اَلَمْ تَرَ اَنَّ اللّٰهَ يُسَبِّـحُ لَهُ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَالطَّيْرُ صَٓافَّاتٍۜ كُلٌّ قَدْ عَلِمَ صَلَاتَهُ وَتَسْب۪يحَهُۜ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ بِمَا يَفْعَلُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Nûr Sûresi, 41. Ayet
Daralt
X
-
“Görmez misin ki, göklerde ve yerde olanlar, havada kanatlarını açarak hareketsiz gibi duran kuşlar Allah’ı tesbih ederler. Hepsi duasını ve tesbihini bilmekte, Allah da onların bütün yaptıklarını bilmektedir.”
Kevnî Âyetler
Görmez misin ki, göklerde ve yerde olanlar... Allah’ı tesbih ederler. “Elem talem” (أَلَمْ تَعْلَمْ) ve “elem tera” (أَلَمْ تَرَ) gibi ifadeler zâhirde taaccüp ve istifham harfidir. Biri diğerine hayretini ifade etme ya da soru sorma amacıyla “elem tera keza, ve elem ta'lem keza” (أَلَمْ تَرَ كَذَا، وَأَلَمْ تَعْلَمْ كَذَا) yani “Görmez misin?!” ve “Bunu bilmez misin?” der. Ancak bu Allah Teâlâ hakkında şu iki anlamda kullanılır: Birincisi “kad raeyte ve alimte” (قَدْ رَأَيْتَ وَعَلِمْتَ), yani elbette gördün ve bildin! anlamındadır. Çünkü Allah Teâlâ için istifham, yani bir şeyi öğrenmek için soru sormak caiz değildir. İkincisi de emir anlamıdır. Yani “i'lem ve ra” (اِعْلَمْ وَرَ) “Bil ve gör!” takdirindedir. Nitekim bu hususu birçok yerde belirtmiştik.
Göklerde ve yerde olanlar Allah'ı tesbih ederler. Sözü edilen nesnelerin tesbihi iki şekilde olabilir: Birincisi yaratılış ve yapıları itibariyle tesbih etmeleri: Zira her bir varlığın hilkatinde Allah Teâlâ’nm vahdâniyetine ve eşi benzeri olmaktan yüceliğine, her türlü noksanlıklardan uzak olduğuna, rubûbiyetine şehâdet ve ulûhiyette eşsiz ve tek olduğuna işaret eden deliller vardır. İkincisi Allah Teâlâ kuşlar, hayvanlar ve diğer varlıkların bünyelerine öyle bir özellik koyar ki onunla Allah’ı tesbih ederler ve bunu kendileri de anlarlar, her ne kadar başkaları anlamasalar da onlar, onun bir tesbih olduğunu bilirler. Hz. Süleyman kıssasında anlatılan dağların ve kuşların tesbih etmesi işte böyle bir şeydir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Ey dağlar! Onunla birlikte tesbih edin. Ey kuşlar! Siz de!” dedik”. Bir başka İlâhî beyanda da şöyle buyurmuştur: “Her sabah ve her akşam Allah’ın yüceliğini dile getirirken dağları ve çevresinde toplanmışken kuşları Dâvûd’a eşlik ettirdik. Hepsi de Allah’a yönelmişlerdi”. Eğer sözü edilen varlıkların zikretmesi hilkaten, yani yaratılışta bulunan bir özellik itibariyle olsaydı o takdirde Hz. Süleyman ve diğer insanlar bu konuda şer'an eşit olurlardı. Aynı şekilde vakit itibariyle de akşamın bir ayrıcalığı olmaz diğerleri ile eşit olurdu. Hz. Süleyman’ın bu konuda ayrıcalıklı kılınması, sair vakitler arasında belli vakitlerin özel sayılması gösteriyor ki bu nesnelerin tesbihi, yaratılışları itibariyle kendiliğinden ortaya çıkan bir tesbih değil aksine bir şekilde onların içine koyduğu anlamda bir ibadet tesbihidir. Her ne kadar diğer yaratıklar onların tesbihini anlamasalar da. Görülmez mi ki Allah Teâlâ karıncanın sözünü haber vermiştir: “Bir karınca şöyle dedi: ‘Ey karıncalar! Yuvalarınıza girin..”. Sonra mâlumdur ki onun sözünün gerçekliği her ne kadar mümeyyiz ve muhatap kabul edilerek sınanan kimsenin sözü gibi olmasa da bir mana idi ve ondan o manayı anlamışlardı. Birinci kabilinden olmak üzere görmez misin Allah Teala organların konuşmasından ve o günde kişiye aleyhinde tanıklık etmesinden haber vermiştir. Şöyle buyunmuştur: "O ceza gününde dilleri... aleyhlerine tanıklık edecektir", "aleyhine şahitlik eder." Bunlar organlarının kendi aleyhlerine yapmış olduğu tanıklığı, her ne kadar başkaları anlamasa da kendileri anlarlar, hatta o yüzden onların tanıklığını yadırgarlar. Bu da gösteriyor ki durum, bizim dediğimiz doğrultudadır. Bu muhtemeldir ki kendilerinde bulunan bir özellik sebebiyle oluyordu ve onu kendileri anlıyorlardı ama başkaları anlamıyordu. Görmez misin ki Allah Teala suyun tabiatına öyle bir özellik koymuştur ki onun isabet ettiği ve ulaştığı her şey bayat buluyor. Bu özelliği ancak Allah Teala biliyor, ya da Allah Teala'nın ona muttali kıldığı ve kendisine elçi olarak sectiği kimse biliyor. Göklerde ve yerde olanların, kuşların vb. tesbihi işte buna göre anlaşılır. Onların tabiatlarına öyle bir özellik koymuştur ki onlar bununla kendilerinden hasıl olan bu durumun -başkaları anlamasa bile- tesbih ve tenzih olduğunu anlarlar. En doğrusunu Allah bilir. Tıpkı şu ilahi beyanda olduğu gibi: "O'nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Fakat siz onların tesbihini anlayamazsınız."
Göklerde olanlar Allah'ı tesbih ederler "Men" harfi temyiz gücü olan (akıllı) varlıklar için kullanılır. "Mâ" ise hem temyiz kabiliyeti olan akıllı hem de olmayan akılsız varlıklar için ortak kullanılır.
Havada kanatlarını açarak hareketsiz gibi duran kuşlar. Yani uçuş sırasında kanatlarını sıralayan kuşlar. Ebu Avsece benzer şey söylemiş ve şöyle demiştir: Yani havada kanatlarını sıralar ve hareket ettirmezler.
Hepsi duasını ve tesbihini bilmekte... Bazıları dedi ki: Orada olan meleklerden ve diğerlerinden her kim varsa -insan ve cun kafirleri hariç- kendi dili ve lisanı ile duasını ve tesbihini bilir. Hepsi duasını ve tesbihini bilmekte... mealindeki beyanı şöyle yorumlamak da mümkündür: Belirttiğimiz gibi onlardan her biri bilir ve anlar ki -başkası anlamasa bile- kendisi O'nu tesbih etmektedir. Sanki Allah Teala saltanatını, mülkünü ve onların ibadet ve tesbih etmelerinden zatının müstağni olduğunu belitmiş olmaktadır. Çünkü göklerde ve yerde olan her ne varsa kendisini zikretmekte olan zata nisbetle onların ibadet etmiş olmaları ile ibadeti terketmiş olmaları aynıdır; ne yarar verir ne de zarar. Yahut şöyle diyordur: Göklerin ve yerin mülkü kendisine ait olan yüce zatın, hiçbir kimsenin ne itaatine ne de ibadetine ihtiyacı vardır. İtaat ve ibadete dair ihtiyar ve fayda Allah'a değil, kullara aittir. Bu yüzdendir Allah Teâlâ onun arkasından şöyle buyurmuştur: "Göklerin ve yerin egemenliği Allah'a aittir”.
Allah da onların bütün yaptıklarını hilmektedir. Hunim evvelki yoruma yönelik olması muhtemeldir. Yani sözü edilen kimselerin yapmış oldukları tesbihi ve daha başka yaptıklarını bilir. Ya da bu ifade iptidaen genel insanlık için bir vaîd olur. Yani Allah Teâlâ herkesin yaptıklarının tümünü bilendir (ve onlardan hesaba çekecektir).
Yorumu Yorumla
-
E-lem Tera (أَلَمْ تَرَ)
Kelimenin kökü ra-elif-ye (ر أ ي) harfleridir. Görmek, bakmak, idrak etmek, bilmek ve düşünmek anlamlarına gelir.
İbn Fâris, Mekâyisü'l-Luğa eserinde bu kökün "gözle müşahede etmek" (basar) veya "kalp ile kavramak" (basiret) manasına geldiğini belirtir. Başındaki soru edatıyla (E-lem / ... görmedin mi?) kurulan bu yapı, muhatabı inkârı mümkün olmayan, apaçık bir gerçeğe şahitlik etmeye davet eden "takrîrî" (onaylatıcı) bir hitaptır.
Râgıb el-İsfahânî, "ru'yet" kavramının burada sadece fiziksel bir görmeyi değil; evrendeki nizamı akıl gözüyle fark etmeyi ve ilahi kudreti her zerrede "idrak etmeyi" ifade ettiğini tahlil eder. "Görmedin mi?" sorusu, insanın dikkatini kendi dar dünyasından çıkarıp kozmik bir tefekküre yönelten ontolojik bir sarsmadır.
Yusebbihu (يُسَبِّحُ)
Kelimenin kökü sin-be-ha (س ب ح) harfleridir. Suda hızla yüzmek, bir yöne doğru akıp gitmek ve Allah'ı her türlü eksiklikten tenzih etmek (uzak tutmak) anlamlarına gelir.
İbn Fâris, bu kökün temel manasının "uzaklaşmak ve süratle hareket etmek" olduğunu belirtir. Allah'ı tesbih etmek; O'nun zatını noksanlıklardan, şerikten ve kirlilikten sonsuz derecede "uzak" tutmak, O'nun mutlak saflığını ilan etmektir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Allah ve İnsan eserinde tesbih kavramını evrensel bir "kutsal koro" olarak niteleyir. İzutsu'ya göre göklerde ve yerde olan her şeyin "yusebbihu" (tesbih eder) olması; varlığın kendi doğasıyla (fıtratıyla) Allah'a boyun eğmesi ve O'nun azametini kendi diliyle (lisan-ı hâl) haykırmasıdır. Bu, evrenin bitmek bilmeyen ontolojik bir ibadet halidir.
Es-Semâvâti (السَّمَاوَاتِ)
Kelimenin kökü sin-mim-vav (س م و) harfleridir. Yükseklik, yücelik, üstte olan ve gökyüzü anlamlarına gelir.
İbn Fâris, bu kökün "alçaklığın (süfül) zıddı olan her türlü yükseklik" manasını taşıdığını ifade eder. Gökyüzüne "semâ" denilmesi, onun yeryüzüne nispeten yüksekte ve yüce bir konumda bulunmasındandır.
Râgıb el-İsfahânî, "semâvât"ın (gökler) çoğul olarak zikredilmesinin, ilahi kudretin kuşatıcılığını ve evrenin katmanlı, devasa yapısını temsil ettiğini belirtir. Göklerin tesbih etmesi, makro-kozmosun mutlak bir ilahi nizam içinde hareket etmesidir.
Et-Tayru (وَالطَّيْرُ)
Kelimenin kökü tı-ye-ra (ط ي ر) harfleridir. Uçmak, havada süzülmek, hızla geçmek ve kuş anlamlarına gelir.
İbn Fâris, bu kökün temelinde "havada yükselerek bir yerden bir yere süratle intikal etmek" fikrinin yattığını belirtir.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kuşların (tayr) tesbih eden varlıklar arasında özel olarak zikredilmesini edebi bir "canlılık" tasviri olarak tahlil eder. Göklerin ve yerin statik (hareketsiz görünen) azametinden sonra, gökyüzünde kanat çırpan kuşların zikredilmesi, hayatın en hareketli ve özgür formlarının bile ilahi yasaya (tesbihe) dahil olduğunu gösteren dinamik bir tablodur.
Sâffâtin (صَافَّاتٍ)
Kelimenin kökü sad-fe-fe (ص ف ف) harfleridir. Dizilmek, sıra olmak, yan yana gelmek ve kuşların uçarken kanatlarını düz bir şekilde açması anlamlarına gelir.
İbn Fâris, bu kökün "bir şeyi diğerinin yanına getirerek düzgün bir hat oluşturmak" manasına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "sâffât" kelimesini kuşların havada kanatlarını çırpmadan, süzülerek ve nizam içinde açarak durmaları (saf tutmaları) olarak tanımlar. Bu hal, kuşların en dingin ve en "teslimiyetçi" uçuş formudur. Kuşların bu nizamı (saf oluşu), ilahi iradeye duyulan sessiz ve muazzam bir boyun eğişin (secdenin) estetik bir tezahürüdür.
Alime (عَلِمَ)
Kelimenin kökü ayn-lam-mim (ع ل م) harfleridir. Bilmek, idrak etmek, tanımak ve bir şeyin hakikatine vakıf olmak anlamlarına gelir.
İbn Fâris, kök anlamının "bir şeyi diğerlerinden ayıran belirgin alamet ve iz" olduğunu ifade eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, "Her biri kendi duasını ve tesbihini bildi" (kullun kad alime salâtehu ve tesbîhahu) cümlesindeki "alime" (bildi) fiilinin öznesi üzerine durur. Bu "bilme" eylemi ya her varlığın kendi fıtri görevini bizzat bildiğini (sevk-i ilahi) ya da Allah'ın her varlığın ibadetini eksiksiz olarak bildiğini ifade eder. Kelimenin kökündeki "alamet" manası, her varlığın kendine özgü bir "işaret/yol" (dua/tesbih) ile Allah'a yöneldiğini tesciller.
Salâtehu (صَلَاتَهُ)
Kelimenin kökü sad-lam-vav (ص ل و) harfleridir. Dua etmek, yönelmek, sırtın orta kısmı (atın yarışta öndekine yaklaşması) ve ibadet (namaz) anlamlarına gelir.
İbn Fâris, bu kökün temelinde "bir şeye doğru eğilmek, yönelmek ve ona bağlanmak" manasının yattığını belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "salât" kavramını sadece bildiğimiz namazla sınırlamaz; her varlığın yaratıcısına olan mutlak yönelişi, ihtiyacı ve "dua" hali olarak tanımlar. Kuşların veya dağların "salâtı", onların kendi varlık amaçlarını (fonksiyonlarını) kusursuzca yerine getirmeleridir.
Habîrun (خَبِيرٌ)
Kelimenin kökü hı-be-ra (خ ب ر) harfleridir. Bir şeyin içyüzünü bilmek, gizli detaylara vakıf olmak ve derin bilgi sahibi olmak anlamlarına gelir.
İbn Fâris, bu kökün "dış görünüşün ötesindeki saklı hakikati kavramak" manasını taşıdığını belirtir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin "Habîr" ismiyle bitmesini, evrensel tesbihin mahiyetiyle ilişkilendirir. İnsanlar kuşların veya göklerin tesbihini (salâtını) duyamaz veya anlayamazlar; ancak Allah, bu sessiz ve gizli koroyu tüm ince detaylarıyla (hıbra) bilen "Habîr"dir. O, her varlığın fıtratındaki o gizli yönelişi (zikri) mutlak olarak ihata etmektedir.
Yef'alûne (يَفْعَلُونَ)
Kelimenin kökü fe-ayn-lam (ف ع ل) harfleridir. Yapmak, eyleme geçmek ve bir işi ortaya koymak anlamlarına gelir.
İbn Fâris, bu kökün "her türlü eylemi ve hareketi" kapsayan genel bir ifade olduğunu belirtir.
Angelika Neuwirth, "Allah onların yapmakta olduklarını (yef'alûne) hakkıyla bilendir" ifadesindeki "fiil" (yef'alûne) kelimesini tahlil eder. Bu, evrendeki her zerrenin, her kuşun ve her gök cisminin sadece statik bir varlık olmadığını; sürekli bir "eylem/iş/oluş" (fiil) içinde olduğunu ve bu evrensel devinimin (fiilin) tamamen ilahi denetim altında (Habîr) gerçekleştiğini ilan eden etimolojik bir kapanıştır.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla