وَاللّٰهُ خَلَقَ كُلَّ دَٓابَّةٍ مِنْ مَٓاءٍۚ فَمِنْهُمْ مَنْ يَمْش۪ي عَلٰى بَطْنِه۪ۚ وَمِنْهُمْ مَنْ يَمْش۪ي عَلٰى رِجْلَيْنِۚ وَمِنْهُمْ مَنْ يَمْش۪ي عَلٰٓى اَرْبَعٍۜ يَخْلُقُ اللّٰهُ مَا يَشَٓاءُۜ اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Nûr Sûresi, 45. Ayet
Daralt
X
-
"Allah hareket eden her canlıyı bir sudan yarattı. Bunlardan kimi karnı üzerinde sürünür, kimi iki ayak üzerinde yürür, kimi de dört ayak üzerinde yol alır. Allah dilediğini yaratıyor, Allah her şeye kadirdir."
Allah hareket eden her canlıyı bir sudan yarattı. Bu beyan -en doğrusunu Allah bilir ya- “Göklerin ve yerin egemenliği Allaha aittir” meâlindeki âyetle bağlantılıdır. Allah Teâlâ bulutu ve onda olan tedbiri, ümi, hikmeti andı, ayrıca gecenin ve gündüzün kısaltılmasını ve onlarda bulunan tedbir, ilim, hikmet ve kudreti andı. Buna göre Allah hareket eden her canlıyı bir sudan yarattı meâlindeki âyet de O nun kudretini, egemenliğini, ilmini ve tedbirini anlatıyor. Allah Teâlâ bildirdi ki bütün mahlûkatı bunca cinslerinin farklı ve özlerinin ayrı ayrı olmasına rağmen bu sudan, aynı unsurdan yarattı. Onlar tabiatları gereği kendiliklerinden öyle olmadı. Keza sonradan elde edilmiş bir ilim ve tedbir ile değil, aksine tek ve zatı ile âlim olan birinin yönetim ve düzenlemesi ile oldu. Zira eğer tabiatları gereği kendüiklerinden olsaydı o takdirde tek bir takdir ve tek bir özellikte ortaya çıkarlardı. İkincisi insanlar içinde bilge kimselerden hiçbiri, bu âlemin inşasının nasü olduğunu ve bu yaratıkların bu sudan nasıl yaratıldıklarını bir türlü kavrayamamıştır. Çünkü Allah Teâlâ öyle yaratmıştır ve onları yaratmış olduğu sularda ne bir özellik ne de o yaratıkların cevherinden herhangi bir unsur vardır. Onların inşa edümiş olması gösteriyor ki Allah, zatı ile kadirdir, O’nu hiçbir şey aciz yapamaz. O sebep aracılığıyla da sebep olmaksızın yaratır. Zira O mahlûkatı bir hikmete göre yaratmıştır. Onu hiçbir bilge insan kavrayamamıştır. Bu mahlûkatm yaratılmış olması bu hikmetlere ve sebeplere işaret eder ve O, onlara emirler ve yasaklar koymadan başıboş bırakmak için lıiçbir şeyi öylesine gelişigüzel yaratmaz. Mademki emirler ve yasaklar vardır, öyle ise yapılanlara karşılık verilmesi için ölümden sonra yeniden diriltilme de olacaktır. Bu varlıkları sudan yaratmaya kadir olan kudreti, onları yeniden canlandırmaya da kadir olduğuna vc O’nu hiçbir şeyin aciz kılamayacağına da delâlet eder. Çünkü buna kadir olan sözünü ettiğimiz hususa da kadir olur.
Bunlardan kimi karnı üzerinde sürünür, kimi iki ayak üzerinde yürür, Allah Teâlâ bunu en doğrusunu Allah bilir ya, iki sebepten dolayı belirtmiştir: Ya onlara vermiş olduğu nimetlerini, iyiliklerini vc onlara ihsanda bulunduğu lütuf vc keremini hatırlatmak içindir. Çünkü O bildirdi ki bu âlemi kendilerinde bir ihtiyar olmaksızın ya da onu gerekli kılacak herhangi bir hak etmişlikleri olmaksızın mutedil ve düzgün olarak yarattı. Buna mukabil kendilerinin dışında kalan hayvanları ise yüzleri üzerine kapanık halde, karınları üzerinde sürünür vaziyette yarattı. Bu tamamen O ndan bir lütuf ve ihsandır ve nimettir. Ya da O, bunu kâfirin âhiretteki hallerine misal olsun diye anlattı. Tıpkı şu İlâhî beyanda olduğu gibi: “Şimdi (düşünün, önünü görmeden), yüzüstü sürünen mi hedefe erişir, yoksa doğru yolda düzgün yürüyen mi?” Ve bildirdi ki kâfirler kıyâmet gününde yüzüstü kapanmış halde sürünür bir vaziyette olacaklardır, müslümanlar ise ayakta dik ve düz halde yürüyor olacaklardır.
Allah dilediğini yaratıyor. Sebep vasıtasıyla ve sebepsiz olarak her ne dilerse onu yaratıyor. Allah her şeye kadirdir. Çünkü O, zatı ile kadirdir, kudreti başkasından elde ettiği bir güç ile değil.
Yorumu Yorumla
-
Haleka (خَلَقَ)
Kelimenin kökü hı-lam-kaf (خ ل ق) harfleridir. Etimolojik olarak bir şeyi yoktan var etmek, ölçüp biçmek, bir şeye şekil vermek, pürüzsüz hale getirmek ve takdir etmek anlamlarına gelir.
İbn Fâris, Mekâyisü'l-Luğa eserinde bu kökün temel manasının "bir şeyi belirli bir ölçüye, nizama ve amaca göre takdir etmek (belirlemek)" olduğunu belirtir. Deriden bir eşya yapmadan önce deriyi ölçüp biçen zanaatkarın eylemine de bu kökten hareketle "halk" denir.
Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât sözlüğünde "halk" eylemini iki boyutta tahlil eder. Birincisi, bir şeyi hiçbir örneği yokken hiçlikten (ademden) icat etmektir ki bu sadece Allah'a mahsustur. İkincisi ise bir varlığı mevcut bir maddeden başka bir forma dönüştürerek inşa etmektir. Ayette canlıların (dâbbe) sudan "yaratılması", bu ikinci anlama, yani mevcut bir özden (sudan) belirli bir ölçü ve hikmetle yeni bir biyolojik form inşa edilmesine işaret eder.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Allah ve İnsan eserinde "halk" kavramını ontolojik bir düzen inşası olarak inceler. İzutsu'ya göre Kur'an'daki yaratma eylemi, kaostan (belirsizlikten) kozmosa (düzene) geçiştir. Canlıların sudan yaratılması, ilahi iradenin şekilsiz ve akışkan bir maddeye (suya) sınır, şekil ve fonksiyon (yürüme, sürünme) kazandırarak varlığı tasarımlamasıdır.
Dâbbetin (دَابَّةٍ)
Kelimenin kökü dal-be-be (د ب ب) harfleridir. Yavaşça yürümek, sürünmek, emeklemek, yeryüzünde hareket eden ve debelenen her türlü canlı varlık anlamlarına gelir.
İbn Fâris, bu kökün temelinde "yeryüzünde hafif ve yavaş adımlarla, karıncayı andırır bir biçimde hareket etmek" fikrinin bulunduğunu belirtir. Zamanla yeryüzünde hareket eden tüm canlıları kapsayan genel bir isme dönüşmüştür.
Râgıb el-İsfahânî, kelimenin hayvanlar, böcekler ve sürüngenler için kullanıldığını, ancak Kur'an'da felsefi bir kapsayıcılıkla "yeryüzünde kımıldayan, hayat emaresi gösteren tüm biyolojik varlıkları" (insan dahil) ifade ettiğini tahlil eder.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimeyi biyolojik çeşitliliğin ve hayatiyetin ontolojik sembolü olarak değerlendirir. Yeryüzünde "debelenen/hareket eden" (dâbbe) her varlık, formları ve hareket biçimleri ne kadar farklı olursa olsun, ilahi yaratılışın o muazzam ve ortak "yaşam" paydasında birleşir.
Mâin (مَاءٍ)
Kelimenin kökü mim-vav-he (م و ه) harfleridir. Etimolojik olarak su, sıvı, hayat kaynağı ve canlılığın özü anlamlarına gelir.
İbn Fâris, bu kökün doğrudan bilinen sıvı (su) olduğunu ve canlılığın devamlılığının bu öz sıvıya bağlandığını ifade eder.
Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an eserinde bu kelimenin Sami dilleri havzasındaki (özellikle İbranice "mayim" ve Aramice "mayyâ") ortak kökenini inceler. Antik Ortadoğu kozmolojilerinde suyun ilk ve kaotik yaratılış maddesi olarak mitolojik bir hüviyeti varken; Kur'an'ın bu kelimeyi (mâ') tüm mitolojik unsurlarından arındırarak, onu tamamen biyolojik bir gerçekliğe, "tüm canlıların ortak hammaddesine" indirgeyen bilimsel ve teolojik bir sadelikle kullandığını belirtir.
Angelika Neuwirth, su metaforunu Kur'an'ın "birlik" (tevhid) vurgusu bağlamında analiz eder. Yeryüzündeki onca farklı türün, rengin, hareket biçiminin (karnı üstünde sürünenler, iki ayaklılar, dört ayaklılar) köken itibariyle tek ve son derece basit bir maddeye (suya) indirgenmesi; o devasa çeşitliliğin arkasındaki Yaratıcının mutlak tekliğini (vahdetini) ispatlayan kusursuz bir edebi kurgudur.
Yemşî (يَمْشِي)
Kelimenin kökü mim-şın-ye (م ش ي) harfleridir. Yürümek, mesafe kat etmek, ilerlemek ve bir yerden bir yere hareket etmek anlamlarına gelir.
İbn Fâris, bu kökün "ayaklar üzerinde hareket ederek bir noktadan diğerine gitmek" manasını taşıdığını belirtir.
Dücane Cündioğlu, "meşy" (yürüme) eyleminin farklı formlarda (karnı üstünde, iki ayakla, dört ayakla) tekrarlanmasını estetik ve varoluşsal bir koreografi olarak tahlil eder. Canlılık sadece statik bir varoluş değil, sürekli bir devinimdir (yemşî). İlahi tasarım, aynı hammaddeden (su) ürettiği varlıklara mekanda yer değiştirme yeteneğini çok farklı "yürüme" formlarıyla vererek yaratılıştaki sanatsal taşkınlığı ve zenginliği sergiler.
Batnihî (بَطْنِهِ)
Kelimenin kökü be-tı-nun (ب ط ن) harfleridir. Karın, gövde, iç taraf, gizli olan ve dışın (zahr) zıddı anlamlarına gelir.
İbn Fâris, bu kökün "bir şeyin saklı kalan iç kısmı ve insanın veya hayvanın mide/karın bölgesi" olduğunu ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "batn" kelimesini dışarıdan görünmeyen içsellik olarak tanımlar. Ayette "karnı üzerinde yürüyenler" (yılanlar, sürüngenler, solucanlar vb.) ile hareketin en alt/yere en yakın (süflî) formu tasvir edilir. Varlık hiyerarşisinde ayakları dahi olmayan bu sürüngenler bile o devasa ilahi yaratılış denkleminin (sudaki ortaklığın) dışına itilmemiş, mükemmel bir parça olarak zikredilmişlerdir.
Ricleyni (رِجْلَيْنِ)
Kelimenin kökü ra-cim-lam (ر ج ل) harfleridir. Ayak, bacak, yürümeyi sağlayan uzuv ve ayakta durmak anlamlarına gelir. Kelime tesniye (ikil) formundadır.
İbn Fâris, bu kökün "canlıyı ayakta tutan ve ilerlemesini sağlayan alt uzuv" olduğunu belirtir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, fıkhi ve tefsir geleneğinde iki ayak (ricleyni) üzerinde yürüyenler kategorisinin, yeryüzünde insanın ontolojik dik duruşunu ve kuşların hareket biçimini kapsayan yapısal bir sınıflandırma olduğunu aktarır.
Erba'ın (أَرْبَعٍ)
Kelimenin kökü ra-be-ayn (ر ب ع) harfleridir. Dört sayısı, dörtte bir, bahar mevsimi ve bir yerde ikamet etmek anlamlarına gelir.
İbn Fâris, matematiksel bir kök olan bu ifadenin dört sayısını karşıladığını belirtir.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, hayvanlar aleminin (dâbbe) karnı üstünde sürünenler, iki ayaklılar ve dört ayaklılar (erba'ın) olarak üçe ayrılmasını, Kur'an'ın bedevi muhatabının zihnine hitap eden pedagojik bir biyolojik tasnif olarak değerlendirir. Detaylara boğmadan, doğadaki en görünür hareket mekanizmaları üzerinden Yaratıcının sınırsız varyasyon gücüne (sanatına) dikkat çekilir.
Kadîrun (قَدِيرٌ)
Kelimenin kökü kaf-dal-ra (ق د ر) harfleridir. Etimolojik olarak mutlak güç sahibi olmak, ölçmek, miktarını belirlemek, bir şeyi tam kıvamında ve ölçüsünde yapmak anlamlarına gelir.
İbn Fâris, bu kökün "bir eylemi gerçekleştirmeye yetecek mutlak kuvvet ve o eylemin miktarını/sınırını belirleme (takdir)" manasını taşıdığını belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "Kadîr" sıfatını sadece kaba bir güç (kuvvet) olarak değil, hikmetle harmanlanmış ölçülü bir kudret olarak tanımlar. Allah, her şeyi yapmaya güç yetirendir; ancak bu gücü rastgele değil, her canlıya uygun yürüme organını (karın, iki ayak, dört ayak) en mükemmel ölçüyle (kader/kudret) vererek sergiler.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin kapanışındaki bu ilahi sıfatın ontolojik işlevini tahlil eder. Tek bir maddeden (sudan) birbirine benzemeyen milyarlarca farklı canlı formunun üretilmesi kör bir tesadüfün veya evrimsel bir rastlantının eseri olamaz. Ayet, bu muazzam biyolojik çeşitliliğin (yürüme biçimlerinin) ancak "her şeye tam bir ölçü ve mutlak bir güçle hükmeden" (alâ kulli şey'in kadîr) bilinçli bir Yaratıcının eseri olabileceğini etimolojik olarak mühürler.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla