Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Nûr Sûresi, 48. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Nûr Sûresi, 48. Ayet

    وَاِذَا دُعُٓوا اِلَى اللّٰهِ وَرَسُولِه۪ لِيَحْكُمَ بَيْنَهُمْ اِذَا فَر۪يقٌ مِنْهُمْ مُعْرِضُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve-iżâ du’û ila(A)llâhi verasûlihi liyahkume beynehum iżâ ferîkun minhum mu’ridûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      47. “Allah’a da, resûle de inandık ve boyun eğdik diyorlar, bunu söyledikten sonra da içlerinden bir grup yan çiziyor. Bunlar inanmış kimseler değildir.

      48. “Aralarındaki anlaşmazlıklar hakkında karar versin diye Allah’a ve resulüne çağırıldıklarında bir de bakıyorsun içlerinden bir grup buna karşı çıkmış!

      49. “Haklı çıkacaklarını bilirlerse koşarak ona geliyorlar.

      50. “Bunların kalplerinde çürüklük mü var, yoksa şüpheye mi düştüler ya da Allah’ın ve resûlünün kendilerine haksızlık etmesinden mi korkuyorlar? Hayır, asıl haksızlık edenler kendileridir.

      Münafıkların Özellikleri

      Allah’a da, resûle de inandık ve boyun eğdik” diyorlar, bunu söyledikten sonra da içlerinden bir grup yan çiziyor. Bu beyanın yorumu hakkında ihtilaf edilmiştir; İbn Abbâs ve daha başka bazı müfessirler şöyle demiştir: Hz. Ali (r.a.) ile Hz. Osman (ra.) arasında Hz. Osman’ın Hz. Ali’den satın almış olduğu bir arazi yüzünden bir husumet olmuştu. Bu konuda Hz. Peygamber’e (s.a.) giderek aralarında hükmetmesini istediler. Hz. Peygamber (s.a.) Hz. Ali’nin lehine Hz. Osman’ın aleyhine araziyi ona vermeye hükmetmişti. Osman’ın kavmi dediler ki: “Ne olacak?! Nasıl olsa o amcasının oğlu ve onun yanında senden daha değerli. O yüzden senin aleyhine onun lehine hükmetti”. Ya da buna benzer sözler söylediler. Bunun üzerine bu âyet ve devamı Hz. Osman’ın kavmi hakkında indi. Ancak bu uzak bir ihtimaldir. Çünkü Hz. Osman’ın ve kavminin Hz. Peygamber (s.a.) hakkında akıllarından böyle şeyler geçirmiş olmaları mümkün değildir. Bazıları dedi ki: Bu âyet münafıklardan Bişr hakkında inmiştir. Şöyle ki: Yahudilerden bir adam ile Bişr arasında bir husumet vardı. Yahudi Bişr’e Hz. Peygambere başvurmaları konusunda çağrıda bulundu. Bişr ise Kâb b. Eşref’e gitmelerini istedi ve “Şüphesiz Muhammed bize haksızlık eder!” dedi ya da buna benzer laflar etti. Bunun üzerine bu âyet nâzil oldu. Ancak biz, âyetin özel olarak kimin hakkında indiğini bilmesek de münafıklar hakkında indiğine dair bir beyan bulunmaktadır. Âyetin zâhirinde onların Hz. Peygamber’in (s.a.) haklarında haktan gayrısıyla hükmetmeyeceğini bildiklerine dair delil vardır. Görmez misinki Allah Teâlâ âyetin devamında Haklı çıkacaklarını bilirlerse koşarak ona geliyorlar buyurmaktadır. Yani koşarak ve itaat ederek. Eğer onlar bilselerdi ki Hz. Peygamber (s.a.) kendileri hakkında, haklı bile olsalar hep haksız hüküm verir, o takdirde mahkemeleşmek için, onun kendilerine zulüm ve haksızlık edeceği endişesiyle ona hiç gitmezlerdi. Ancak bu âyetin bağlamında belirtilen husus, böylesi bir yorumu imkânsız kılmaktadır. O da şu İlâhî beyandır: Bunlarm kalplerinde çürüklük mü var, yoksa şüpheye mi düştüler ya da Allah’m ve resûlünün kendilerine haksızlık etmesinden mi korkuyorlar? Hayır, asıl haksızlık edenler kendileridir. Bu beyanda şu anlama işaret vardır: Onlara göre Hz. Peygamber kendilerinin lehine hükmetmez ve haksızlık eder. Çünkü şöyle buyurulmuştur: Bunların kalplerinde çürüklük mü var, yoksa şüpheye mi düştüler ya da Allah’ın ve resûlünün kendilerine haksızlık etmesinden mi korkuyorlar? Her kim bu niteliğe sahip olursa, o kimsenin haksızlık etmesinde ye zulmünden korkulur. Ancak âyetin münafıklardan bir fırka hakkında olduğunun kabul edilmesi meseleyi açıklayabilir. Onlardan bir fırka Hz. Peygamber’in haktan başka asla bir şeyle hükmetmeyeceğini biliyorlardı. Onlardan bir grup ise kalplerinde bir hastalık taşıyorlardı, bir fırka da kuşku duyuyordu ve bir fırka da zulmünden korkuyordu. Onlar birçok fırka halinde idiler. Görmez misin ki şöyle buyurmuştur: “Onların içinde öyleleri var ki, ‘Allah bize lütuf ve kereminden bahşederse’ diye Allah’a söz vermişlerdi”. Kimi vardı şöyle derdi, kimi de vardı böyle derdi. Ya da âyetin yorumu şöyle olmalıdır: Haklı çıkacaklarını bilirlerse koşarak ona geliyorlar. Yani hak, kendi lehlerine hükmedilecek olursa boyun eğerek ona gelirler. Yani eğer bilirlerse ki o kesinlikle kendi lehlerine hükmedecek o takdirde ona gelirler, aksi halde ona gelmezler. Eğer böyle ise o takdirde akabinde belirtildiği gibi kalplerinde çürüklük oluşu, risâleti hakkında kuşku duymaları, kendilerine haksızlık yapacağı korkusu taşımaları yerinde olacaktır. Âyetin tevilinin işte bu İki ihtimale göre olması muhtemeldir. Başka türlü olmasına gelince öyle bir ihtimali biz bilmiyoruz. En doğrusunu Allah bilir.

      Bunlar inanmış kimseler değildir. Çünkü onun risâleti hakkında kuşku ya da şüphe duyan ve onun kendilerine zulmedeceği endişesi taşıyan kimse kâfirdir, mümin değildir.

      Bunların kalplerinde çürüklük mü var, yoksa şüpheye mi düştüler ya da korkuyorlar mı? Zâhiri itibariyle her ne kadar şek içerse de bunun iki izahı vardır: Birincisi soruya verilecek cevabın olumlu ve kesinlik ifade etme (tahkik) üzere olmasıdır. Buna göre mâna şöyle olur: Bunların kalplerinde kesinlikle çürüklük vardır, şüpheye düşmüşlerdir ve korkmaktadırlar. Nitekim istifham harfi hakkında zahirde her ne kadar soru olsa da tahkik için olduğunda onun bilme ve olumlu anlama geldiğini belirtmiştik Buna göre kendisi hakkmda soru yöneltmek kabil olmayan şeyler hakkında istifham, sen elbet bildin ve gördün... vb. anlamında olmaktadır. Burada da öyledir. İkincisi: Sözü edilen hususların belirttiğimiz gibi farklı fırkalar hakkında olduğudur. Fırkalardan biri bildi ki o ancak hak ile hükmeder, onlardan diğer bir fırka kuşku duyar, bir başka fırka da onun haksızlık etmesinden ve zulmünden korkar. İbn Kuteybe şöyle demiştir: “Müz'inîne” (مُذْعِنِينَ) kelimesi boyun eğenler anlamındadır. Ebû Avsece ise onu koşanlar ve itaat edenler diye yorumlamıştır. Nitekim “nâka miz’ân” (نَاقَةٌ مِذْعَانٌ) tabiri serî giden deve anlamında kullanılır. Çoğulu “nûk mizâ‘în” (نُوقٌ مَذَاعِينُ) şeklindedir. “Hayf” (الْحَيْفُ) ise cevr, yani haksızlık ve zulüm etmek demektir. "Hâfe, yehîfu, hayfen fehuve hâifun” (حَافَ، يَحِيفُ، حَيْفًا، فَهُوَ حَائِفٌ) şeklinde kullanılır.

      Aralarında karar versin diye Allah’a ve resûlüne çağırıldıklarında ... Allah’a çağırıldıklarında... Çağrının Allah’a izafe edilmesinin iki yoruma ihtimali vardır: Birincisi, Allah’ın kitabına ve resûlüne çağrılmalarıdır. İçlerinden bir grup yan çiziyor. Şu âyette olduğu gibi: “Onlara, Allah’ın indirdiğine ve peygambere gelin’ denildiği zaman münafıkların senden iyice uzaklaştıklarını görürsün”. İkincisi, Allaha yapılan nispetin bizzat resûlüne yapılmasıdır. “Resûlullaha itaat eden Allaha itaat etmiş olur” meâlindeki âyette olduğu gibi resûle itaat eden Allaha itaat etmiş sayılır. Buna göre Allaha yönelik çağrıyla resûlüne çağrı yapılması mümkündür ve bu kastedilmiş olabilir. Şu halde Bunların kalplerinde çürüklük mü var, yoksa şüpheye mi düştüler ya da Allah’ın ve resûlünün kendilerine haksızlık etmesinden mi korkuyorlar? meâlindeki âyette bahsedilen korkularından maksat Allah’ın kendilerine haksızlık ve zulüm yapması değil, aksine resûlünün ya da kitabının haksızlık etmesi olmaktadır. En doğrusunu Allah bilir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Du'û (دُعُوا)

        Kelimenin kökü dal-ayn-vav (د ع و) harfleridir. Etimolojik olarak birini seslenerek çağırmak, nida etmek, bir şeye teşvik etmek, talep etmek ve davet etmek anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, Mekâyisü'l-Luğa eserinde bu kökün temel manasının "ses ve söz ile bir şeyi kendine doğru çekmek, yönlendirmek" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât sözlüğünde "da'vet" kavramını, kişiyi belirli bir duruma veya mekana yönelmeye sevk eden iradi bir çağrı olarak tanımlar. Ayette fiilin edilgen (meçhul) kalıpta "du'û" (çağrıldıklarında) şeklinde gelmesi, bu davetin onların kendi içsel arzularından kaynaklanmadığını, aksine dışarıdan gelen, onları bağlayıcı ve hukuki bir yüzleşmeye zorlayan üst bir otoritenin (ilahi ve nebevi otoritenin) resmi celbi olduğunu ifade eder.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Ahlaki Kavramlar eserinde "da'vet" eylemini, İslam toplumunun inşasındaki merkezi çağrı olarak tahlil eder. Münafıklar, kabileci (Cahiliye) hukukundan kopup yeni ahlaki ve hukuki merkeze (İslam'a) "çağrıldıklarında", bu davetin bağlayıcılığı karşısında kendi sahte sadakatleriyle yüzleşmek zorunda kalırlar.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin fıkhi ve sosyolojik ağırlığını inceler. Buradaki çağrı (du'û) sıradan bir sohbet daveti değil; anlaşmazlıkların çözümü için kurulan adaletin divanına (mahkemeye) yapılan resmi bir ihtardır. Edilgen yapı, davet edenin gücünü ve davet edilenin o güce karşı takındığı kaçak pozisyonu vurgular.

        Liyahkume (لِيَحْكُمَ)

        Kelimenin kökü ha-kef-mim (ح ك م) harfleridir. Hüküm vermek, adaleti sağlamak, engellemek, düzeltmek, zulme mani olmak ve karar kılmak anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde "men etmek, haksızlığı ve fesadı durdurmak" manasının yattığını belirtir. Atın ağzına takılan ve onu kontrol altında tutup taşkınlığını engelleyen gem'e (kantarmaya) bu kökten hareketle "hakemetu'l-feres" denilir. Hüküm vermek de, taraflar arasındaki haksızlığı dizginlediği ve zulmü engellediği için bu kelimeyle ifade edilmiştir.

        Râgıb el-İsfahânî, "hüküm" kavramını bir şeyi düzeltmek amacıyla şüpheyi ve ihtilafı ortadan kaldırmak olarak tanımlar. Başındaki "lam" (li) edatı, çağrının nihai amacını (gaye) belirtir: Peygambere çağrılmalarının sebebi kör bir itaat beklentisi değil, aralarındaki çekişmenin "hükme bağlanarak" (liyahkume) adil bir şekilde çözülmesidir.

        Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an eserinde bu kökün Sami dilleri havzasında (İbranice, Aramice ve Süryanicede) yargı, yöneticilik ve bilgelik anlamlarında ortak ve çok güçlü bir kurumsal terim olduğunu belirtir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin Medine dönemindeki siyasi ve hukuki bağlamına dikkat çeker. "Liyahkume" (hüküm vermesi için) fiili, Peygamberin sadece uhrevi bir müjdeleyici değil, aynı zamanda Medine'deki mutlak yasa koyucu ve yargıç (hakim) sıfatını tesciller. Münafıkların kaçtığı şey dinin soyut inançları değil, kendi maddi çıkarlarına ters düşebilecek bu somut, dünyevi ve bağlayıcı "hüküm" (yargı) yetkisidir.

        Beynehum (بَيْنَهُمْ)

        Kelimenin kökü be-ye-nun (ب ي ن) harfleridir. İki şeyin arası, ayrılık, mesafe, uzaklık ve aynı zamanda açığa çıkmak, netleşmek anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, bu kökün birbirine zıt iki temel anlam taşıdığını belirtir: Birincisi "iki nesne veya kişinin arasının açılması, ayrılması"; ikincisi ise "bir şeyin şüphelerden arınarak apaçık ortaya çıkması" (beyân).

        Râgıb el-İsfahânî, kelimeyi "ihtilaf eden iki tarafın ortası/ilişkisi" bağlamında tahlil eder.

        Angelika Neuwirth, kelimenin ayet içindeki adalet vurgusunu retorik bir açıdan inceler. Peygamberin vereceği hükmün "aleyhlerine" veya "lehlerine" değil, doğrudan "aralarında" (beynehum) verilecek olması, nebevi mahkemenin tarafsızlığını ve ihtilafı "netleştirme" (beyân) amacını gösterir. Münafıklar, bu mutlak adil "orta noktadan" (beyn) kendi aleyhlerine bir karar çıkacağını bildikleri için kaçmaktadırlar.

        Ferîkun (فَرِيقٌ)

        Kelimenin kökü fe-ra-kaf (ف ر ق) harfleridir. Etimolojik olarak ayırmak, iki şeyin arasını bölmek, bütünden ayrılan parça, fırka, grup ve topluluk anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, bu kökün "birbiriyle birleşik ve bütün halinde olan nesneleri birbirinden koparmak, dağıtmak" manasını taşıdığını belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ferîk" kelimesini ana gövdeden kendi inisiyatifiyle ayrılan veya farklı bir yol tutan insan bölüğü olarak tanımlar.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimenin önceki ayetlerdeki nifak (ikiyüzlülük) karakteriyle bağını kurar. Münafıklar homojen, sarsılmaz bir inanç topluluğu (cemaat) değildirler; çıkarları tehlikeye düştüğünde veya adaletin kılıcıyla yüzleştiklerinde, hemen kendi içlerinden veya İslam toplumunun ana gövdesinden (cemaatten) ayrışıp dağılan "fırkalara/bölüklere" (ferîk) dönüşürler. Bu kelime, çıkara dayalı bağlılığın ne kadar kırılgan ve "parçalanmaya" (iftirak) müsait olduğunu etimolojik olarak ifşa eder.

        Mu'ridûn (مُعْرِضُونَ)

        Kelimenin kökü ayn-ra-dad (ع ر ض) harfleridir. Genişlik, kendini göstermek, bir şeyin yan tarafı, enine gitmek ve yüz çevirmek, sırt dönmek anlamlarına gelir. "İ'râz" (yüz çevirme) mastarından türeyen ism-i fâil (etken sıfat) çoğul kalıbındadır.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir şeyin eni, geniş yüzeyi" olduğunu belirtir. Kişinin bir kişiye veya konuya karşı "mu'rız" (yüz çeviren) olması; o kişiye doğru cepheden bakmayı reddedip, ona yan/geniş tarafını (arzını) dönerek bedenen ve zihnen ondan uzaklaşmasıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, "i'râz" eylemini, kabul edilmesi gereken bir gerçekten kasıtlı olarak kaçmak, ona yönelmeyi reddedip sırt çevirmek olarak tanımlar.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin psikolojik ve fiziksel boyutunu harmanlayarak bir analiz yapar. "Mu'rid" (yüz çeviren) olan kişi, sadece sözlü olarak "ben bu mahkemeyi tanımıyorum" demez; onun bütün beden dili, duruşu ve eylemi, hakikatin bağlayıcılığından bir "kaçış ve yan çizme" (i'râz) halidir. Adaletin divanına (hükme) çağrılan münafık fırkasının aniden bu "yan çizen/yüz çeviren" (mu'ridûn) kimliğe bürünmesi, nifakın karakteristiğidir.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin morfolojik yapısını edebi bir zıtlık üzerinden inceler. Ayetin başında yer alan "çağrıldıklarında" (du'û) fiili edilgen ve anlık bir durumu ifade ederken; cümlenin sonundaki "yüz çevirenler" (mu'ridûn) kelimesi isim cümlesi formunda (ism-i fâil) gelmiştir. Bu dilbilgisel tercih, onların haktan ve adaletten yüz çevirmelerinin anlık bir hata veya tesadüf olmadığını, aksine onların karakterlerine işlemiş, kalıcı ve sürekli (sabit) bir "nitelik" olduğunu etimolojik bir kesinlikle ortaya koyar.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X