "meyletmek, bir tarafa haksızca eğilmek ve orta yolu (itidali) terk etmek" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "hayf" kelimesini özellikle hukuki bağlamda, yargıcın veya otoritenin hüküm verirken adaletten saparak bir tarafa zulmetmesi (kayırmacılık yapması) olarak tanımlar.
Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an eserinde bu kökün Sami dillerindeki adalet ve sınır ihlali kavramlarıyla olan tarihsel akrabalığını belirtir. Dini terminolojide "hayf", mutlak hukukun şahsi hevalar (arzular) uğruna eğilip bükülmesidir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimenin Allah ve Resulü ile yan yana getirilmesinin teolojik zıtlığını ve absürtlüğünü tahlil eder. Münafıkların "Allah ve Resulünün onlara haksızlık/tarafkirlik yapmasından (yehîfe) korkmaları", onların ilahi adalet mefhumundan ne kadar uzak olduklarının ontolojik kanıtıdır. Allah, mutlak adalettir; mutlak adaletten "haksızlık" (hayf) beklemek, zihnin ve kalbin tamamen iflas ettiğini gösterir.
Ez-Zâlimûne (الظَّالِمُونَ)
Kelimenin kökü zı-lam-mim (ظ ل م) harfleridir. Etimolojik olarak bir şeyi ait olduğu yerin dışına koymak, haksızlık etmek, sınırı aşmak, karanlık (zulmet) ve adaletin zıddı anlamlarına gelir.
İbn Fâris, bu kökün temel manasının "ışığın yokluğu (karanlık)" ve "hakkı kendi meşru ve doğru konumundan saptırmak" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "zulüm" kavramını noksanlaştırmak, hakkı gasp etmek ve ilahi nizamı ihlal etmek olarak tahlil eder. Ayetin sonundaki "Hayır, asıl zalim olanlar onların ta kendileridir" (bel ulâike humu'z-zâlimûn) vurgusu, münafıkların Allah ve Resulüne yönelttikleri o "haksızlık" (hayf) iftirasını alıp kendi yüzlerine çarpan kesin bir hukuki karardır.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Ahlaki Kavramlar eserinde zulüm kavramını, İslam ahlak felsefesindeki en büyük yıkıcı güç olarak inceler. İzutsu'ya göre münafıklar, adaletin divanından kaçarak ve Peygamberin adaletinden şüphe ederek sadece bir günah işlememişler; aynı zamanda kendi fıtratlarına, toplumsal sözleşmeye ve ilahi nizama karşı "zulmetmişlerdir".
Dücane Cündioğlu, kelimenin retorik ağırlığını ve ayetteki kapanış gücünü analiz eder. Ayet, birbiri ardına sıraladığı teşhislerle (kalp hastalığı, şüphe, haksızlığa uğrama korkusu) münafıkların iç dünyasını deşifre ettikten sonra, bu "bel ulâike humu'z-zâlimûn" (asıl zalimler onlardır) cümlesiyle tüm teşhisi nihai bir hükme bağlar. Onlar adaletten haksızlık (hayf) bekleyen mağdurlar değil; bizzat adaleti katleden, gerçeği kendi çıkarları için büken asıl "zalimlerdir". Mesele bir yargı korkusu değil, onların kendi varoluşsal zulümleridir.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla